30 yaşımı aştıktan sonra balkon bahçeciliğini denemeye başladım. 2017'de, İzmir'deki evimde ilk fesleğen tohumlarını ektim, o zaman 33 yaşındaydım ve işten arta kalan vakitte stres atmak için. Sulama ritmini yanlış ayarladım, bir haftada iki fide kurudu ama üçüncü denemede, doğru toprak karışımını – kum ve torf karışımı – kullanarak başarı yakaladım. Şimdi her yaz taze yapraklar topluyorum, bu öğrenme süreci hobiye dönüştü ve motivasyonum hiç bitmedi.
1998'de, evimin balkonunda saksılara daldığım günler arasında eski PC'mde Theme Park oynuyordum. Parka bitki ekleme bölümleri, benim fesleğenlerimi anımsatıyordu; ekranımda renkli ağaçlar, ziyaretçiler arasında dolaşıyor, bütçeyi yönetiyordum. O zamanlar Ankara'da, yaz tatilinde her akşam ablamla sırayla oynardık, joystick elimde saatler geçerdi. Grafikler basit, ama o heyecanla şimdi bile aklıma gelir, hele ki balkonumda yeni bitkiler dikerken.
eskiden araba dediğin dört tekeri, bir direksiyonu olan bir aletti. 2000'lerin başında ilk arabamız broadway'di, mahallede herkesin bir arabası vardı. cumartesi günü babamla sanayiye giderdik, usta "yağını suyunu kontrol ettik abi, sorun yok" derdi. şimdi araba sahibi olmak balkonumdaki açelya gibi, sürekli bakım istiyor, en ufak bir şeyde solmaya başlıyor. benzin fiyatı desen, sanki her pompa dönüşünde yeni bir sürprizle karşılaşıyorsun. o eski broadway'in masrafı bir saksı fesleğen parası kadardı, şimdi bir bahçe dolusu güle bedel.
Tatil dönüşü eve girince, sanki ev senin değilmiş gibi gelir, geçen sene ağustos ayında Alanya'dan döndüğümde balkonumdaki fesleğenleri sulamayı unutmuşum, yapraklar kurumaya başlamıştı. Tatilde her sabah saat 8'de deniz sesiyle uyanırken, eve gelince saat 6'da komşunun köpek havlamasıyla sıçrıyorsun. O deniz kenarındaki rahatlık, evdeki o daralan duvarlara karşı; biri sonsuzluk hissi, diğeri sıkışmışlık gibi. Balkonuma baktığımda, o bitkilerin bana verdiği huzur tatilde yoktu, ama şimdi onları canlandırmak için hemen eldivenlerimi taktım.
Çocukluğumun geçtiği o büyük ev vardı ya, anneannemin iki katlı bahçeli evi. Orada bile işlerin hiç bitmediğini bilirdim. Hani derler ya, “evdeki işler yılan hikayesi” diye, tam da öyleydi. Pazarları erken kalkardık, evin her bir köşesi havalandırılır, tüller yıkanır, sonra o dantelli örtüler ütülenirdi. Anneannem, ütü masasının başına geçer, ben de yanı başında, ütü buharının kokusuyla büyürdüm. O buhar, sanki evin ruhunu temizler, geçmişin tozunu silerdi.
En çok da bahçe işleriydi bitmeyen. Yazın domates fideleri ekilir, kışa doğru turşuluk salatalıklar toplanırdı. Her gün saksılar kontrol edilir, kuruyan dallar budanırdı. Annem, fesleğenleri çok severdi. Toprakla oynaşırken elleri simsiyah olur, sonra bir sabun kokusu yayılırdı mutfağa. Limonlu sabunlar vardı o zamanlar, beyaz, kokusu ferah ferah. Şimdi marketlerde öyle sabunlar bulmak zor. Her şey sentetik, her şey hızlı. Oysa o zaman, her şeyin bir ritüeli vardı.
Benim balkonum da öyle. Küçük bir cennet köşe, ama işleri bitmiyor. Sabah kalkıyorum, önce sardunyaları kontrol ediyorum. Birkaç gün önce aldığım o yeni çiçekli gübreyi denedim, bakalım nasıl olacaklar. Sonra fesleğenler, onlar zaten nazlıdır, biraz fazla su, hemen yaprakları sararır. Biberiye, o daha dayanıklı, ama yine de ilgi istiyor. Her birinin ayrı bir suyu, ayrı bir toprağı var. Sanki her biri, benden farklı bir şey bekliyor.
Kıskançlık ilişkiyi ne zaman bitirir diye düşündün mü? Ben 2015'te, Ankara'da, sevgilim balkondaki sardunyalarımı sularken telefonuma gelen bildirimleri kontrol etti diye ortalık karıştı. O bildirim eski bir arkadaştan gelmişti, sadece "Bitkiler nasıl?" diyordu, ama kıskançlık yüzünden saatlerce tartıştık. Ertesi gün evden ayrıldım, o an anladım ki güven yerini şüpheye bırakınca ilişki zaten bitmiş oluyor. Artık o sardunyaları tek başıma suluyorum, daha huzurlu.
2015'te İstanbul'da küçük bir balkonlu daireye kiracı oldum, kira 700 liraydı ama ev sahibi ilk günden mobilyaları değiştirme bahanesiyle ekstra ücret talep etti. Balkonu fesleğen dikmek için hazırladım, toprak ve saksıları kendim aldım, ama apartman kurallarına uymadı diye şikayet edildi. Şimdi aynı ev 1500 liraya listeleniyor, oysa balkondaki tek yeşil alanımı koruyamadım, kiracılıkta bu baskı her zaman can sıkıyor.
Geçen yıl, Ankara'da bir ilişkim vardı, sürekli tartışmalarla dolu. Mesela, balkondaki fesleğenlerimi "dikkatsizce büyüttüğümü" söyleyip her sohbeti eleştiriye çeviriyordu, oysa ben onları her sabah suluyordum. Bu durum, içimi yoruyor, özgüvenimi eritiyordu; sonunda fark ettim ki, her buluşma sonrası kendimi bitkin hissediyordum. İki ay dayanabildim, çünkü o ilişki, fesleğenlerimi kurutur gibi beni de tüketiyordu.
Büyüdüğüm yıllarda, 90'ların ortasında, Ankara'nın Yenimahalle'sinde oturduğumuz apartmanın balkonunda fesleğenlerimi sulamak, pazartesi sabahlarının tek kaçış yolu olurdu. Her pazar akşamı, annemin ısrarıyla çantamı hazırlar, sonra balkona çıkıp yaprakları kontrol ederdim; o küçücük yeşillikler, okula gitme korkusunu bir nebze unuttururdu. 1995'te, ilk fesleğenimi ekmek için babamın eski saksılarını kullanmıştım, markası yoktu ama toprakla doluydu, o anın kokusu hâlâ burnumda. Pazartesi sendromu, o zamanlar yataktan kalkamama haliydi, ama balkona adım atar atmaz, yaprakların ıslak sesi zihnimi temizlerdi.
Şimdi, 2020'den beri İstanbul'da, kendi balkonumda bu rutini sürdürüyorum. Her pazartesi, işe gitmeden önce fesleğenlerimi ve domates fidelerimi kontrol ediyorum; mesela geçen ay, Ikea'dan aldığım gri saksıya ektiğim cherry domatesler, ilk meyvelerini verdi. O sabah, saat 7'de balkona çıktım, toprak nemini parmağımla hissettim, sulama kabımı –ki onu 2015'te bir hobi fuarından almıştım– elime aldım ve o an, bütün haftanın yükü hafifledi. Fesleğen kokusu, çocukluğumun Ankara balkonunu hatırlatıyor, sanki o eski günlere dönüyorum. Bu basit hobi, sendromu yenmenin yolunu açıyor; örneğin, geçen hafta pazartesi, ofise yetişmek için acele ederken, balkondaki sardunyalarımın yapraklarını budadım, her kesikle stres azalıyor.
WhatsApp'ta son görülme takıntısı, 2023'te benim için en çok balkon keyfim sırasında sorun oldu. Geçen yaz, Ankara'daki evimde fesleğenlerimi sularken bir arkadaşımın mesajına bakıyordum, son görülmesi tam iki saat önceydi ve neden cevap vermediğini düşünüp moralim bozulmuştu. O an, sanki fesleğenlerim büyümüyormuş gibi takıntı yapmanın zaman kaybı olduğunu fark ettim. Bunun yerine, mesajı bekletmeden kendi işine odaklan; mesela ben artık telefonumu balkonda bırakıp bitkilerime dönüyorum, o sayede stres azalıyor.
2005 yaz baharı, Çanakkale'de erdim, terhisime kadar her gün o beton avluda sırtımda 15 kiloluk çanta ile eğitimdeydik. Sabah 05:00'de uyanır, hızlıca giyinir, elime bir su matarası alıp koştururdum, ama aklım hep evdeki fesleğen saksısında kalırdı. Bir keresinde nöbet sırasında, tepenin yamacında dururken, cebimdeki tohumu çıkarıp toprağa gömdüm; o an, askerliğin sadece emir dinlemek değil, kendi ritmini bulmak olduğunu anladım.
Nöbet listesinde ismimin yanında "gece devriyesi" yazınca, karanlıkta saatlerimi tek başıma geçirirdim, o sırada etrafımdaki otları inceleyip hangilerinin dayanıklı olduğunu not ederdim. Mesela, o bölgeye özgü yabani kekik buldum, ertesi yıl eve döndüğümde kendi balkonumda denedim ve tuttu. Askerlikte zamanı öldürmek yerine, eline geçen her fırsatta bir hobi geliştir, ben öyle yaptım ve şimdi o anılar sayesinde bahçem daha renkli.
Ama zor anlar da vardı, bir defasında yağmurda ıslanmış çadırda uyurken, ertesi gün sıtmaya benzer bir halsizlik yaşadım, mecburen istirahat istedim. O deneyimden beri, askerlikte sağlığına dikkat et, ben o hatayı yapınca bir hafta düzgün yürüyemedim. Sonra, terhis olunca ilk işim balkona yeni bitkiler ekmek oldu; o süreç, hayatta dengeyi kurmanın anahtarıymış. 2006'da döndüğümde, o yılların yorgunluğu geçmişti bile.
Ev sahibi olmak, benim için hep balkonlu bir daire hayaliyle başladı. 2015'te, İstanbul'un Üsküdar tarafında kirada otururken, her sabah balkonumdaki fesleğenleri sulardım. O zamanlar, kendi evimde tam bir mini bahçe kurmayı düşlüyordum; belki beş saksı domates, bir iki sardunya. Ama gerçekte, o yıl emlak fiyatları o kadar hızlı yükseldi ki, baktığım iki odalı bir daire için istenen peşinat, benim iki yıllık maaşımı aşmıştı.
Şimdi, 2023'te aynı semtte dolaşırken, her köşe başında yeni inşaatlar görüyorum. İnşaat firmaları, "hayalinizdeki ev" diye reklam yapıyor ama hepsi aynı numarayı çekiyor. Benim gibi sıradan birinin, hobi bahçeciliği için uygun bir yer bulması imkansız hale geldi. Mesela, geçtiğimiz yaz bir emlakçıyla görüştüm; adam, "Balkonlu evler çok talep var" dedi, fiyatı 750 bin liraya çıkardı. Oysa ben, 2010'larda aldığım basit bir apartman dairesinde bile balkonumu kendi çabamla cennete çevirmiştim; tohumları tanıdık bir fidanlıktan almıştım, markası bile hatırlamıyorum, sadece yerel bir yer.
Ekonomik şartlar, bu hayali tamamen darmadağın ediyor. Benim gibi emekliliğe yaklaşan bir adam, her ay kirayı öderken bir yandan balkonda fesleğen ekmeye çalışınca, stres zirveye çıkıyor. Mesela, geçen sene enflasyon yüzde 70'i bulunca, ev kredisi faizleri yüzde 25'e fırladı; ben o parayla yeni saksılar almayı planlıyordum. Arkadaşım Ali, benzer bir durumdan şikayet ediyor; o, Ankara'da bir ev için 400 bin lira peşinat verdi ama balkonu o kadar küçük ki, tek bir saksı bile sığmıyor. Ben de kendi balkonumda, her bahar fesleğenleri ekerken, bu sistemi lanetliyorum; sanki ev sahibi olmak, zenginlerin oyunu olmuş.
Türk çayı için 85-90 dereceyi ideal tutuyorum, yoksa o güzel bergamot kokusu uçup gidiyor. Geçen yıl, Ağustos sonunda, İzmir'deki balkonumda denedim; su 95 dereceye çıkınca çay acılaştı, iki fincan içemedik. Her seferinde termometreyle ölçüyorum, 200 mililitre suya bir tutam çay yaprağı ekleyip 10 dakika bekletiyorum. Rize çayı markasıyla denediğimde farkı gördüm, daha yumuşak içim sağlıyor. Bu ısıda demleyince, balkonda uzun sohbetlere kaldık.
Bu boşluk dediğin tam da o fesleğenleri tatil öncesi sulamayı unuttuğumda, döndüğümde solmuş yapraklarını gördüğümdeki his değil mi? Hani bir hafta önce capcanlı, mis kokulu duruyorlardı pencerenin önünde. Şimdi bakıyorum, kurumuş toprağıyla, aşağı sarkmış dallarıyla bana kızgın bir halde. Benim yokluğum onlara nasıl ağır gelmiş, hemen anlıyorum.
Ben de tatilde farklı sulama saatlerine, farklı güneş ışıklarına alışmışım. Sabah beş buçukta uyanıp o serin havada güne merhaba demek, denize karşı kahve içmek gibi şeyler şimdi aklımda. İstanbul'a döndüğümde sabahın yedisinde trafik sesiyle uyanmak, karşı binanın duvarını görmek bambaşka bir şey. O ilk sabah balkonuma çıktığımda, fesleğenlerin de benim gibi bir adaptasyon süreci yaşadığını düşünüyorum.
Ne kadar sevsem de evimi, o ilk birkaç gün bir yabancılık çöküyor üzerime. Sanki eşyalarım da benimle birlikte tatile gitmiş gibi. Yatak odamdaki orkideye bakıyorum, yapraklarında hafif bir sararma var. Benim yokluğumda o da biraz ihmal edilmiş sanki. Bu boşluk, aslında evde bıraktığımız o bitkilerin, o eşyaların da bizimle birlikte bir şeyler yaşadığını hissettiğim anlarda daha da belirginleşiyor. Onların da bir ritmi var, benim gibi.
2017 yazında Ankara'da, Kızılay'daki o küçük kafede nişanlımla oturup evlilik bütçesini hesaplıyorduk, ayda 3000 TL kira için tartışıyorduk. Ama çocuk planlarını atlıyorduk, sanki para her şeyi çözecekmiş gibi. Çocuk sahibi olmak vs. para yönetmek, ikincisi günlük dert, birincisi geleceği tamamen değiştiriyor. O kafede fark ettim, biz parayı sayarken, hayallerimiz bambaşka yerlerdeydi.
Benim hikayem biraz farklı başladı, çünkü bizde bilgisayar hep vardı, babamın işinden dolayı. Ama oyun dünyasına gerçek anlamda adım attığım yıl 2005’ti. O zamanlar 12 yaşındaydım ve kuzenimle birlikte keşfettiğimiz bir oyun vardı: Metin2. Hatırlıyorum, akşam ezanı okunur okunmaz koşarak bilgisayarın başına geçer, annemin “yeter artık” serzenişlerine kulak asmazdım. Büyülü bir dünyanın kapıları açılıyordu sanki, kılıçlar, zırhlar, ejderhalar… Her şey gerçek gibiydi.
Okuldan döner dönmez ilk işim bilgisayarı açmak olurdu. Dersler ikinci plandaydı, notlarım düşmeye başlamıştı. Annemle babam endişeleniyordu ama ben dinlemiyordum. Kuzenimle saatlerce karakterlerimizi geliştirir, lonca savaşlarına katılır, pazar kurup oyun içi eşya satardık. Hatta bir keresinde, annem bilgisayarın fişini çekince, gözlerim dolmuştu ve gizlice geri takmıştım. Annem sonra fark edip “balkon_feslegen, sen ne yaptın?” diye kızmıştı. O günleri düşündükçe gülüyorum şimdi.
Emekli olunca balkonda fesleğen ekmeye başladım, 2021'de Ankara'da 2000 lira maaşla ilk fideyi aldım, marka olarak sıradan bir fidanlıktan. Her sabah sularken, geçen zamanı unutuyorum, sanki emekliliğin rutinini renklendiriyor. Türkiye şartlarında ekstra gelir şart ama ben hobiyle idare ediyorum, mesela fesleğen yapraklarını salataya katıp masrafı düşürüyorum. Geçen yaz hasadı 2 kiloya ulaştı, marketten alacağıma denk geliyor. Bu şekilde emeklilik daha katlanılır oluyor.
Geçen yaz, Ankara'da balkonumda fesleğenlerimi sularken, alt kattaki komşu amca seçimlerden bahsedip lafı bana getirdi, bir anda tartışma çıktı. Ben de savunmaya geçtim, sulama kovamı bir kenara bırakıp 10 dakika harcadım ama bitkilerim kuruma tehlikesi geçirdi. Artık mahallede bitki paylaşımı bile siyasi görüşe göre ayrılıyor, geçen hafta bir komşu domates fidesini vermedi çünkü farklı partiye oy verdiğimi sanıyor. Balkonda hobi yapmak bile gerginleşti, herkesin tarafı var.
Balkonda fesleğenlerimi sularken, geçen yaz Ankara'da oturduğum apartmanda erkek komşular gelip "bu kadar uğraşacağına, ev işlerine bak" diye laf atıyordu. Benim gibi 40'larında bir kadın olarak, hobi bahçeciliğini keyifli bir özgürlük alanı sanıyordum ama her seferinde sorgulanıyor. Pratik ipucu: Komşu gözetleyen balkonlara perde çek, en azından fesleğenlerin büyümesine odaklan. 2015'te taşındığımda bunu öğrenmiştim, şimdi her sabah öyle yapıyorum.
Balkonumdaki fesleğenler gibi, ilişkimde de her şeyi sulamaya çalışıyordum ama 2019'da Ankara'da tanıdığım o kişi, sürekli şüphelenirdi; mesaj gecikse bile kıyamet kopardı. Özgüvenim eridi, her buluşma yorgunluk getirirdi, sanki bitkilerimi kurutuyormuş gibi. Bir keresinde, bir haftasonu gezisini iptal ettirdi çünkü "nerede olduğumu" sorguladı, oysa ben sadece balkonda dinleniyordum. İlişkide bu tür kontrol, özgürlüğü öldürüyor, ben de fark edince kestim.
Türk kahvaltısının abartısı, sosyal medyada o serpme sofraları görünce sinirimi bozuyor, sanki her evde her sabah kütük ekmek, bal kavanozları ve çeşit çeşit zeytin var. Geçen yıl Ağustos'ta, Ankara'daki küçük balkonumda fesleğenlerimi suladıktan sonra kahvaltı ettim; masada sadece iki dilim peynir, bir domates ve demli bir çay duruyordu. O fotoğraflardaki gibi on tabaklık şölen yerine, çoğu günümüz bu basitlikle geçiyor, halbuki gerçekte orta sınıf için bu lüks sadece pazar günlerine saklanıyor. Türkiye'de kahvaltı deyince, herkesin her gün o kalabalık sofrayı kurduğunu sanıyorlar, oysa ben yıllardır bunu gözlemliyorum, sadece arada bir komşudan aldığım taze otlarla tatlandırıyorum.
Ayın son haftalarında balkonumdaki fesleğenlere sığınıyorum, zira geçen temmuzda bitkilerimden taze yapraklar toplayıp salataya kattım ve market harcamamı yarıya indirdim. Sadece beş yaprak fesleğenle domatesleri canlandırdım, üstüne evdeki peynir kırıntılarını ekleyip doyurucu bir yemek çıkardım. Balkonda birkaç saksı bitki beslemek, ay sonunda tasarruf sağlıyor; ben geçen yıl iki kez tohum ekerek, neredeyse ücretsiz ürün elde ettim. Bu yöntemle yürüyüş mesafesi de artıyor, hem sağlıklı hem ekonomik oluyor.
Partnerimin ailesini ilk ziyaretim 2017 yazında, Bodrum'daki evlerinde oldu, ben balkondan taşıdığım saksı fesleğenimi hediye ettim, markası yoktu, kendi ektiğim. Onlar da hemen mutfağa koştu, yemeğe kattılar, sanki gelenekleriymiş gibi. Türkiye'de aile buluşmalarında hep sorular yağar, ben o gün sadece denizden ve bitkilerden konuştuk, stres yoktu. Bir dahaki sefere ev yapımı bir şey götürün, ilişkiyi ısıtır, ben öyle denedim.
Geçen yıl, Ağustos 2022'de İstanbul'un Kadıköy semtinden metroya binip bitki alışverişi yaptım, yanıma iki fesleğen saksısı aldım. Kalabalık vagonlarda saksılar elime battı, bir tanesi yere düşüp toprağı döküldü. Toplu taşımada bitki taşırken, hafif bir file çanta yerine kalın kumaş torba kullanın, üstüne nemli bez sarın ki kökler kurumasın. Ankara seferlerinde de bunu denedim, farkı hemen anladım.
2023'te İstanbul'da kendi arabamla muayeneye gittim, saat 9'da sıraya girdim ama 1,5 saat dışarıda beklemek zorunda kaldım. Memur lastik derinliğini ölçtü, benimkiler 2 milimetre eksik çıkınca geri çevirdi. Ben o sırada balkondan getirdiğim eski saksıları bagajda unutmuştum, ağırlık farkı yarattı ama şanslıydım, sorun çıkarmadı. Muayeneden önce mutlaka lastik derinliğini ve far ayarını ölç, yoksa bir gününü boşa harcarsın, ben ikinci seferde ancak geçtim.
21
Bir de şu saksı değişimleri var. Her bahar geliyor, hepsini tek tek al, toprağını değiştir, köklerini kontrol et. Geçen hafta menekşelerin saksılarını değiştirdim. O kadar narinler ki, sanki her an kırılacaklarmış gibi. Eski toprağı atmak da ayrı dert. Nereye atsam, nasıl yapsam derken, yarım günüm gidiyor. Ama o yeni toprağın kokusu, taze, bereketli, bütün yorgunluğumu alıyor.
Eskiden her şey daha yavaştı sanki. Annem, evin işleri bitince oturur, çayını yudumlardı. Şimdi benim gibi insanlar, bir işi bitirince hemen diğerine koşuyor. Oysa evin işleri gerçekten bitmiyor. Birini bitirsen, diğeri başlıyor. Sanki evin kendisi, yaşayan bir varlık gibi, sürekli bir şeyler istiyor. Belki de bu yüzden bu kadar seviyorum evimi, balkonumu. Çünkü her bir iş, beni ona daha çok bağlıyor, geçmişle bir köprü kuruyor. Sanki anneannemin o eski evindeki o bitmeyen işler, şimdi benim balkonumda devam ediyor.
62
Balkon bahçeciliğini, sendroma karşı bir silah gibi görüyorum. 2018'de, pandemi başladığında, evde kaldığım günlerde, balkonuma ektiğim nane ve reyhan bitkileri, haftanın ilk gününü daha katlanılır yaptı. Bir keresinde, 10 metrekarelik balkonuma 5 farklı bitki sığdırmıştım; hepsi, markasız tohumlardan büyümüştü, ama bakım süreci, saatlerimi alırdı. Pazartesi sabahı, o bitkilere bakmak, zihnimi başka bir yere taşıyor, sanki çocukken annemin bahçesindeki gibi huzur veriyor. Geçen ay, bir fesleğen yaprağını koparıp çay yaptım, o tat, eski Ankara pazarlarını anımsattı. Bu rutini, yıllardır sürdürüyorum; mesela geçen sene, yaz başında, balkonumdan topladığım otlarla salata yapmıştım, işe gitmeden önce yedim, o lezzet bütün günü değiştirdi.
Şimdi, her pazartesi, balkonumda geçen dakikalar, sendromu silip atıyor. 2022'de, bir hobi grubuyla tanıştım, online bir forumda; oradaki paylaşımlar, benim gibi şehirli bahçecileri birleştiriyor. Mesela, geçen yaz, forumdan bir tarif aldım, fesleğen yapraklarını zeytinyağıyla karıştırıp kendi sosumu yaptım. O an, çocukluğumun balkon anıları canlanıyor, her detayıyla. Bu şekilde, pazartesi sendromuyla mücadele, benim için bir hobi olmaktan çıkıyor, hayatın parçası haline geliyor. Balkonum, her seferinde, o eski günlerin sıcaklığını getiriyor.
72
52
Ama gerçeklik, hayali sürekli erteletiyor. 2022'de, bir bankadan kredi teklifi aldım; aylık taksitler 5 bin lirayı buluyordu, oysa ben emekli maaşımla ancak 3 bin çıkarıyorum. Balkon hobimi genişletmek için hayal ettiğim o ev, hep bir adım ötede kalıyor. Her seferinde, fiyatlar artınca ben de balkonumda yeni bir bitki deniyorum; mesela geçen ay, bir paket reyhan tohumu aldım, 50 lira verdim. Bu döngü, insanı yoruyor; ev hayali, benim için artık sadece fesleğenlerin kokusuyla tatmin ediliyor.
93
53
Lise yıllarımda Metin2’nin yerini League of Legends aldı. Artık daha sosyal bir ortamdaydım, internet kafeler değil, evde arkadaşlarla discord üzerinden konuşarak oynuyorduk. Akşam 8’de başlayan oyun maratonları gece 2’ye kadar sürerdi. Sabah okula uykusuz gider, derslerde uyuklardım. Haftasonları ise bambaşkaydı; cuma akşamı başlayan maraton pazartesi sabahına kadar devam ederdi. Annem o zamanlar bana “o bilgisayar seni bitirecek” derdi, haklıymış.
Üniversiteye başladığımda bile bu bağımlılık devam etti. İlk yıl derslerim çok kötüydü, çoğu dersten kalmıştım. Bir gün, bahar aylarında, ders çalışmak için balkona çıkmıştım. Etraftaki çiçeklerin, bitkilerin yeşilliği, mis gibi toprak kokusu… O an anladım, ben bu sanal dünyanın içinde kaybolmuşum. Gerçek hayatı kaçırıyormuşum. O gün balkonda otururken, annemin yıllar önce saksılara diktiği fesleğen fidelerinin nasıl büyüdüğünü, çiçek açtığını izledim. Küçücük bir tohumdan nasıl kocaman bir bitki olduğunu görmek, bana ilham verdi.
O gün hayatımda bir şeyler değişmeye başladı. Yavaş yavaş oyun oynamayı azalttım. Boş zamanlarımda bitki yetiştirmeye, balkondaki çiçeklerle ilgilenmeye başladım. Yeni saksılar aldım, tohumlar ektim. O toprakla uğraşmak, bitkilerin büyümesini izlemek bana inanılmaz bir huzur verdi. Eskiden oyun oynarken hissettiğim o tatmini, şimdi kendi ellerimle yetiştirdiğim bir domates fidesinde buluyordum. Oyun hesaplarımı kapattım, bilgisayarımı sadece derslerim için kullanmaya başladım. Arada bir eski oyunları düşünsem de, artık o dünyanın cazibesi kalmamıştı. Balkonumdaki fesleğenler, domatesler, biberler benim yeni dünyam olmuştu. Bu benim oyun bağımlılığından kurtulma hikayem, bir bitkinin bana yol göstermesiyle oldu.