Eski atari oyunlarının büyüsü
Balkonumda domates fidelerime su verirken aklıma geldi yine, o eski atari salonlarındaki o kendine has koku. Hani şu nemli, biraz sigara dumanı sinmiş, makine yağıyla karışık, tatlı bir esans. Şimdiki oyunlar, ne kadar güzel grafiklere sahip olursa olsun, o kokuyu veremiyor, o ruhu taşıyamıyor. Bizim için oyun, sadece ekranda dönen piksellerden ibaret değildi.
Hatırlıyorum da, 1990’ların ortalarında, Kadıköy’deki o küçük atari salonunda Street Fighter 2 oynamak için sıraya girerdik. Benim favorim Ken’di, o alevli yumruğuyla bütün rakiplerimi devirirdim. Jetonu makineye attığımda çıkan o tok ses, sanki bir ayin başlangıcı gibiydi. O an bütün dünya durur, sadece ben ve ekrandaki Ken kalırdık. Kolu çevirmekten avuç içlerim kızarırdı, düğmelere basmaktan parmaklarım ağrırdı ama kimse şikayet etmezdi.
Bugünlerde yeğenim elinde bir tabletle oturup saatlerce oyun oynuyor. Grafikler inanılmaz, hikayeler çok derin ama sanki bir şeyler eksik. O oyunların büyüsü, sadece ekrandaki görüntüde değil, aynı zamanda o sosyal ortamda, arkadaşlarla rekabet etmede, bir jetonla ne kadar ileri gidebileceğini kanıtlama çabasında gizliydi. Ben bir yandan fesleğenlerimin dallarını budarken, bir yandan da düşünmeden edemiyorum; şimdi çocuklar o heyecanı nerede buluyor? O anlık zaferin tadını, o tek jetonla kazanılan galibiyetin gururunu nerede yaşıyorlar? Eskiden o büyüyü yakalamak için çok uğraşırdık, şimdi her şey çok kolay gibi geliyor bana. Acaba o kolaylık, o büyüyü de alıp götürüyor mu?
Balkonumda domates fidelerime su verirken aklıma geldi yine, o eski atari salonlarındaki o kendine has koku. Hani şu nemli, biraz sigara dumanı sinmiş, makine yağıyla karışık, tatlı bir esans. Şimdiki oyunlar, ne kadar güzel grafiklere sahip olursa olsun, o kokuyu veremiyor, o ruhu taşıyamıyor. Bizim için oyun, sadece ekranda dönen piksellerden ibaret değildi.
Hatırlıyorum da, 1990’ların ortalarında, Kadıköy’deki o küçük atari salonunda Street Fighter 2 oynamak için sıraya girerdik. Benim favorim Ken’di, o alevli yumruğuyla bütün rakiplerimi devirirdim. Jetonu makineye attığımda çıkan o tok ses, sanki bir ayin başlangıcı gibiydi. O an bütün dünya durur, sadece ben ve ekrandaki Ken kalırdık. Kolu çevirmekten avuç içlerim kızarırdı, düğmelere basmaktan parmaklarım ağrırdı ama kimse şikayet etmezdi.
Bugünlerde yeğenim elinde bir tabletle oturup saatlerce oyun oynuyor. Grafikler inanılmaz, hikayeler çok derin ama sanki bir şeyler eksik. O oyunların büyüsü, sadece ekrandaki görüntüde değil, aynı zamanda o sosyal ortamda, arkadaşlarla rekabet etmede, bir jetonla ne kadar ileri gidebileceğini kanıtlama çabasında gizliydi. Ben bir yandan fesleğenlerimin dallarını budarken, bir yandan da düşünmeden edemiyorum; şimdi çocuklar o heyecanı nerede buluyor? O anlık zaferin tadını, o tek jetonla kazanılan galibiyetin gururunu nerede yaşıyorlar? Eskiden o büyüyü yakalamak için çok uğraşırdık, şimdi her şey çok kolay gibi geliyor bana. Acaba o kolaylık, o büyüyü de alıp götürüyor mu?
52