Yıllar geçtikçe partnerinin ses tonunu, göz devirmesini, kahvaltıdaki sucuklu yumurtayı nasıl sevdiğini ezbere biliyorsun. İlk zamanlar, mesaj gelince kalp atışı hızlanan ben, şimdi WhatsApp’ta “görüldü” yazısını görünce bile kıpırdamıyorum. 2022 kışında, Kadıköy’de bir kafede otururken, sevgilimle dokuzuncu yılımız için plan falan konuşacağımıza, hangimizin elektrik faturasını ödeyeceğini tartışıyorduk. Orada jeton düştü: Heyecan dediğin şey, gündelik hayatta azar azar eriyip gidiyor.
Bir yerde duymuştum; “Birini ne kadar iyi tanırsan, o kadar az şaşırırsın.” Aslında ilişkinin başındaki o manyak enerji, biraz da bilinmezlikten geliyor. Nereye gidecek, ne tepki verecek, sabah mesaj atacak mı, kapıdan elinde simitle mi gelecek… Ama zamanla sürpriz kalmıyor çünkü tahmin ettiğin gibi davranıyor. 2021’de Bodrum tatilindeyiz, akşam yürüyüşünde bana çiçek alacağını biliyorum. Hatta hangi tezgâhtan alacağını bile. O sırada heyecan değil, “paramız bitecek” kaygısı yaşıyorsun.
Bir de olay bazen alışkanlıkla karıştırılıyor. 2019’da, bir Cumartesi, Netflix’te üçüncü kez aynı diziyi açtığımızı fark ettim. Oturup düşündüm: “Biz ne ara yaşlı teyzeler gibi olduk?” Sonra fark ettim ki, heyecan bitince ilişkiden beklentin otomatik olarak yükseliyor. “Her gün yeni bir şey yaşamalıyız” baskısı başlıyor. Halbuki kimse dokuzuncu yılda hâlâ ilk gün gibi titremiyor, bence titreyen varsa da kesin yalan söylüyordur.
Biraz da işin psikolojisi var. O ilk heyecan, biraz hormon, biraz da ego işi. Zamanla bağ, güven, ortak geçmiş ağır basıyor. Eski sevgilim 2016’da bana demişti: “Seninle yaşlanmak istiyorum.” O zaman çok romantik gelmişti, şimdi düşünüyorum, yaşlanmak aslında heyecanı unuttuğun an, ama yerine rahatlık geliyor. Mesela sabah gözünü açınca yanında uyanık birini bulmak—ilk zamanlardaki kalp çarpıntısından daha kıymetli bir güven duygusu.
Herkes milyonuncu kez “ilişkide heyecanı canlı tutmanın yolları” diye yazıyor, ama işin özü şu: O eski elektrik bir noktada bitiyor, yerine başka bir şey geliyor. Kabul etmek, karşı tarafı zorlamamak, “neden eskisi gibi değilsin” tribine girmemek gerek. Çünkü kimse ömrü boyunca ilk tanışmanın heyecanıyla aşka devam edemez. Ya yeni bir heyecan bulursun, ya da huzuru önemsemeye başlarsın. Ben ikinciye geçeli bayağı oluyor.
Bir yerde duymuştum; “Birini ne kadar iyi tanırsan, o kadar az şaşırırsın.” Aslında ilişkinin başındaki o manyak enerji, biraz da bilinmezlikten geliyor. Nereye gidecek, ne tepki verecek, sabah mesaj atacak mı, kapıdan elinde simitle mi gelecek… Ama zamanla sürpriz kalmıyor çünkü tahmin ettiğin gibi davranıyor. 2021’de Bodrum tatilindeyiz, akşam yürüyüşünde bana çiçek alacağını biliyorum. Hatta hangi tezgâhtan alacağını bile. O sırada heyecan değil, “paramız bitecek” kaygısı yaşıyorsun.
Bir de olay bazen alışkanlıkla karıştırılıyor. 2019’da, bir Cumartesi, Netflix’te üçüncü kez aynı diziyi açtığımızı fark ettim. Oturup düşündüm: “Biz ne ara yaşlı teyzeler gibi olduk?” Sonra fark ettim ki, heyecan bitince ilişkiden beklentin otomatik olarak yükseliyor. “Her gün yeni bir şey yaşamalıyız” baskısı başlıyor. Halbuki kimse dokuzuncu yılda hâlâ ilk gün gibi titremiyor, bence titreyen varsa da kesin yalan söylüyordur.
Biraz da işin psikolojisi var. O ilk heyecan, biraz hormon, biraz da ego işi. Zamanla bağ, güven, ortak geçmiş ağır basıyor. Eski sevgilim 2016’da bana demişti: “Seninle yaşlanmak istiyorum.” O zaman çok romantik gelmişti, şimdi düşünüyorum, yaşlanmak aslında heyecanı unuttuğun an, ama yerine rahatlık geliyor. Mesela sabah gözünü açınca yanında uyanık birini bulmak—ilk zamanlardaki kalp çarpıntısından daha kıymetli bir güven duygusu.
Herkes milyonuncu kez “ilişkide heyecanı canlı tutmanın yolları” diye yazıyor, ama işin özü şu: O eski elektrik bir noktada bitiyor, yerine başka bir şey geliyor. Kabul etmek, karşı tarafı zorlamamak, “neden eskisi gibi değilsin” tribine girmemek gerek. Çünkü kimse ömrü boyunca ilk tanışmanın heyecanıyla aşka devam edemez. Ya yeni bir heyecan bulursun, ya da huzuru önemsemeye başlarsın. Ben ikinciye geçeli bayağı oluyor.
00