İnstagram, TikTok ve YouTube'da partilerin harcadığı para geçen seçim döneminde 2020'ye kıyasla üç katına çıktı. Sosyal medya artık muhalefet için en ucuz propaganda aracı haline geldi; saha çalışmasına para harcamak yerine 50 bin takipçili bir hesaba reklam yatırmak daha etkili sonuç veriyor. Algoritma oyununu iyi oynayan adaylar oy kaybetmiyor çünkü kendi seçmen havuzlarına direkt mesaj gidiyor. Ama burada bir tuzak var: dijital kampanya başarısı seçim sonucu garantilemiyor, aksine bazı partiler çok şık içerik üretip seçimde eziliyor. Çünkü ekran başında beğeni alan post, oy sandığına dönüşmüyor otomatik. Etkili bir kampanya hem çevrimiçi hem çevrimdışı olması gereken bir işin parçası; TikTok şarkısı yapan partinin mahalle ziyareti de olması lazım. Gerçek oy kaynağı hâlâ insanla yüz yüze iletişim, dijital medya sadece bunu hızlandırıyor.
1990’larda evde yapılan makarna-ton balığı kombinasyonundan bugün protein tozu, chia tohumu, badem ezmesine geçtik. O zamanlar su içmek bile gereksiz sayılırdı, şimdi antrenman öncesi-bahane karbonhidrat, sonrası tavuklu pilav ritüeli var. Gözümle gördüm; 2023’te İstanbul’daki spor salonunda herkes çantasında fıstık ezmesi taşıyordu. Yine de hâlâ işin özü: Yeterli su, sebze, düzgün protein ve abartmamak.
İstanbul’da yağmurlu bir Kasım sabahı, 2023’te, Kadıköy sahilinde koştuktan sonra eve dönerken o hafif kafa açıklığını ilk kez hissetmiştim. 35 dakika boyunca göğsümdeki baskının, kafamdaki sıkıntının, geçmişle geleceğin yükünün nasıl hafiflediğini anlatamam. Psikoloğa aylardır anlatamadığım şeyleri, o koşudan sonra kendime itiraf ettim. Sadece bende de olmadığını biliyorum; çevremde kronik anksiyeteyle boğuşan en az 4 kişi, düzenli yürüyüşe veya spora başladığında, modunun ciddi şekilde düzeldiğinden bahsetmişti.
İşin bilimsel kısmına gelirsek: 2018’de Harvard’da yapılan bir araştırmada, haftada en az 3 gün 45 dakikalık orta tempolu egzersizin depresyon riskini %30 oranında azalttığı söyleniyor. Sadece koşu değil, tempolu yürüyüş, bisiklet, hatta yoga bile işe yarıyor. Ama bence mesele hangi sporun yapıldığı değil, vücutta düzenli olarak mutluluk hormonlarının (serotonin, endorfin) salgılanması. Bir de tabii, egzersizin insanı içinde bulunduğu ortamdan koparıp biraz kafasını dağıtması var, o da başlı başına bir rahatlama.
Bir de hiç spor yapmadan, eve işten gelip koltuğa gömülüp günlerce dışarı çıkmadığım dönemleri hatırlıyorum. O dönemde ruh halim hep dibe vuruyordu. Uykum bozuluyor, iştahım kaçıyor, insanlarla muhabbet etmek bile zul geliyordu. Hareket ettikçe ise vücut kendine geliyor; gece uykusu düzene giriyor, sabah daha enerjik kalkıyorsun. Şahsen büyük şehirde yaşamanın getirdiği stresle başka türlü baş edemiyorum.
Dört ay önce Kadıköy’de bir salona yazıldım; toplamda 12 kere gitmişimdir. Evde dambılla, parkta yürüyüşle daha iyi sonuç aldım. Salonda sürekli selfie çekenler, sıra bekleyenler ve gereksiz muhabbet döngüsü var. Parayı boşa harcamış hissediyorum, evde de kas yapılıyor arkadaş.
Maslak’ta bir plazada, 2025’in Kasım’ında üç ayrı mülakata girdim. Üçünde de aynı hatalar döndü durdu. Şimdi anlatınca “bunu kim yapar?” diyeceksin ama yapılıyor.
Biri, özgeçmişine yazdığı gibi İngilizce “çok iyi” sanıyor, ama ilk “How are you?”da kekeliyor. Hazır olmadığı belli oluyor. CV’de yazdığın şeye güvenin yoksa yazma, yeminle başına bela oluyor.
Bir diğeri, şirkete dair hiçbir araştırma yapmadan geliyor. HR soruyor: “Bizim şirket tam olarak ne iş yapıyor biliyor musunuz?” Cevap: “Galiba danışmanlık, değil mi?” O anda suratlar ekşiyor. Yani 5 dakikalık Google araştırmasıyla rezil olmayabilirsin.
Maaş beklentisi sorulduğunda “Farketmez, siz ne uygun görürseniz.” cümlesi kadar kendine güvensiz bir cevap yok. 2026’da hâlâ bunu diyenleri gördüm. Piyasa ortalamasını bilmeden mülakata girilmez. Hedefin var, pazarlık yapacak cesaretin var, onu da göstereceksin.
Bazıları abartılı bir özgüvenle giriyor. Başarısızlığı hiç anlatmıyor. Sadece başarıdan bahsedenlerin samimiyeti sorgulanıyor. Bir kere, 2024’te bir fintech firmasının müdürü, bana açık açık şunu sormuştu: “Başarısız olduğun ve toparladığın bir örnek verir misin?” Orada kıvıranlar üçüncü dakikada eleniyor.
2024’te Almanya’da iş başvurusu yaparken hâlâ “hobiler: kitap okumak, film izlemek” yazan CV görüyorum. Kimse sizi bu yüzden işe almaz. Bir de fotoğrafı 2016’dan kalma, sanki bir günlüğüne takım elbise giymiş gibi. En fenası ise, “bilgisayar bilgisi: iyi” yazıp detay vermemek; hangi program, hangi seviyede, somut belirtmek gerekiyor.
Sabahları ofiste ilk iş kahve makinesinin başında iki dakika sohbet, sonra da ajandada net hedefler belirleyince işler rayına giriyor. Patronun takdirini duymak 2024’te hâlâ motivasyon için çalışıyor, yalan yok. Ayrıca ayda bir ekip yemeği, insanı işine bağlayan küçük bir mola gibi. Takım ruhu lafını çok kullanırlar ama gerçekten birinin işini kolaylaştırınca, hem kendi motivasyonun hem ortamın havası değişiyor.
Ajanda alıp ilk üç gün kullananlardanım, sonra o ajanda mutfağın bir köşesinde fişlerin arasında kaybolur. Telefonun takvimine yazdığım hatırlatmalar da, genelde “şu an neydi ya?” diye baktığımda çıkıyor karşıma. Plan yapmak güzel ama spontane gelişen “akşam Mert’te toplanıyoruz” planına da her zaman yer bırakmak gerek. Liste yapıp hiçbirini yapmayanlar derneğinin başkanıyım, buyurun gelin.
E-Devlet’e girip arama kısmına “adres bilgileri sorgulama” yazınca, iki tıkla anlık olarak kendi ya da çocuğunun ikametgahını görebiliyorsun. Muhtarlıkta uğraşmaya gerek yok, imza falan istemiyor artık. 2026’da hâlâ “kağıt lazım” diyen varsa, önceden PDF olarak indirip telefonda saklamak işini kolaylaştırıyor. Banka, okul veya iş için istenirse de çıktısını online alıyorsun, her yerde geçiyor.
2005’te üniversiteye başladığımda çoğu kişi “bir an önce mezun ol, hemen iş bul” kafasındaydı. Şimdi ise gençler staj, gönüllülük, yüksek lisans derken daha uzun bir yol göze alıyor ama kimse sabırsızlığa tahammül edemiyor. Oysa eskiye göre rekabet çok daha fazla; pes eden bir daha kolay kolay toparlanamıyor. Sabreden, istikrarlı giden bir şekilde ipi göğüslüyor; bunu Almanya’da iş aradığım dönemde net gördüm.
İnsan işten eve aç ve yorgun gelince, dolaptan rastgele bir şey kapıp yememek neredeyse imkansız. Özellikle ofiste çalışırken saat 16.00 gibi o acayip tatlı krizi geliyor ya, insan markette satılan paketli şeylere dadanıyor. Fakat geçen sene kolesterol ve şeker alarmı verince, evde kendi sağlıklı atıştırmalıklarımı hazırlamaya başladım. Hem ne yediğini biliyorsun hem de cebine dost. İstanbul’da markette satılan bir avuç badem 2025 yazında 60 liraydı, şimdi daha da uçmuş olabilir.
Benim favorim, fırında yapılan nohut. Bir gece önce nohutu ıslatıp haşlıyorum, sonra zeytinyağı, az tuz, bol pul biber. 180 derecede 25 dakika. Cips gibi çıtır. Hem protein dolu, hem tok tutuyor. Paketli mısır cipsleriyle kıyaslayınca, içinde yağ, katkı maddesi yok. Aynı çıtırlık, daha az suçluluk.
Bir de yoğurtlu meyve karışımları var. Ev yoğurdu, bir avuç yaban mersini, biraz chia tohumu. 5 dakikada hazır. Hazır yoğurtlu barların içinde şeker, glikoz şurubu kaynıyor. Evdeki tamamen kontrol sende. Ben çikolata krizi gelince içine kakao ve birkaç damla bal da ekliyorum. Hem tatlı ihtiyacı kesiliyor hem de ağır gelmiyor.
İstanbul’da, Levent’te bir plazada 2023’te çalışırken anladım ki iş güvenliği tabelada kalıyor, pratikte çoğu zaman koca bir fiyasko. Hiç unutmam, yangın tatbikatı yapıldı ama yangın merdiveninin önü koliyle doluydu. Herkes biliyor ama kimse umursamıyor. Beyaz yakalıyım, masada oturuyorum derken, psikolojik baskı, mobbing, işten çıkarılma korkusu ayrı bir stres. Denetimler kâğıt üstünde, bir de “hemen bitir, yetiştir” baskısı var. 2024’te maaşlar asgari ücrete yakın, fazla mesai ücrete yansımıyor. Özel sektörde “iş güvenliği” lafı var, güvenli çalışan yok. Bugün kimin işten atılacağı, kimin mobbinge uğrayacağı belirsiz. Yasal haklarını bilmek şart, ama işveren HR’ı her türlü arka kapıyı buluyor.
Dört ay önce Kadıköy'de bir ajansa görüşmeye gittim, adamın gözünün içine bakıp “ekip çalışmasını çok severim” dedim ama elimi cebimden hiç çıkarmadım. Şunu öğrendim: Göz teması, dik oturuş, düzgün tokalaşma… Bunlar hâlâ altın kural. CV’yi ezberlemeden gidip pat diye “Şimdi hangi pozisyondu bu?” diyenleri de gördüm, direkt eleniyorlar.
Türkiye’de akademide kalmayı düşünmeyen biri için doktora çoğu sektörde zaman kaybı. 2023’te İstanbul’da bilişim sektöründe iş ararken, doktora mezunu olduğumu gören firmalar “sen bize fazla gelirsin” deyip eliyordu. Yurt dışında ise, özellikle Almanya’da araştırma-geliştirme ya da üniversite işleri kovalayacaksan ekmek var; yoksa maaş bordrosunda o “Dr.” unvanının kimseye ekstra bir getirisi yok.
Kışın Berlin’de kaloriferlere abanıp duşu üç günde bir aldığım dönemde yüzüm pullanıp dökülüyordu; yazın İzmir’de sürekli denize girip nemlendirici sürdüğümde cilt resmen canlanmıştı. Marketten alınan ucuz sabunla yıkayınca gerginlik, eczaneden aldığım kremle pamuk gibi his. Şehirdeki kirli hava ve stres, köydeki temiz hava ve bol suyla asla aynı etkiyi bırakmıyor; gerçek farkı yaşayınca anlıyorsun. Bir de güneşten korunmak, nemlendirici ve bol su, üçü birlikte şaka değilmiş, deneyimle sabit.
00
Egzersizin bir diğer artısı, insana “başarı” hissi vermesi. Mesela 2024 baharında, haftada üç gün Belgrad Ormanı’nda 5 kilometre tamamladığımda, kendimi hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha güçlü hissetmeye başlamıştım. İster koş, ister yürüyüş yap, ister evde ip atla; önemli olan düzeni oturtmak.
Tabii her şeyin fazlası zarar. 2025’in yazında, haftada 6 gün yüksek tempoda spor yapınca, vücudum yorgun düştü, sakatlandım, ruh hali de dengesizleşti. Yani ipin ucunu kaçırınca, fayda yerini zarara bırakıyor. Bu yüzden dozunda yapmak önemli.
Kısaca, düzenli egzersiz benim için psikiyatrist kadar değerli. İlaç gibi, ama yan etkisi yok. Depresyon, kaygı, stres… Hepsine karşı en ulaşılabilir, en ucuz ilaç diyebilirim. Ama başlamak, o ilk 10 günü atlatmak gerçekten zor; sonrası akıyor. İki hafta dişini sık, sonra bırakamazsın zaten.
00
Giyimde “cool” olacağım diye fazla rahat gelenlere de rastladım. Özellikle yazın, gömleğin üstü açık, spor ayakkabıyla girenler. Patronun odasında, Temmuz sıcağında terliyken karşısına öyle çıkınca, ilk izlenim çöp oluyor. Sektöre göre minimum şıklığı korumak şart.
Sürekli “biz” dili kullananlar var. “Projeyi yaptık, işi bitirdik, müşteriyi kazandık...” Tamam, ekip işi önemli de, senin katkın neydi? İnsan kaynakları “ben ne yaptım”ı duymak istiyor. Çünkü topluca övünmek kolay, kişisel başarı göstermek zor.
Kapanışta “Sorunuz var mı?” dediklerinde “Yok, her şeyi öğrendim.” diyenler var. Hiç soru sormamak, ilgisiz ve pasif bir profil çiziyor. En azından, “Takımınız kaç kişilik?”, “Performans ölçümü nasıl yapılıyor?” gibi bir soru sorman şart.
Sonuncusu da, telefondan bakarak veya kağıttan okuyarak konuşanlar. Hele online mülakatlarda, gözlerini kameradan kaçırıp not okuyanlar, samimi gelmiyor. Prova yap, kafanda hazırla, ama o anda doğal davran.
Özetle, hazırlıksızlık, kendini abartmak ya da tamamen ezik davranmak, araştırmadan gitmek ve iletişim kazaları… Bunlar 2026 yılında hâlâ en sık yapılan hatalar. Yılda yüzlerce CV tarayan, onlarca görüşmeye giren biri olarak, bu temel şeyleri halletmeden cool bir iş beklemek hayalcilik.
00
Kavrulmuş kuruyemiş almak yerine, çiğ fındığı veya bademi tavada kendim kavuruyorum. Marketten aldığın karışık çerezlerin tuzu ve yağı abartılı. Kendi kavurduğumda yağsız ve tuzsuz oluyor. Ayrıca çok daha ucuza geliyor. 100 gram çiğ badem 2026 başında 90 liraydı, kavrulmuşu markette 150 liradan başlıyor.
Bir alternatif de yulaflı enerji topları. 2 su bardağı yulaf, 1 muz, 1 yemek kaşığı fıstık ezmesi, varsa biraz kakao. Hepsini ezip minik toplar yapıyorum, buzdolabında 1 hafta bayatlamıyor. Paketli granola barlar yılda bir “şeker oranı azaltıldı” diye reklam yapıyor ama içeriğine bakınca pek de masum değil. Evdeki topların içine şeker koymaya gerek yok; muz zaten işini görüyor.
Sebze sevenler için de havuç, salatalık, biber doğrayıp yanına humus koymak şahane. Abur cubur gibi geliyor, çıtır çıtır. Paketli krakerlerdeki palm yağı ve koruyucuya kıyasla, humuslu sebze tabağı çok daha sağlıklı ve doyurucu. 2024 sonbaharında Ankara’da bir kafede gördüğüm “mini crudite” tabağının fiyatı 170 liraydı; evde 20 liraya bol bol hazırlamak mümkün.
Sağlıklı atıştırmalık deyince insanlar genelde pahalı ve zahmetli sanıyor ama işin sırrı marketten hazır almak yerine evde pratik şeyler hazırlamak. Malzeme listesini kısa tut, taze tut. Hem vücudun hem bütçen rahat eder. Deneyince insan gerçekten alışıyor, dışarıdan alınan paketli şeyler giderek suni gelmeye başlıyor. Tavsiye ederim, denemesi bedava.