Yorumculuğa geçtiğinde pek çok futbolcu kimliğini kaybeder; Dilmen kaybetmedi. Sahada oynadığı gibi konuştu: düşünülmüş, pozisyon almış, doğrudan. 1986 Meksika Dünya Kupası kadrosunda yer almış, Fenerbahçe'de 1983 ve 1985 şampiyonluklarını yaşamış biri olarak yorumculuk masasına oturduğunda arkasında somut bir birikim vardı.
Teknik analiz yapabildiği için değer gördü, ama asıl farkı cesaret eşiğiydi. Türk spor yayıncılığında "abi kızdırma" kültürünün hâkim olduğu dönemlerde bile net konuşmaktan çekinmedi.
Eleştirenlerin büyük bölümü onu "aşırı iddialı" buluyor. Haksız sayılmaz; zaman zaman kesinlik tonu gerçekten dozunu aşıyor. Ama bu, onun Türk futbol yayıncılığına kattığı karakteri silmiyor. Renksiz, herkesi idare eden yorumcularla dolu bir ortamda belirgin bir ses olmak başlı başına bir değer.
Takımını sevmekle takımın adına başkasına zarar vermek arasındaki çizgi aslında o kadar da muğlak değil. Biri kimliğin parçası, diğeri kimliğin bahanesi. 2022 Katar Dünya Kupası'nda Hollandalı ve Arjantinli taraftarların çeyrek final sonrası girdiği kavgada 17 kişi hastaneye kaldırılmıştı; o kavgayı izleyenlerin büyük çoğunluğu muhtemelen "biz böyle değiliz" diye düşündü, oysa tribün kültürü tam da o noktaya zemin hazırlıyor. Sevgi değil, sahiplenme duygusu tetikliyor çoğunu.
Samsung Galaxy S23 FE bu bantta gerçek rakip olarak konumlanıyor; Snapdragon 8 Gen 1 çip, 50MP ana kamera ve 3 yıl işletim sistemi güncelleme garantisiyle 28-30 bin lira arasında bulunabiliyor. Xiaomi 13T zaten mevcut bildirilerde bolca işlendi, o yüzden farklı bir açıdan bakayım.
Servis ağı bu fiyatta göz ardı edilemez bir kriter. Pixel 7a teknik olarak cazip ama Türkiye'de garantili yetkili servis bulmak gerçekten çile; bir ekran çatladığında kendin çözüyorsun. Samsung'un her şehirde servisi var, bu sessiz ama değerli bir avantaj.
iPhone SE (3. nesil) de 29-31 bin liraya denk geliyor ve A15 Bionic çipiyle performans tartışmasız; ama 60Hz ekran ve küçük batarya 2024'te bu fiyata affedilmiyor.
Benim pozisyonum net: uzun vadeli kullanım ve servis erişimi öncelikse Samsung S23 FE, kamera ve şarj hızı öncelikse Xiaomi 13T. İkisi dışında bu bantta mantıklı seçenek yok denecek kadar az.
Fenerbahçe'nin 1983-84 şampiyonluğunda sahada gördüğümüz o adamın bugün yorumculuk masasında oturması, aslında Türk futbolunun trajik bir özeti gibi. Sahada zekasını topu tutarak, rakibi okuyarak kullanan bir oyuncu; mikrofon başında ise giderek daha yüksek sesle, daha az içerikle konuşan birine dönüştü.
Futbolculuğu tartışmasız. Galatasaray ve Fenerbahçe'de oynadığı dönemde teknik direktörler ona özel pozisyon tanımladı, bu her oyuncuya nasip olmaz. Milli takımda da omurga oyuncularından biriydi.
Yorumculuk kariyerinin ilk yıllarında ise gerçekten değer kattı; taktik okuma, alan analizi, oyuncu karakterizasyonu bakımından Türkiye'de neredeyse yeni bir dil kurdu. Ama 2010'lardan sonra bu derinlik yerini tribün retoriğine bıraktı. Artık ne söylediği değil, nasıl bağırdığı öne çıkıyor.
Türk futbol yorumculuğunun genel çöküşünü anlatmak için iyi bir referans noktası; hem zirveyi hem de düşüşü aynı isimde görebiliyorsun.
Trabzonspor'un o dar sokaklarından çıkıp Lille formasıyla Şampiyonlar Ligi'nde gol atan bir oyuncuyu izlemek, Türk futbolunun nadiren sunabildiği bir haz. 2020-21 sezonunda Lille'in Fransa şampiyonluğunda oynadığı rol, sadece istatistikle açıklanamaz; o kadronun zihniyetine uyum sağlama biçimi ayrı bir hikâye.
Teknik olarak bakıldığında, Yusuf'un en belirgin özelliği dar alanda topa sahip kalabilmesi. Omuz dönüşleri, kısa pas kombinasyonlarına girme refleksi, rakibin üzerine gitmekten çekinmemesi — bunlar Trabzon altyapısında kazanılan şeyler değil, büyük ölçüde doğuştan gelen koordinasyonun üzerine inşa edilmiş özellikler. Trabzonspor'da Ünal Karaman döneminde oynadığı maçlarda bile bu sezgiler gözle görülür biçimde ortadaydı.
Lille'deki ilk sezon mükemmeldi, sonrası ise yaralanmalarla geçti. Diz problemi, bir oyuncunun patlama dönemini nasıl sekteye uğratabileceğinin acı bir örneği oldu. 2021-22 ve 2022-23 sezonlarında beklenen sürekliliği bir türlü yakalayamadı. Yaralanmadan dönen oyuncuların çoğunda görülen o "neredeyim ben" hissiyatı, Yusuf'ta da uzun süre hissedildi sahada.
Milli takım performansları daha tutarsız bir tablo çiziyor. Zaman zaman maçın en iyi oyuncusu olduğu anlar var, zaman zaman ise neredeyse yok gibi. Bu tutarsızlığın bir kısmı fiziksel ritme, bir kısmı da takımın genel oyun anlayışına bağlı. Montella döneminde pozisyon belirsizliği de buna eklendi.
Türk futbolunun en tartışmalı figürlerinden biri olmak, sadece futbol alanında değil hayatın her katmanında kendini gösterince ortaya çıkıyor. Sahada tartışma yoktu zaten; 112 milli maçta 51 gol, Galatasaray'ın 2000 UEFA Kupası kadrosunda kilit isim, ve 2002 Dünya Kupası'nda Güney Kore'ye karşı atılan o tarihin en hızlı golü — 11. saniye, dünya rekoru.
Fiziksel olarak da döneminin Türk futbolcusundan farklıydı. 1.87'lik boyu, güçlü yapısı ve ceza sahasındaki pozisyon alma zekasıyla o yıllarda Türkiye'nin üretemediği tipik bir modern santrafor profiliydi. Teknik direktörlerin onu sistemin merkezine oturtması tesadüf değildi; rakip defanslar onun etrafında plan yapmak zorunda kalıyordu.
Ama asıl mesele futbolun bittiği yerden başlıyor.
Futbol kariyerinin ardından siyasete girdi, AKP'den milletvekili seçildi. Sonra kopuş geldi; Gülen hareketiyle ilişkilendirildi, 2016 sonrasında yargılandı, Türkiye'yi terk etti. Bugün ABD'de, Uber şoförlüğü yaptığına dair haberler çıktı, ardından küçük bir işletme kurduğu görüldü. Bir zamanlar milyonların tezahürat ettiği ismin bu noktaya gelmesi, Türkiye'nin son on yılını özetleyen bir metafor gibi duruyor.
Kariyer değişikliğinin kendisi zor değil aslında, asıl zor olan hangi noktada geçiş yapacağını bilmek. Gördüğüm kadarıyla iki tip insan var: biri "yeterince iyi olayım sonra iş başvurayım" diye aylarca bekliyor, diğeri ilk projesini GitHub'a koyup iş ilanlarına giriyor. İkincisi çok daha hızlı işe giriyor.
Bu geçişte en büyük yanılgı şu: bootcamp veya online kurs bitirmek yeterli sanılıyor. Ama işe alan kişiler sertifikaya değil, GitHub profiline bakıyor. Gerçek bir problemi çözen, yarım da olsa çalışan bir proje, "Python for Everybody" sertifikasından ağır basıyor.
Yaşa gelince, 35'te geçiş yapan insanlar gördüm, işe girdiler. Ama girdikleri pozisyon junior oldu, maaş önceki işin altında kaldı. Bunu önceden hesaplamak gerekiyor, romantize etmemek lazım. Yazılıma geçmek özgürlük değil, yeni bir kariyer başlangıcı.
İnsanı en sinsi yerden vuruyor: performansın görünmezleşiyor. Ofiste 20 dakikada çözdüğün işi biri görür, evde aynı işi çözünce sadece yeşil ışığın yanıyor; emek, Slack durumuna indirgeniyor. Bir süre sonra çalışan değil, kendi işinin çağrı merkezi oluyorsun; sürekli “orada mısın?” ispatı, işin kendisinden daha fazla mesai yiyor.
Asıl sorun teknik değil, sistemin kasıtlı olarak kullanışsız tasarlanmış olması. Harç miktarı zaten caydırıcı, üstüne bir de pasaport damgası silikmişse polis merkezi, dekont okunaklı değilse yeniden yatır, sistem kabul ettiyse de hat çekmiyor. Her adım ayrı bir engel gibi dizayn edilmiş. Bütün bu çileyi göze alıp yurt dışından telefon getirmek yerine doğrudan Türkiye'de almak çoğu zaman daha az baş ağrısı, hatta bazen daha ucuz çıkıyor.
Taraftarlık ile fanatiklik arasındaki çizgi, aslında oldukça nettir; insanlar sadece o çizgiyi görmek istemez.
Taraftar takımını sever, maçı izler, sevinir, üzülür. Fanatik ise kimliğini takımla o kadar bütünleştirir ki takımın kaybetmesi kendi varoluşuna yönelik bir saldırı gibi hissettirmeye başlar. Bu noktada tribün coşkusu, psikolojide "basking in reflected glory" denen şeye dönüşür: Takım kazandığında "biz kazandık", kaybettiğinde "onlar kaybetti." Kimlik seçici biçimde şekillenir.
Sorun da tam burada başlar. Kimliğin takıma kilitlendiği yerde eleştiri kapısı kapanır. 2016-17 sezonunda Trabzonspor'un düşme hattında oynadığı dönemde stadın içinde yönetimi eleştiren bir taraftara fiziksel saldırı olmuştu. Adam yanlış ata oynamıyordu, sadece yönetimi sorguladı. Ama "biz"e saldırı sayıldı, cevabı yumruk oldu.
Başka bir boyut daha var: Fanatikliğin getirdiği sosyal baskı. Tribünde orta şiddette tezahürat yapan biri, yanındakinden sürekli "daha bağır, daha coşkulu ol" baskısı görür. Sahici duyguyla performatif duygu arasındaki sınır bulanıklaşır. Sonunda insan ne hissettiğini değil, ne hissetmesi gerektiğini yaşamaya başlar.
Olympique Marseille'de geçirdiği sezon, kariyerinin en tutarlı dönemiydi; 2021-22'de 32 maçta 11 gol, 8 asist. Roma'da Mourinho'nun sistemine bir türlü tam oturamamıştı, Ligue 1'in daha açık yapısı ona nefes aldırdı.
Teknik profili ilginç bir paradoks barındırıyor: Hız ve dripling açısından üst düzey Avrupa standartlarını karşılıyor, ama karar alma hızı kritik anlarda onu zaman zaman geri bırakıyor. Ceza sahasına girdiğinde seçenekleri daraldıkça panikleme eğilimi var; bu, antrenmanla düzeltilebilecek bir şey değil, zihinsel bir alışkanlık meselesi.
Milli takımdaki durumu ayrı bir tartışma konusu. Potansiyeli olan her oyuncuya yapıştırılan "neden daha iyi oynamıyor" sorusunu hak etmiyor değil, ama Türkiye'nin orta saha yapısı ona yeterli topu düzenli biçimde veremiyor.
Şu an Fenerbahçe'de. Yüksek baskı futbolu oynayan bir takımda, 27 yaşında, belki de kariyerinin son büyük dönüşüm fırsatını yaşıyor.
Dinleme ile duyma arasında ciddi bir fark var ve podcasti arka plan sesi olarak kullananların büyük çoğunluğu bu farkı hiç fark etmiyor.
Beyin, alışkın olduğu bir sesi birkaç dakika içinde "güvenli gürültü" olarak sınıflandırır. Yani kulaklıktan akan o ekonomi analizi ya da tarih dersi, bir süre sonra buzdolabı uğultusundan farksız bir hal alıyor. Nörobilim buna "habituation" diyor; uyarıcı tekrar edince sinir sistemi onu filtreliyor. Podcast dinleme alışkanlığının büyük kısmı aslında bu filtrenin arkasında kayboluyor.
Benim gözlemlediğim şu: İnsanlar podcast tüketimini iki farklı şekilde yapıyor.
- **Pasif dinleyici:** Elleri başka bir işte, gözler başka bir yerde. Bölüm bitti, hatırlanan tek şey konuşmacının tonu. - **Aktif dinleyici:** Yürüyüş, bulaşık, koşu gibi zihinsel yük gerektirmeyen tek bir aktivite. Dikkat bölünmüyor.
İkinci grup gerçekten bir şeyler öğreniyor. Birinci grup sadece yalnızlık hissini bastırıyor, ki bu da meşru bir ihtiyaç ama kendine karşı dürüst olmak gerekiyor.
Türk milli takımının son on yılda yetiştirdiği en taktiksel orta saha oyuncusu olduğu söylenebilir; ama asıl ilginç olan, bu taktiksel olgunluğa nasıl ulaştığı.
Milan'daki yıllarında çoğunlukla serbest vuruş uzmanı olarak konumlandırıldı, sol ayağından çıkan frikik golleriyle tanındı. Inter'e geçişiyle birlikte Simone Inzaghi onu bambaşka bir role soktu: regista. Topu alan, dağıtan, orta sahayı hem savunma hem hücum için organize eden bir merkez. Bu dönüşüm küçük bir ayrıntı değil; çünkü regista pozisyonu hem fiziksel hem zihinsel olarak çok daha talepkâr.
2023-24 sezonunda Inter'in Serie A şampiyonluğunda oynadığı rol, istatistiklerin ötesinde bir şey anlatıyor. Pas isabeti, top kazanma sayısı ve oyun kurma katkısıyla takımın sinir sistemi gibi çalıştı.
Milli takımda bu kaliteyi tutturamaması ise ayrı bir tartışma konusu; yapısal sorunlar kişisel performansı çoğu zaman gölgeliyor.
Fenerbahçe'de geçirdiği 10 yılda (2004-2012) 543 resmi maça çıkması, bir yabancı oyuncu için olağanüstü bir sadakat göstergesi. Ama asıl ilginç olan şu: Brezilyalılar Türkiye'yi geçiş ülkesi olarak görürken o, burayı yuva edindi; Türk vatandaşlığı aldı, çocukları burada büyüdü. Bir futbolcunun kariyer tercihleri bu kadar kimliğini şekillendirebilir mi diye sormadan edemedim hep.
Sınır, taraftarın kendi çıkarına zarar vermeye başladığı noktadır. Bunu teorik olarak değil, 2019'da Trabzon deplasmanında gözlemledim: Maçtan sonra kendi takımının otobüsüne taş atan grubu gördüm, gerekçeleri performanstan duydukları hayal kırıklığıydı. O noktada artık takımı sevmiyorsun, sadece öfkeni bir yere yönlendiriyorsun.
Milan formasıyla serbest vuruşlarda biriktirdiği şöhretin gölgesinde kalan gerçek şu ki: Inter'e geçişiyle birlikte bambaşka bir oyuncu ortaya çıktı. Simone Inzaghi'nin elinde klasik bir 8 numaradan regista'ya evrilen, oyun kurma sorumluluğunu tamamen üstlenen bir isim. 2023-24 Serie A şampiyonluğunda kaptanlık kolbandıyla oynadığı maçlar, Türk futbol tarihinin en sessiz selamlanan kilometre taşlarından biri.
Galatasaray altyapısından çıkıp Inter gibi bir kulübe transfer olan, ardından Newcastle, Fenerbahçe ve Trabzonspor'da forma giyen bir orta saha oyuncusu için "teknik" kelimesi yetmez; asıl mesele liderlik kimyasıydı. Sahada kural zorlayan, zaman zaman disiplin sorunlarıyla anılan biri olarak bilinse de topla kurduğu ilişki ve oyun okuma kapasitesi kuşağının en iyilerindendi. Teknik direktörlük kariyerinde ise aynı karakterin farklı bir yüzü çıktı ortaya: Kısa sürede Fenerbahçe'yi yönetti, sonra MKE Ankaragücü'nde devam etti.
Lille'deki ilk sezonunda Ligue 1'de 14 gol atıp 8 asist yaparken aynı anda Şampiyonlar Ligi'nde de etkili olmak, o dönem Türk futbolundan çıkan oyuncular için neredeyse hayal gibi görünüyordu. 2020-21 sezonu onun için gerçekten bir kırılma noktasıydı; hem bireysel hem de Lille'in şampiyonluk hikâyesinin merkezinde yer aldı. Sonrasında gelen sakatlıklar o momentumu biraz kırdı ama Trabzonspor'a dönüşüyle birlikte hem fiziksel hem de oyunsal olarak toparlandığı görülüyor.
İlk sorun dil seçimi değil, neyi inşa etmek istediğini bilmemek. "Yazılım öğreneceğim" kararı tek başına bir şey ifade etmiyor, tıpkı "müzik öğreneceğim" deyip hangi enstrümanı çalmak istediğini bilmemek gibi. Hedef netleşmeden araç seçmek, aylarca tutorial izleyip sonunda "ama ben ne yapacaktım ki?" diye kalmakla bitiyor.
Hedef belirlemek için şu ayrım işe yarıyor: Web sitesi mi yapmak istiyorsun, veri analizi mi, oyun mı, mobil uygulama mı? Her biri farklı bir giriş noktasına işaret ediyor.
- Web arayüzü isteyenler için: HTML/CSS ile başlayıp JavaScript'e geçmek mantıklı. Sonuç anında görünüyor, motivasyon kolay. - Veri, istatistik, otomasyon: Python. Sözdizimi temiz, kütüphane ekosistemi devasa, öğrenme eğrisi diğerlerine göre daha az dik. - Oyun geliştirme: Unity ile C# veya Godot ile GDScript. Godot özellikle 2024 itibarıyla ciddi bir topluluk kazandı. - Mobil: Flutter/Dart kombinasyonu, hem Android hem iOS'u tek kodla kapsıyor.
İkinci sorun kaynak seçimi. YouTube'daki "Python'ı 1 saatte öğren" videoları gerçekten komedi. Yazılım, pasif izlemeyle öğrenilmiyor. Ekrana bakıp "anladım" demek ile kodu kendin yazıp hata mesajını okumak arasındaki fark, bisiklet tarif videosunu izlemek ile bisiklete binmek arasındaki fark kadar.
Lille'deki ilk sezonunda Europa League'de sergilediği oyun, Türk futbolunun uzun süredir beklediği türden bir Avrupa performansıydı; 2020-21 sezonunda 8 gol, 5 asistlik istatistik, kağıtta sıradan görünse de oyunun içinde yarattığı etki çok daha büyüktü. Yaratıcılığı ve sol ayağından çıkardığı vuruşlar, onu standart bir kanat oyuncusunun çok ötesine taşıyor. Sakatlıklarla geçen dönemler kariyer çizgisini sekteye uğratmış olsa da Galatasaray'a döndüğünde gösterdiği istikrar, potansiyelinin hâlâ tüketilmediğini ortaya koydu.
Galatasaray altyapısından çıkıp Inter Milan'a uzanan kariyer çizgisi, Türk futbolunda pek az oyuncuya nasip olmuştur. 2000'li yılların başında Newcastle ve Juventus gibi kulüplerde forma giymesi, o dönem için gerçekten istisnai bir durumdu; Türkiye'den Avrupa'nın zirvesine taşınan oyuncu sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Orta sahada top taşıma biçimi, rakiple ilişki kurma şekli ve özellikle standart durumlardaki isabeti onu döneminin Türk oyuncularından ayıran unsurlardı. Fenerbahçe'deki son yıllarında liderlik rolü iyice pekişti; kaptan bandı sadece sembolik değil, fiilen işlevseldi.
Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlüğe ve sportif direktörlüğe geçişi ise ayrı bir tartışma konusu. Sahada taşıdığı zekânın yöneticilik masasına ne kadar yansıdığı henüz tam olarak sınanmadı; Fenerbahçe'deki sportif direktörlük dönemi tartışmalı geçti ve ikinci kez sınav masasına oturması an meselesi.
2002 Dünya Kupası'nda Güney Kore'ye karşı attığı 10,8 saniyelik gol, tarihin en hızlı Dünya Kupası golü olarak kayıtlara geçti ve bu rekor hâlâ kırılmadı. Galatasaray'da Fatih Terim döneminin vazgeçilmezi oldu; 1999-2000 sezonunda UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupası zaferlerinde kritik katkılar sundu. Milli takımda 112 maçta 51 gol, bu rakam uzun yıllar Türkiye'nin en yüksek gol rekoru olarak kaldı.
Öğretmen yetiştirme meselesi. Müfredat tartışılıyor, sınav sistemi tartışılıyor; ama sınıfa giren insanın kalitesi hep ikinci plana itiliyor. OECD verilerine göre Türkiye'de öğretmen maaşları, ülkenin kişi başı geliriyle kıyaslandığında gelişmiş ülkelerin çoğunun belirgin biçimde gerisinde kalıyor. Nitelikli insan bu mesleğe girmiyor, girenlerin büyük kısmı da yıllarca beklediği atamayı beklerken motivasyonunu yitiriyor. Sistemi ne kadar yenilersen yenile, sınıfta ne olduğunu belirleyen yine o masanın arkasındaki insan.
Kimsenin pek konuşmadığı şey kariyer görünürlüğünün sessiz sesin yitirilmesi. Ofiste koridorda geçerken müdürün sana "bu projeye sen bak" demesi, toplantı sonrası kahve makinesinin yanında duyduğun fısıltı, öğle yemeğinde bir üst yöneticinin masasına tesadüfen oturman — bunların hepsi evden çalışınca ortadan kalkıyor. Slack mesajı atmak aynı şey değil; görünmek performansın bir parçası ve bu, adil olup olmadığından bağımsız olarak gerçek.
Bir de bilişsel yük var. Evde her karar sana ait: Ne zaman mola vereceğin, ne zaman yemek yiyeceğin, odayı ısıtıp ısıtmayacağın. Ofiste bu kararların çoğunu ortam senin için alıyor. Küçük görünüyor ama günün sonunda o birikmiş karar yorgunluğu, işin kendisinden çok daha fazla tüketiyor insanı.
Son olarak şunu da ekleyeyim: Evden çalışmak, zayıf çalışanı daha zayıf, güçlü çalışanı daha güçlü yapıyor. Kendi kendini motive edemeyenler için bu düzen merhamet göstermiyor.
Fenerbahçe tarihinde birçok büyük yabancı oyuncu gelip geçti, ama hiçbiri bu şehirle, bu kulüple o kadar derinden bütünleşemedi. Brezilyalı olup da İstanbul'un damarlarına bu kadar işlemek için sıradan bir futbolcu olmak yetmez; hem sahada hem insani olarak bir şeyler vermek gerekir.
2003 yılında Cruzeiro'dan Fenerbahçe'ye transfer olan Alex, o dönemde Türk futbolu için ciddi bir kumar sayılabilirdi. Henüz 26 yaşındaydı, Brezilya Milli Takımı'nda çok fazla yer bulamamıştı, uluslararası arenada ismi henüz tam oturmamıştı. Fenerbahçe ise o yıllarda hem sportif hem finansal açıdan hassas bir dönemeçteydi.
Kumar tuttu. Hem de nasıl.
Serbest vuruşlardaki teknik, bugün hâlâ tartışılır. Topun üzerine yerleşme biçimi, koşu açısı, ayak bileğini kilitleme anı — bunların hepsini kasıtlı olarak öğrenmiş, her antrenmanda binlerce kez tekrarlamıştı. Fenerbahçe'nin Ülker Stadı henüz yapılmamışken Kadıköy'deki o eski sahada izlediğim maçlarda tribün, Alex serbest vuruşa hazırlanırken adeta nefes tutardı. Kaleci sağa mı gidecek, sola mı? Çoğu zaman hiçbir yere — top direğin dibinden içeri girerdi.
Türkiye'de geçirdiği 10 yılda (2003-2012) kaydettiği 172 gol, bu topraklarda oynayan herhangi bir yabancı futbolcunun en yüksek golü olmaya devam ediyor. Ama rakamların ötesinde başka bir şey var: Türkçe öğrendi, burada ev kurdu, çocukları burada büyüdü. Futboldan emekli olduktan sonra da İstanbul'da kalmayı seçti. Bu tercih, sözcüklerle anlatılabilecek bir bağlılığı aşıyor.
00
LOSC'tan ayrılıp Trabzonspor'a dönmesi, bazılarının "kariyer geriye gidiş" diye okuduğu bir hamleydi. Ben öyle okumadım. Otuzuna yaklaşan, yaralanma geçmişi olan ve Avrupa'da ritim yakalayamamış bir oyuncu için tanıdık ortama dönmek mantıksız değil. Trabzon'da oynadığında sahadaki özgüveni farklı, bu gözle görülür bir şey.
Önündeki iki-üç sezon kariyerinin gerçek değerlendirme zemini olacak. Sağlıklı kalabilirse ve tutarlılığı yakalayabilirse, Türk futbolunun son on yılında yetiştirdiği en yetenekli 10 numara olarak hatırlanacak. Yaralı geçecek bir sezon daha gelirse, "ne olabilirdi" sorusuyla anılacak isimler listesine girecek — ki o liste zaten çok kalabalık.
00
Şükür hakkında net bir pozisyon almak zorsa, çünkü mesele birbiriyle çelişen birkaç gerçeği aynı anda tutmayı gerektiriyor:
- Futbolcu olarak Türk futbol tarihinin en değerli golcülerinden biri.
- Siyasetçi olarak kısa ve iz bırakmayan bir kariyer.
- Sonrasında ise hem hukuki hem kişisel anlamda son derece karmaşık bir tablo.
Çoğu insan bu üçünden birini seçip diğerlerini görmezden geliyor. Ya "harika futbolcuydu, gerisine bakma" diyor ya da "siyasi bağlantıları her şeyi geçersiz kılar" diye hükmediyor. Her ikisi de o karmaşıklığı düzleştiriyor.
Futbolunu izleyerek büyüyenler için bu ayrımı yapmak duygusal olarak zor. Ama futbol sahası dışındaki tercihler, bir insanın bütün mirasını şekillendiriyor — Şükür de bu kuralın istisnası değil.
00
Şiddet meselesine gelince: Türkiye'de tribün şiddeti büyük ölçüde örgütlü yapıların işidir, kendiliğinden gelişen bir kaos değil. Ama bu durum bireysel fanatizmin payını sıfırlamaz. 2012'deki Fenerbahçe-Galatasaray derbisi sonrası Kadıköy'deki olaylara bakıldığında, o kalabalığın yarısı organize gruplardan, yarısı sıradan taraftarlardan oluşuyordu. Kalabalık psikolojisi devreye girince sıradan insan da tahmin etmediği davranışlar sergiler.
Sınır şu: Karşı takım taraftarına zarar verme, rakip oyuncuya fiziksel tehdit savurma, maçın dışında insanları taciz etme noktasında fanatiklik meşruiyetini yitirir. Bunu söylemek "duygusuz taraftar ol" demek değil. Coşku başkasının güvenliğini tehdit ettiğinde artık tutku değil, saldırganlıktır.
00
Bir de seçim meselesi var. Spotify 2023 verilerine göre Türkiye'de en çok dinlenen kategoriler sırasıyla eğlence, kişisel gelişim ve true crime. Bu üçünün ortak özelliği: dinlemeyi kolaylaştıran bir yapıları var, sizi zorlamıyorlar. Konuşmacı akıcı, konu yumuşak, bölüm kısa. Ama zorlanmadan öğrenilmiyor.
Ben şu an haftada belki dört beş bölüm dinliyorum, eskiden otuzdu. Azalmanın nedeni tembellik değil, şunu fark etmem: bir bölümü yarıda bırakmak, zorlandığım anda geçmek ya da aynı bölümü iki kez dinlemek gerekiyorsa, o podcast benim için değer üretiyor demektir. Hiç duraklamadan, hiç geri sarma ihtiyacı duymadan bitirdiğim bölümler genellikle boşuna geçirilmiş zamandır.
00
Benim için işe yarayan kaynak kombinasyonu şu oldu: kavramı bir yerden oku, sonra direkt uygula. freeCodeCamp ve The Odin Project ücretsiz ve iyi kurgulanmış. CS50 (Harvard'ın açık kursu) ise temelleri sağlam öğretmek isteyenler için hâlâ eşsiz, 2024'te de geçerliliğini koruyor.
Üçüncü ve en çok atlanan nokta: küçük proje üretmeden ilerlememek. Tutorial bitirip bir sonrakine geçmek, ders not defteri doldurmak gibi tatmin edici ama işlevsiz. 10 saatlik bir kurstan sonra 30 satırlık da olsa kendi yazdığın bir şey olmalı. Hesap makinesi, hava durumu API'sını çeken basit bir script, kendi favori filmlerinin listesini tutan bir sayfa, ne olursa. Proje olmadan bilgi havada kalıyor.
Hata mesajlarına korkmamak da ayrı bir beceri. Çoğu insan kırmızı ekran görünce panikliyor, oysa hata mesajı programın sana ne yanlış yaptığını söylediği tek andır. Stack Overflow ve son dönemde ChatGPT, hata okumayı öğrenmeden önce cevabı yapıştırmak için kullanılıyor, bu da öğrenmeyi baltalıyor. Hata mesajını önce kendin oku, anlamaya çalış, sonra ara.
00
Eleştirel bir not da düşmek gerekir: Alex'in Brezilya Milli Takımı kariyeri hep tartışma konusu oldu. Ronaldinho, Kaká, Ronaldo gibi isimlerle aynı kuşakta olmak, herhangi bir oyuncunun milli takım kapısını zorlamasını güçleştirir. Ama yine de sadece 3 A milli maçına çıkmış olmak, kendi ülkesinin ona yeterince sahip çıkamadığının göstergesi. Brezilya'nın kaybı, Fenerbahçe'nin kazancı oldu.
Türk futbol tarihinde "en iyi yabancı" tartışması açıldığında Hakan Şükür gibi yerli efsanelerin yanına yabancı oyuncular sıralandığında Alex her zaman listenin tepesinde yer alır. Taffarel, Aurelio, Roberto Carlos gibi isimler de bu topraklarda iz bıraktı. Ama hiçbirinin hikâyesi bu kadar uzun, bu kadar içten değildi.