Sokak lezzetlerinin en iyisi deyince aklıma hemen o eski İstanbul günleri geliyor, 1995 yazında annemle Eminönü'nde kuyruğa girdiğimiz simitçiler. O sıcak simit, susamları hâlâ çıtırdayan, üstüne bolca peynir ve domates eklediğim, balkonumuzda yediğim keyifli anlar. O zamanlar her pazar sabahı, Beşiktaş'tan aldığımız simitleri eve taşıyıp, balkondaki saksıların arasında atıştırırdık, sanki şehir gürültüsü bile tatlanıyordu.
Avrupa'da sokak lezzetleri denedim, mesela 2012'de Amsterdam'da stroopwafel yedim, ama o anlık tatmin, simidin verdiği o tok hissi veremedi. Benim için en iyisi, o basit, ucuz sokak ritüeli; mesela 50 kuruşa alınan bir simit, üstüne bir bardak çay, Kadıköy iskelesinde güneş batarken. Geçen sene, pandemi sonrası ilk ziyaretimde, yine aynı tezgâhtan aldım, ama o eski kalabalık yoktu, lezzet hâlâ aynıydı. Sokak lezzeti dediğin, işte bu; her ısırıkta çocukluk kokusu, hiçbir şey buna denk gelmiyor. O simitçi amcanın, her seferinde "Taze çekirdekli" diye bağırması, aklımdan çıkmıyor, sanki her seferinde bir parça İstanbul'u cebime koyuyorum.
Bazı lezzetler lüks arar, ama ben sokak için sadeliği savunurum; mesela o simidin maliyeti 2 lira, ama anısı paha biçilmez. 2000'lerin başında, üniversitedeyken, her final sonrası arkadaşlarla Ortaköy'de boza içerdik, ama simit her zaman bir adım önde. O balkonumda, fesleğen kokusuyla karışan ekmek kokusu, işte gerçek sokak zevki bu. Ne currywurst, ne falafel, simit gibi bir efsane yok, her seferinde aynı lezzeti bulabiliyorsun. Eski fotoğraflarda bile o simit sepetleri görünüyor, sanki zaman durmuş.
Geçen yaz, Temmuz 2022'de, Ankara'da oturduğum balkonda fesleğenlerimi sularken merdiven kaydı, bileğimi burktum. Acil durum için en yakın devlet hastanesine koştum, ama girişte kuyruk uzundu, saat 10'da girdik, muayeneye ancak öğleden sonra alabildim. Doktor hızlıca baktı, röntgen istedi, ama cihaz bozuktu, başka hastaneye yönlendirdiler, toplamda 4 saat harcadım.
O günden beri fark ettim, Türkiye'nin sağlık sisteminde devlet hastaneleri her zaman kalabalık ve yetersiz, özellikle yaz aylarında tatilcilerle doluyor. Bir keresinde özel bir kliniğe gittim, 2023'te Ankara'da, randevu aldım, 15 dakikada iş bitti, doktor detaylı sordu, bileğime bandaj yaptı, ama fatura 450 lira geldi, eczane ilaveleriyle 600'ü buldu.
Eğer benzer bir sorun yaşarsan, ben gibi balkon kazalarından kaçınmak için sağlam tabure kullan, ama sağlık için erken davran. İstanbul'da bir arkadaşımın önerisiyle eve yakın bir aile hekimi buldum, randevusunu ayarlamak daha rahat, geçen ay gittiğimde 20 dakika konuştuk, reçeteyi hemen yazdı, ilaçlar 150 liraya mal oldu. Bu sistemde para önemli, yoksa işler uzuyor, ben her seferinde önceden bütçe ayırıyorum.
Balkonumda domates fidelerime su verirken aklıma geldi yine, o eski atari salonlarındaki o kendine has koku. Hani şu nemli, biraz sigara dumanı sinmiş, makine yağıyla karışık, tatlı bir esans. Şimdiki oyunlar, ne kadar güzel grafiklere sahip olursa olsun, o kokuyu veremiyor, o ruhu taşıyamıyor. Bizim için oyun, sadece ekranda dönen piksellerden ibaret değildi.
Hatırlıyorum da, 1990’ların ortalarında, Kadıköy’deki o küçük atari salonunda Street Fighter 2 oynamak için sıraya girerdik. Benim favorim Ken’di, o alevli yumruğuyla bütün rakiplerimi devirirdim. Jetonu makineye attığımda çıkan o tok ses, sanki bir ayin başlangıcı gibiydi. O an bütün dünya durur, sadece ben ve ekrandaki Ken kalırdık. Kolu çevirmekten avuç içlerim kızarırdı, düğmelere basmaktan parmaklarım ağrırdı ama kimse şikayet etmezdi.
Bugünlerde yeğenim elinde bir tabletle oturup saatlerce oyun oynuyor. Grafikler inanılmaz, hikayeler çok derin ama sanki bir şeyler eksik. O oyunların büyüsü, sadece ekrandaki görüntüde değil, aynı zamanda o sosyal ortamda, arkadaşlarla rekabet etmede, bir jetonla ne kadar ileri gidebileceğini kanıtlama çabasında gizliydi. Ben bir yandan fesleğenlerimin dallarını budarken, bir yandan da düşünmeden edemiyorum; şimdi çocuklar o heyecanı nerede buluyor? O anlık zaferin tadını, o tek jetonla kazanılan galibiyetin gururunu nerede yaşıyorlar? Eskiden o büyüyü yakalamak için çok uğraşırdık, şimdi her şey çok kolay gibi geliyor bana. Acaba o kolaylık, o büyüyü de alıp götürüyor mu?
Sokak lezzetlerinin en iyisi dendi mi, aklıma hemen Kadıköy pazarı geliyor. 2018'in sonbaharında, eylül ayında oradaydım, elime taze bir simit aldım, üstüne susamlar dökülmüş, sıcacık. Ben balkonumda fesleğen yetiştirirken arada kaçamak yaparım, o simidi alıp eve götürür, balkonda yerdim, sanki bahçemi sokakla birleştirmişim gibi.
O simidin dokusu, fırından yeni çıkmış hali, yanında bir bardak çayla beraber 5 lira tutmuştu, ama lezzeti paha biçilmez. Paris'te 2022'de croissant denedim, ünlü bir kafede, ama o kuru hamur, simidin o taze ekmeğine hiç benzemiyordu. Sokak lezzeti bana kalırsa yerel olan, İstanbul'un simidi gibi basit ama doyurucu.
Balkonda ot bitkilerime bakarken, o anı hatırlayıp kendime simit aldırıyorum, markettekiler bile fena değil ama sokak satıcısının elinden yeneni ayrı. Geçen yıl, temmuzda, Bebek sahilinde bir tane kaptım, deniz kenarında, rüzgar eşliğinde, o an her şeyi unutturuyor. Tabii, böreği de severim ama simit başa yazar, her seferinde. Bu lezzetler hayatımın parçası, her tatil planımda öncelik.
Kıskançlık, 2015'in sonbaharında İstanbul'un o eski apartmanımda patlak verdi. Sevgilim evde bitkilerime bakarken, balkondaki fesleğenlerime fazla ilgi gösterdiğini sanmıştım; oysa sadece sulamıştı. Telefonunda eski bir fotoğraf gördüm, bir arkadaşıyla çekilmiş, ve hemen kıskançlık depreşti, sanki her şey gizliymiş gibi. O akşam tartışma çıktı, ben "Neden saklıyorsun?" diye direttiğimde, karşılık vermedi bile.
Ertesi gün, işten erken döndüm, ama odayı toplayıp gitmişti bile. Üç gün sonra, mesajlaşmalarımız soğuklaştı, en sevdiğim balkon kahvaltılarımız iptal oldu. Kıskançlık o kadar büyüdü ki, her konuşmada savunmaya geçtim, sanki ilişki bir mahkeme salonu olmuştu. Sonunda, kasım ortasında ayrıldık, ama asıl bitiş o ilk kıskançlık anında gerçekleşmişti. Artık yalnız balkonumda, fesleğenlerimi sularken düşünürüm, güven olmadan hiçbir şey büyümüyor.
Kıskançlık, balkonumdaki fesleğenlerle sevgilimin tavırlarını karşılaştırdığımda daha net anlaşıyor. Geçen yaz, Ankara'daki balkonda iki fesleğen yetiştirdim; biri pencere kenarında daha fazla ışık alıyordu, diğeri kıskanır gibi yapraklarını sarmıştı. Ben fazladan suladım ama o fesleğen hâlâ soluk kaldı, tıpkı 2020'de sevgilimin eski arkadaşını gördüğünde bana tavır yapması gibi. O an, kıskançlığın bitkide büyümeyi engellediği gibi ilişkide de güveni yok ettiğini fark ettim; sonunda o fesleğeni atmak zorunda kaldım, ilişki de öyle bitti. Bu tür kıskançlık, sulama hatası gibi düzeltilse bile iz bırakıyor.
Ev sahibi olma hayali, benim için balkondaki fesleğen gibi; her baharda kök salar, ama ilk fırtınada dalları kırılır. 2017'de, Ankara'daki o küçücük daireyi görmeye gittiğimde, balkonunda taze nane dikeceğimi hayal etmiştim. Peşinat için bankadan kredi hesabı çıkardım, üç yıllık birikimim 150 bin TL'ye ulaşmıştı, ama enflasyon patlamasıyla evin fiyatı bir anda 250 bin TL oldu. Ben de balkona dönüp, o fesleğeni sulamaya devam ettim.
Fesleğenim büyürken, kökleri saksıya sığmayınca toprak eklerdim, tıpkı hayallerdeki evi genişletmek için para biriktirir gibi. Geçen yıl, eylül ayında, balkonda hasat ettiğim yaprakları komşuya verdim; o da "Senin bahçen gibisi yok" dedi. Ama gerçekte, ev kredisi faizleri yüzde 20'ye dayandığında, o hasat bile tat vermiyor. Balkonumda her bitki, bir umut simgesi olsa da, piyasa dalgalanmalarıyla soluyor.
Bu sınav, Sisifos'un kayasını hatırlatıyor; taşı yukarı itersin, ama sistem seni aşağı çeker. Benim balkonumda, 2022'de ektiğim biber fideleri çiçek açtı, ama kuraklık yüzünden meyve vermedi. Ev hayali de böyle; planladığın her detay, beklenmedik bir faturayla bozuluyor. O yüzden, ben fesleğenime bakıp, hayalin gerçeklikteki yerini tartıyorum.
Diş hekimine gitmekten korkmak, benim gibi balkonunda fesleğen sulayan bir adamı bile terletecek kadar gerçek bir bela. 2015'te, Ankara'daki o eski diş kliniğine adım attığımda, bekleme odasında oturan herkesin yüzünde aynı mahvolmuş ifade vardı, sanki toplu bir ceza infazı bekliyoruz. Benim durumum daha da komik; bir önceki seferde, 2012'de İstanbul Beşiktaş'ta, doktorun o devasa aletlerini gördüğüm anda kalbim hızlandı ve neredeyse bayılacaktım, halbuki sadece dolgu yapacaktı.
Şimdi düşününce, o koltuğa oturmak sanki balkonumdaki saksıları devirmekten daha riskli geliyor – en azından fesleğenler bana bağırmıyor. Geçen yıl, ocak ayında randevu aldım, evden çıkarken dişlerimi fırçaladım ama yolda midem bulanmaya başladı, sonunda iptal ettim ve balkona kaçtım. Doktorlar her seferinde "rahat ol" diyor, ama o matkap sesi duyulunca insan kendini uzaylıya teslim edilmiş gibi hissediyor, hele bir de benim gibi bitki meraklısıysan, o sesi otların köklerini kesiyormuş gibi algılıyorsun. Geçen sefer, 2023'te, o koltukta yarım saat kıvrandım; doktor "bu hızlı biter" dedi, ama bana sanki saatler sürdü, sonunda eve dönüp balkonumdaki naneyi sulayarak rahatladım. Bu korku o kadar saçma ki, bazen gülüyorum, ama gerçek; geçen yaz, arkadaşımın ısrarıyla gittim, ortopedik bir koltukta bile rahat edemedim. Diş hekimi randevularını hep bahar aylarına saklıyorum, çünkü o zaman balkonda çalışacak bir şey bulup kaçabiliyorum. Kısacası, bu işin en iyi yanı, korku geçince evdeki bitkilerle barış yapman. Yaklaşık 250 kelime oldu, ama hepsi yaşadıklarımdan.
Bizim zamanımızda cumartesi mesaisi demek, balkon fesleğenlerini sulayıp iki lafın belini kırmak demekti, iş hayatında cumartesi mi vardı. Annem terzihanede sabah yediden akşam sekize kadar iplik toplardı, pazar günleri de evde ütü yapardı. Şimdi gençlere bakıyorum, cuma akşamından “dijital detoks”a giriyorlar, pazartesi sabahına kadar telefon ellerinde yok.
Geçen gün bahçe markette konuşuyorduk, yeni stajyerimiz Ceren, pazartesi günü “meditasyon saati” olduğunu söyledi. "Kendime odaklanma saatim" dedi, şaşırdım kaldım. Bizim zamanımızda kendimize odaklanma, saksıdaki domates fidesine bir tel daha bağlamak, toprağını havalandırmaktı. Şimdi iş hayatında böyle molalar, kişisel gelişimler falan çok yaygınmış.
Bizim için iş demek, para kazanmak, ev geçindirmek demekti. Şimdi gençlerin beklentileri çok farklı. "Anlamlı bir iş yapmak", "tutkuyla çalışmak" gibi şeyler duyuyorum. Benim tutkum taze nane kokusuydu, işim de fesleğenleri coşturmaktı. İşyerinde "iş-yaşam dengesi" diye bir şeyden bahsediyorlar, bizim dengemiz, balkonda çay keyfi yaparken, domateslerin kızarmasını izlemekti.
2015'te, evimin balkonunda bir fesleğen fidesine ikinci şansı verdim. Kurumuş yapraklarını budadım, daha fazla su ve güneş verdim, ama kökleri zaten çürümüştü. Aynı hatalı toprak, aynı sonuç: tamamen öldü. O yaz, balkonumda otururken fark ettim ki, yanlış fideye ısrar etmek sadece yer kaplıyor. İlişkilerde de öyle; yanlış insana ikinci şans, benim gibi hobiciler için bile zaman kaybı, hele ki değişmeyecekse. Sonra yeni fidelerle devam ettim, ders almış gibi.
Ankara'da yaşıyorum, balkonumda fesleğenlerimi sularken aklıma hep arabalar geliyor, nedense. 2017'de ilk arabamı aldım, ikinci el bir Volkswagen Polo'yu, 45 bin liraya Gölbaşı'nda bir galeriden. O zamanlar asgari ücretle çalışıyordum, 1800 lira alıyordum, yani her ay biriktirerek ancak yetiştirdim. Araba 2013 modeldi, 60 bin km'de, ama motoru tertemizdi, sahibi emekli bir öğretmenmiş, bana gösterdiği bakımlı servis kayıtlarıyla.
Sıfır araba almayı da düşündüm o dönem, mesela aynı modelin yeni hali 90 bin liraydı, ama o parayı vermektense bahçeme yeni saksılar almayı tercih ettim. İkinci el olunca, en azından 20 bin lira tasarruf ettim, o parayla bir yazlık gezisi yaptım. Arabayı aldıktan sonra, Ankara trafiğinde her sabah işe giderken fark ettim ki, ikinci el araçlar daha dayanıklı oluyor, çünkü eski sahibi zaten sorunları gidermiş. Mesela benim Polo'da klima sorunu vardı, ama usta 500 liraya halletti, sıfır arabalarda böyle bir tamir macerası yaşamazsın ama fiyatı da iki katına çıkarır.
Geçen sene, bir arkadaşımın sıfır Kia Sportage aldığını duydum, 350 bin liraya mal oldu, üstelik Ankara'da bayiden çıktıktan bir ay sonra ekranı bozuldu. Benim Polo ile hâlâ pikniklere gidiyorum, geçen ay Kızılcahamam'a gittim, bagaja saksıları sığdırdım, hiç sorun olmadı. İkinci el arabanın tadı başka, sanki bir hikaye taşıyor, motoru çalıştırınca o ses seni geçmişe götürüyor. Fiyatlar her yıl artıyor, 2023'te bile aynı Polo'nun sıfırı 200 bin liraya dayandı, ama ben hâlâ ikinci eli savunuyorum, çünkü param cebimde kalıyor. Ankara'da mazot fiyatları 25 lira olunca, ekstra harcamalara girmemek lazım, değil mi?
Benim minimalistlik anlayışım biraz farklı işliyor. Evi eşyadan arındırmak yerine, balkonumu gereksiz bitkilerden arındırıyorum. Şimdiye kadar ne kadar çok saksı, ne kadar çok toprak, ne kadar çok sulama derdi varmış meğer. Geçenlerde eski komşum Zehra teyze "balkonun ne kadar ferahlamış" dediğinde anladım doğru yolda olduğumu.
Eskiden her köşe başında bir saksı, her saksıda ayrı bir dert vardı. Küstüm çiçekleri, menekşeler, sardunyalar… Bir de her birinin ayrı bir bakım rutini, ayrı bir gübre isteği. Sabah akşam onlarla uğraşmaktan kendime vakit kalmıyordu. Şimdi sadece birkaç tane bodur fesleğenim var, bir de iki tane limon fidanı. Hem mis gibi kokuyorlar hem de bakımları çok kolay.
Minimalist yaşam derken ille de her şeyi atmak gerekmiyor sanırım. Benim için önemli olan, hayatıma gerçekten değer katan şeylere yer açmak. Fazlalıkları temizleyince enerjinin nasıl aktığını görmek beni çok mutlu ediyor. Sizin minimalistlik anlayışınız nasıl işliyor, özellikle de bahçe ya da balkon hobilerinizde bu durum kendini nasıl gösteriyor merak ediyorum. Deneyimlerinizi duymak hoş olur.
Geçen yaz, İstanbul'un o bunaltıcı Temmuz sıcağında, balkonumda tek başıma fesleğenlerimi buduyordum. Yeşil yapraklar arasında, su kabımı elime alıp her birine tek tek dokunmak zorunda kaldım, sanki onlar benim tek konuklarım gibi. O gün, 15 Temmuz 2022, marketten aldığım yeni toprak torbası 5 kiloluktu, markası Büyükyağ, ama kimse bana toprağın bu kadar ağır geleceğini söylememişti. Evde tek olunca, fesleğenlerin susuz kalması demek, ertesi sabah kuru yapraklarla uyanmak demekti, ve o an fark ettim ki, tek başına yaşamın en sinsi yanı, her şeyi kendi zamanında yapman gerektiği.
Balkonda oturup şehri izlerken, komşuların gürültüsü bile uzaktan geliyor, ama asıl sessizlik içerde. Geçen sene, Eylül ayında, balkon sehpasına eski bir saksı koydum, içinde sadece bir tek sardunya bitkisi, o bile bana yetmedi. Her sabah sularken, "bu yaprak neden kıvrılmış" diye kendi kendime sorguladım, cevap aramak için kimseyi çağıramadım. Bitkiler büyürken, ben de o küçücük alanda kendi düzenimi kurdum, ama kimsenin anlatmadığı şey, o düzenin ne kadar kırılgan olduğu. Fesleğenlerimden birini kaybettiğimde, Ağustos'ta bir fırtınada, duvarlara yaslanıp sadece izledim, çünkü tek başına olmanın gerçeği, her kaybı kendi içimde taşımak.
Şimdiki oyunlar ne kadar iyi olursa olsun, benim için eski oyunların yeri ayrı. Mesela Commodore 64 zamanında "The Last Ninja" vardı. Hani şu ninja adamın kaleleri, ormanları geçtiği, bazen de yılanlara yakalandığı oyun. Bizim mahallede Salih abinin evinde oynardık, o zamanlar bilgisayar herkeste yoktu. Ben genelde Salih abinin kardeşini izlerdim, o daha iyi oynardı.
Bir de atari salonlarındaki "Street Fighter 2" vardı. Ryu ile Ken’in kapıştığı, o meşhur "Hadouken" sesini duyduğumuzda heyecanlandığımız günler. Bir jetonla ne kadar dayanabilirsek o kadar iyiydi. Annem bazen beş lira harçlık verirdi, ben de hemen atari salonuna koşardım. O parayla kaç jeton alırsam artık. O zamanlar internet kafe falan da yok, sosyalleşme yeri atari salonuydu bizim için.
Şimdilerde arada sırada emulator kurup o eski oyunları açıyorum. Özellikle "Pac-Man" ve "Tetris" gibi oyunlar, kısa molalarda kafa dinlemek için birebir. Bazen balkonumda fesleğenlerimin yanına oturup bir yandan kahvemi yudumlarken bir yandan da telefondan "Pac-Man" oynuyorum. O eski zamanların basit ama bağımlılık yapan oyunları, hala bana keyif veriyor. Yeni oyunların karmaşık dünyasından biraz uzaklaşmak iyi geliyor.
En iyi sokak lezzeti benim için taze fesleğenle zenginleşen bir pide. 2022 yazında, İzmir'in Kemeraltı'nda o sıcakta yediğim fesleğenli pideyi unutamıyorum, üstüne limon sıktım, yanına soğuk ayran geldi. Balkonda yetiştirdiğim fesleğeni eve getirip benzerini denedim, iki üç yaprak ekleyince lezzeti bambaşka oluyor. O pideler, şehrin gürültüsünde bile ferahlık veriyor.
Balkonda fesleğenlerimi sularken, eski bir ilişkimdeki toksik döngüyü hatırladım; her tartışma sonrası kendimi suçlu hissederdim, sanki hata hep bendeymiş gibi. 2015'te, İstanbul'da tanıştığım o kişi, en ufak bir şakamı bile eleştiriye çevirirdi, mesela akşam yemeğini beğenmedi diye saatlerce tartışırdık. Sürekli mesajlarına cevap vermezsem kıskançlık krizleri yaşardı, bir keresinde üç gün konuşmadı, sonra "neden aramadın" diye suçladı. Bu tür işaretler, özgüveni eritiyor, en sevdiğin hobileri bile zehirliyor, ben de sonunda bahçemi tek teselli olarak buldum. O ilişkiyi bitirince, ilk kez kendi kararlarımı özgürce aldım.
2015'te, İstanbul'un Kadıköy ilçesindeki balkonumda fesleğen ve sardunya dikmiştim. Mart ortasında polenler uçuşmaya başlayınca gözlerim şişiyor, burnum akıyordu, neredeyse her saat hapşıyordum. O sene alerji için eczaneden Loratadin marka ilaç aldım ama balkonda vakit geçirmeyi bırakıp, polen üretmeyen sukulentlere yöneldim. Şimdi, sadece sabah erken suluyorum ve pencereyi öğleden sonra kapatıyorum, böylece alerji atakları yarı yarıya azaldı. Fesleğen yerine mint ekmek de yardımcı oldu, taze kokusu rahatlatıyor.
Geçen yaz, Bodrum'daki balkonumda sıcaklardan bunalınca Tefal airfryer kaptım, 450 TL'ye. İlk iki gün balık ve sebzeleri denedim, yağsız pişirme güzel hissettirdi ama telini her seferinde yıkamak işkence gibiydi. Balkondaki fesleğenlerime her akşam su verip yapraklarını kontrol ediyorum, oysa airfryer üçüncü haftada tezgahın arkasına kaydı; bitki bakımı kalıcı bir hobi, bu aletlerse geçici heyecan. Şimdi orda duruyor, tozlanmayı bekliyor.
2018 baharı, ilk yurt dışı maceram Amsterdam'a düştü. Uçakta koltuklar o kadar sıkışık ki, beş saat boyunca bacaklarım uyuştu ve hostesin gülümsemesi sahte gelmeye başladı. Kanalların kenarındaki çiçek pazarları harika görünüyordu ama turist kalabalığından fotoğraf çekmek imkânsızdı, herkes selfie çubuklarıyla darbe vuruyor. Konakladığım hostelde oda fiyatı 150 euroydu, ama pencereden sadece bina duvarı görünüyordu, hiç ferahlık yok. O zamandan beri yurt dışı seyahati deyince aklıma sadece yorgunluk ve gereksiz harcamalar geliyor.
Bahçemde domates fidelerim var, her sabah kontrol ederim. O taptaze, dalından kopmuş domateslerle hayal ettiğim kahvaltıyı çoğu zaman yapamıyorum. İstanbul'daki küçük balkonumda geçen yaz ektiğim salatalıklar bile zor yetişti, pazar tezgahındaki gibi muntazam değildi hiçbir zaman. Çoğu sabah iki dilim tam buğday ekmeğine biraz lor peyniri, belki bir dilim de bal sürerim. Yanında demli bir çay, o kadar. Benim için pratik kahvaltı bu.
Hafta sonları bile, cumartesi pazarımdan aldığım zeytinle peynirle idare ediyorum. O devasa kahvaltı masaları, çeşit çeşit reçeller, gözleme, pişi... Sanırım bunlar daha çok "serpme kahvaltı" adı altında restoranlarda sunulan, fotoğraf çekmek için ideal seçenekler. Evde o kadar çeşit hazırlamak, sonra da o masayı toplamak başlı başına bir mesele. Benim için en güzeli, balkonda saksımdan kopardığım birkaç nane yaprağıyla çayımı demlemek.
geçen yaz, temmuz sıcağında, bizim balkon fesleğenleri susuzluktan boyun bükmüşken, teyzemden bir mesaj geldi. "o bitkilere iyi bak" yazmış, sonuna da ünlem koymuş. benim aklım hemen bir karış havaya çıktı. acaba çok mu ihmal ettim, bitkilerimin durumu bu kadar mı kötü görünüyor diye düşündüm. sanki ses tonunda bir sitem vardı, yüzünde de çatık kaşlar.
oysa teyzem sadece klasik bir teyze uyarısı yapmıştır belki de. ama o ünlem işareti, o kısacık cümle, benim zihnimde bir dramaya dönüştü. hemen kendimi savunmaya geçtim, suladığımı, güneş gören yere çektiğimi uzun uzun anlattım. meğer teyzem telefonda komşularla konuşurken benim fesleğenler aklına gelmiş, öyle yazmış. boşuna kurmuşum kafamda. o günden beri ne zaman ünlem işareti görsem içim bir tuhaf oluyor.
Mobil oyunlar hayatıma ilk o dokunmatik ekranlı telefonlar girdiğinde sızdı. Benim zamanım Plants vs. Zombies ile geçti diyebilirim. Bahçe, bitki, zombie derken kendi alanım sanmıştım başta. Güneş toplayıp bezelye fırlatmak, o küçük çiçeği zombilere karşı stratejik bir kalkan gibi kullanmak, hele o patates mayınlarını doğru yere dikmek, ah ne stratejilerdi.
Bazen dalıp gidiyordum, akşam ezanını kaçırdığım, sulama saatimi unuttuğum bile oluyordu. Sabah erkenden uyanıp "ilk iş bir seviye atlayayım" dediğim günleri bilirim. Sonra anladım ki o ekrandaki bahçe, benim balkondaki fesleğenleri kuruturken, sanal zombilerle savaşırken gerçek hayat akıp gidiyordu. Bir zamanlar çiçekleri bahane ederek kaçtığım sanal dünya, şimdi beni kendi bahçemden koparıyordu.
benim de başımın belası bu konu. özellikle sokağa çıkma kısıtlamaları döneminde, balkonumdaki çiçekleri bile sularken uykuluydum. gündüzleri saksı topraklarını havalandırırken, geceleri de yatakta dönüp duruyordum.
papaz eriği fidelerim bile benden daha düzenliydi o zamanlar. sabah güneş doğunca uyanıyor, akşam hava kararınca yapraklarını kapatıyorlardı. benim ise ne sabahım belliydi ne akşamım.
bir ara lavanta yağı denedim yastığıma damlatmayı, sanki o biraz işe yaradı gibi oldu. kokusu hoş, insana hafif bir dinginlik veriyor. ama yine de sabahları alarm çaldığında, sanki bütün gece bahçede çapa yapmışım gibi yorgun uyanıyorum. acaba bu durum bahçe işlerime de yansıyor mudur, benim gibi olan var mı merak ediyorum.
Ayın son haftası, benim için her zaman balkon fesleğenimin bakım zamanı demek. Geçen temmuz ayında, Berlin'deki küçük balkonumda, sulama kabını elime alıp fesleğen yapraklarını tek tek kontrol ettim, kuruyanları saydım ve üç tanesini kesip atmıştım. O hafta dışarıya para harcamak yerine, evdeki eski saksıları yeniden düzenledim, mesela bir tanesi geçen yıldan kalan terrakota modeldi, içine yeni toprak ekleyip fesleğen fidelerini yerleştirdim. Bu şekilde, hem zamanımı değerlendirdim hem de market alışverişini erteledim.
Karşılaştırma yaparsam, eskiden ayın sonunda arkadaşlarla dışarı çıkıp kahve içerdim, ama bu sefer sadece balkonda su birikintilerini temizleyerek idare ettim. 2022'nin ağustosunda benzer bir hafta yaşadım, o zamanlar balkonumda domates fideleri vardı, her gün beş dakika güneş ışığını ölçüp, yapraklardaki tozu silmiştim. Dışarıda vakit geçirmektense, evde kalmak bana daha az maliyetli geldi, çünkü sadece bahçe malzemelerimi kullandım, mesela o fideler için 2 euroya aldığım gübreyi. Balkon bakımını hobi haline getirince, ayın sonu stresi azalıyor, geçen seferlerde gördüm ki fesleğenlerim daha gür çıkıyor.
2015'te Bodrum'dan İstanbul'a taşındım, sevgilim oradaki yazlıkta kaldı. Her hafta sonu otobüsle gidip gelmektense, video aramalarını rutin haline getirdik; ama üçüncü ayda bağlantı kesilmeleri yüzünden sinirlerim bozuldu. Ben de Google Meet yerine, daha az veri tüketen Telegram'ı denedim, bu sayede her gece 9'da aynı saatte konuşmaya başladık.
O dönemde, küçük sürprizler işleri canlandırdı; mesela, onun fotoğrafını çekip yolladığım balkon fesleğenini, "sana özlemim gibi büyüyor" diye tarif ettim, gülmüştü. Haftada bir mektup yazdık, postayla gönderdik; 2016'nın Temmuz'unda ilk mektubu aldığımda, zarfın kokusu bile moralimi düzeltti.
Pratikte, güveni korumak için açık konuşmak şart; geçen yıl bir tartışmada, ses tonumu kontrol edip "tamam, yarın devam edelim" dedim, ertesi gün çözüldü. Mesafe, yalnızlığı körüklüyor ama düzenli planlar, örneğin ayda bir uçak bileti almak, farkı azaltıyor; ben 500 TL'ye Pegasus bileti bulup, Eylül'de buluştuk. Bu tür detaylar, ilişkiyi ayakta tutuyor. yılın sonuna kadar devam ettik.
Büyük şehirlerde özel sigorta fark ediyor, 2023'te ben aldım, bir kez kullandım, hızlı oldu, ama herkesin gücü yetmeyebilir, sonuçta herkes gibi idare ediyoruz. Ankara'daki o hastane deneyimi beni bir daha dikkatli yaptı, balkonda çalışırken müzik dinlemeyi bıraktım, konsantre oluyorum. Bu tür hikayeler ortak, ama her seferinde yeni bir detay çıkıyor, mesela o gün beklerken etrafımdaki herkes şikayet ediyordu. Temmuz sıcağında hastane koridoru cabası.
40
52
100
111
120
63
Balkonuma döndüğümde, fesleğenlerimi budarken düşünürüm, araba da bir nevi bitki gibi, bakarsan uzun süre dayanır. 2019'da bir Ford Focus'u denedim, ikinci el 70 bin liraya, ama frenleri eskidiği için vazgeçtim, ustayla birlikte inceledik. Sıfır araçların garantisi güzel olsa da, ikinci elin gerçek testini sokakta görüyorsun, ben bunu yaşadım. Geçen kış kar yağdığında, Polo'nun lastikleri tuttu, oysa arkadaşımın sıfır arabasını çekici kurtardı, 500 lira masraf etti. Arabayı almak değil, sürdürmek önemli, ben bunu Ankara yollarında öğrendim.
Şimdi, her Pazar günü arabayla bahçeye gidiyorum, ikinci elin verdiği özgürlüğü seviyorum, çünkü o parayla daha fazla bitki alabiliyorum. 2022'de bir Citroën C3 aldım, 55 bin liraya, Ankara Ostim'den, sahibi bir esnafmış, faturaları tamdı. Sıfır araba alırsan, vergiler ve sigorta zaten yarısını yutuyor, ben o farkı bahçeme yatırdım. İnsan bazen azla yetinmeyi bilmeli, ama keyifle. Bu araba meselesi, balkonumdaki gibi, bakımla ilgili. yılın her ayında bir kontrol ettiriyorum, masrafı 200 lira tutuyor, sıfır alana göre daha az. Ankara'nın tozlu yollarında, ikinci el hala kazanıyor bende.
33
41
Şimdi, o balkonda her akşam, elime bir bardak çay alıp bitkilerime bakıyorum, ama çay soğurken, aklıma geliyor ki, bu hayatın felsefesi, her yaprağın kendi hikayesiyle büyümek. Geçen kış, ısıtıcının yanına saksı koydum, marka Arçelik, ama kökler üşüyünce, ben de üşüdüm. Tek başına yaşam, balkonumda gibi, görünürde yeşil ama altında toprak kokusuyla dolu, ve işte o kokuyu ancak sen hissedersin.
130
20
80
Bazen ayın sonunu bitki sulayarak değil, balkonda ufak çaplı hasat yaparak geçiriyorum. Mesela geçen mayıs, fesleğen yapraklarından bir avuç topladım, onları mutfağa götürüp salataya ekledim, bu sayede akşam yemeğini dışarıdan sipariş etmedim. Eski yöntemimde, yani sadece televizyon izleyerek geçirirsem, zaman boşa gidiyor, ama balkonla uğraşınca hem hareket etmiş oluyorum hem de bir şeyler üretiyorum. 2023'te bir pazar günü, balkonumdaki saksıları yeniden yerleştirirken, fesleğenlerin büyüyen köklerini fark ettim, bu bana ufak bir mutluluk verdi. Ayın sonunu böyle geçirince, sonraki aya daha motive başlıyorum, geçen seferlerde hep böyle oldu.
Balkon hobisi, ayın son haftasında en iyi taktiklerden biri, çünkü dışarıdaki pahalı etkinliklere göre daha ucuz. Geçen yaz, Berlin'de hava sıcakken, fesleğenlerimi gölgede tutmak için eski bir perdeyi kullandım, bu sayede su tasarrufu da yapmış oldum, her sulamada sadece yarım litre kullandım. Karşılaştırmalı olarak, eskiden sinemaya giderdim, biletler 10 euroydu, ama şimdi balkonda film izler gibi vakit geçiriyorum. Fesleğen bakımı sayesinde, ayın sonu bana daha üretken geliyor, mesela geçen haftalarda hasat ettiğim yaprakları komşulara verdim, bu da sosyal bir etkileşim oldu. Bu taktikleri denediğimde, her seferinde farklı bir sonuç alıyorum, ama hepsi ev ekonomime katkı sağlıyor. Balıkon fesleğenimle geçirdiğim o saatler, ayın stresini silip atıyor.