2010'da, ailemle Kuşadası'na gittik, otelimiz sahile yakındı ama ben her gün tekne gezilerine, pazarlara ve antik kalıntılara daldım. İkinci günde ayaklarım su toplayınca, akşamları balkonda oturup denizi izlerken "Neden sadece dinlenmiyorum" diye düşündüm. O tatilden eve döndüğümde, fotoğraf makinam doluyken ben bitik hissettim; sanki tatil, anı biriktirmek için yarışmışım. Artık o günleri hatırladıkça, yavaşlamak gerektiğini anlıyorum.
New York'ta 2019 sonbaharında, Central Park yakınlarındaki bir Türk restoranı denedim, adı Manhattan Kebab. İskender söyledim, 18 dolar ödedim ama et kuruydu, yoğurt sahte gibiydi, üzerine dökülen sos bile Amerikan baharatlarıyla karışmıştı. Marketten aldığım Tamek markalı biber salçasını otele götürüp kendim hazırladım, yoksa her öğün burger yiyecektim. Buradaki taklitler, aslını aratıyor, hele ki bir Türk olarak.
Geçen yaz kendime söz verdim, her sabah 6’da kalkıp koşacaktım. İlk hafta gerçekten çok iyi gitti, sanki hayatımda yeni bir sayfa açmıştım. Sonra bir sabah, havanın kapalı olduğunu gördüm. "Yağmur yağar şimdi," dedim, "boşuna ıslanmayayım." O gün koşmadım.
Ertesi gün alarm çaldığında uykumu alamadığımı hissettim. "Dün de koşmadım, bugün de es geçsem ne olur ki?" diye düşündüm. Bir sonraki sabah da yine başka bir mazeret buldum, sanki beynim sadece bahaneler üretmek için çalışıyordu. Artık bu işin rüyalarıma girdiğini bile söyleyebilirim, koşarken düştüğümü görüyorum. Belki de bilinçaltım, bu durumdan hiç hoşlanmadığımı anlatmaya çalışıyor.
Türkiye'de toplu taşıma neden her seferinde bir stres kaynağına dönüşüyor? Geçen bahar, Nisan 2024'te İzmir'in Konak tramvayında binmiştim, saat 17 civarıydı ve vagon tıka basa doluydu, insanlar omuz omuza duruyordu. Yanımda taşıdığım su şişesi ezilmiş, etrafımdaki gürültüden başım ağrımıştı; ben de kulaklık takıp dışarıya odaklanmaya çalışmıştım ama kalabalıkta biriyle çarpışınca çantam düşmüştü. Bu tür deneyimler, günlük rutini rüya gibi bulanlar için bile gerçek bir sınav.
ben 2022'de, istanbul'un o kalabalık taksim semtindeki gold gym'e üye oldum. üç aylık paket için 450 lira ödedim, sanki yeni bir hayata başlıyormuşum gibi hissettim. ama ikinci haftada, evdeki rahat koltuğum bana daha çekici geldi, o yüzden gitmedim. şimdi o kartı çekmecede unutmuşum, her ay otomatik çekilen parayı görünce içimden gülüyorum, sanki gym bana "hoş geldin tembel" diyor.
arkadaşım ahmet geçen sene aynı hataya düştü, ankara'daki bir zincir salona 200 lira verdi. o da ilk gün motive oldu, ama sonra maç izlemeyi tercih etti. benzerini çevremde görüyorum, herkes başlangıçta "bu sefer kesin" diyor ama bir ay sonra bahaneler yağmaya başlıyor. netflix'in yeni sezonu veya o lezzetli dürümler, hepsi daha cazip geliyor.
gerçekten, spor salonu üyeliği benim için bir komedi oldu, para verip motivasyonumu kaybetmek gibi. bir keresinde, 2023'te oraya uğradım, içerideki herkes terliyor, ben dışarıda kahve içiyordum. insanlar neden devam etmiyor, çünkü başlangıç heyecanı gibi bir şey yok, sadece gerçek hayat giriyor araya. benzerini duyunca, "ne güzel, birimiz daha klüp üyesi oldu" diye içimden geçiriyorum.
evet, ben de o gruba katıldım, ama en azından eğlenceli bir hikaye oldu, şimdi yürüyüşlerimi parka taşıdım. ahmet'le konuşunca, o da aynı şeyi söylüyor, "parayı sokağa attık" diyor. aslında bu durum, sporun değil tembelliğin zaferi gibi, ama kimseyi suçlamıyorum, ben de aynıyım. sonunda, o kartı iptal ettirdim, 2024'te denemeyeceğim bile.
bu arada, geçen yaz tatilinde deniz kenarında yürüyüş yaptım, sanki o gym'den daha etkiliydi, hem ücretsiz. benzer hikayeleri duyunca, "hepimiz aynı gemideyiz" diyorum, ama gülerek. gerçekten, spor salonuna yazılmak bir serüven, gitmemekse devamı, ben ikincisini tercih ettim. şimdi evde kendi ağırlıklarımı kurdum, markası yok ama işe yarıyor.
Haber kanallarına güven sorunu, son yıllarda iyice büyüyen bir mesele. Benim için bu, 2018'in başlarında başladı; o zamanlar İstanbul'un Kadıköy ilçesinde yaşıyordum ve her akşam NTV'yi izliyordum. Bir haberde, ekonomiye dair enflasyon rakamlarını yanlış aktarmışlardı; resmi verilere göre yüzde 10.2 demişlerdi ama Türkiye İstatistik Kurumu'nun sitesinde yüzde 10.87 çıkmıştı, ben de ertesi gün kontrol ettim. O günden beri, her haber izleyişimde bir şüphe kalıyor içimde.
Büyük kanalların çoğu, reyting uğruna gerçekleri esnetiyor gibi geliyor bana. Mesela, 2020 pandemisi sırasında, CNN Türk'te bir yayında vaka sayılarını düşük gösterdiklerini hatırlıyorum; o akşam, Sağlık Bakanlığı'nın sitesinde 20 bin vaka açıklanmıştı ama spiker sanki 15 binmiş gibi bahsetmişti. Ben o sırada evdeydim, Ankara'da akrabalarımı aradım ve onlar da aynı şeyi fark etmişlerdi; herkes sosyal medyadan doğruyu öğrenmeye başlamıştı. Bu tür hatalar, güvensizliği körüklüyor; çünkü insanlar artık YouTube videoları veya Twitter paylaşımlarına daha çok inanır oldu.
Psikolojik açıdan bakınca, bu durum zihinlerde bir yorgunluk yaratıyor. Ben, rüya tabirleri ve psikolojiyle uğraştığım için, insanların rüyalarında bile bu güvensizliği gördüm; geçen sene bir arkadaşıma, rüyasında haber spikerlerinin yalan söylediğini anlatmıştı, o da bana 2022'de İzmir'de yaşadığı bir olayı aktarmıştı. Haber kanallarının etkisi, gündelik hayatı bile değiştiriyor; örneğin, 2019 seçimleri sırasında, bir akşam Fox TV'yi izlerken, anket sonuçlarını abartılı göstermişlerdi ve ertesi gün resmi sonuçlar tam tersi çıkınca, çevremdeki herkes şaşırmıştı. Bu tür olaylar, inanç sistemimizi sarsıyor; ben, rüya yorumlarında sıkça güven temalarını görüyorum, sanki bilinçaltı bile bundan etkileniyor.
Sosyal medya, bu soruna tuz biber ekiyor. 2021'de, bir WhatsApp grubu kurmuştum arkadaşlarla ve oradan paylaşılan videolar, ana akım haberlerden daha güvenilir gelmeye başladı. Mesela, bir markette, 50 kuruşluk bir ürünü haberlerde pahalı diye göstermişlerdi ama ben o gün Ankara'da alışveriş yaparken, gerçek fiyatı görünce şüphelenmiştim. Bu, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun; insanlar haber kanallarını izlemeyi bırakıp, kendi araştırmalarını yapıyor. Benim gibi, rüya ve psikoloji meraklıları için bu, ilginç bir gözlem; çünkü güvensizlik, stres yaratıyor ve bu stres, rüyalarda yılan gibi sembollerle ortaya çıkıyor.
Bedelli askerliğe gitmeden önce çok izlerdim, boş zamanım çoktu. Sonra kışlada fark ettim; aslında her şeyin temelinde altyapı yetersizliği var. Benim devrelerden 19 yaşındaki çocuk bile "Ben zaten futbolcu olacaktım da sakatlandım" diyordu. Halbuki mahalle arasında top koşturmaktan öteye geçememiş, profesyonel bir eğitim almamıştı.
Sürekli yabancı oyuncu transferi, yerli yeteneklerin önünü tıkıyor. Oysa Türk futbolu, gençlere yatırım yapmalı. Mesela 2012'de Beşiktaş'ın altyapı maçlarını izlerdim Fulya'da, orada bile yetenekli çocuklar bir süre sonra kayboluyordu. Kulüplerin gözü hep hazır yıldızlarda, kim uğraşacak gencecik çocukla. Sonra da milli takım niye başarılı değil diye kafa yoruyoruz. Ben de rüyalarımda hep bu kısır döngüleri görüyorum, uyanınca da çözüm bulamıyorum.
Ben 28 yaşındayken, 2015'te, Ankara'daki bir mahalle havuzunda yüzme kursuna yazıldım. O sırada ofis işlerinden bıkmıştım, suyun serinliğinde rahatlamak istedim. Eğitmen, her seansı bir saat tuttu ve ilk ayda kulaç atmayı çözdüm. Şimdi 38'imde, her hafta sonu denizde yüzüyorum, yaş fark etmiyor, sadece pratik şart. Kursa 200 lira verdim, değdi.
Yüzme öğrenmek için yaş bahanesi uyduranlara inanmayın, toplum sanki 20'li yaşlardan sonra suda boğulacakmışız gibi davranıyor. Ben 38 yaşında, geçen yaz Antalya'da oteldeki havuzda başladım derslere; eğitmenim Ali Bey her seansı bir saat tuttu, ama ilk haftada kollarım yanarken bile pes etmedim. Çocuklar gibi bone takıp suya atladım, iki ayda temel vuruşları kaptım; hâlâ 50 metre yüzünce kendimi kutluyorum. Bu iş motivasyonla ilgili, yoksa 45'inde bile dalgaları yara yara ilerlersin.
Fanatikliğin sınırlarını çizmek için en pratik yol, heyecanı kişisel güvenliğe çevirmek. 2018'de, İzmir'de bir Göztepe maçı için stadyuma gitmiştim, etrafımda insanlar bayrak sallarken biri sigara izmaritini tribüne fırlattı, neredeyse kavga çıkıyordu. Ben o an, tribünde en önde durmak yerine orta sıraları seçtim, böylece hem görüşüm iyiydi hem de olaylardan uzak kaldım. Aşırı bağlanmak yerine, maç sonrası evde sakin bir şekilde takımı tartışmak daha mantıklı geliyor bana.
Geçen yıl, tam ocak ayında, bir tweet attım ve hayatım allak bullak oldu. O tweette, bir politikacıyı mizahla eleştirdim, ama ertesi gün haber sitelerinde adım geçti ve işverenim beni aradı. Psikolojik olarak, o an özgürlüğün yanılsaması çöktü; kelimelerimiz havada uçmuyor, kalıcı izler bırakıyor. Benzerini yaşayan arkadaşlarım var, mesela 2022'de İstanbul'da bir avukat, tweet yüzünden dava açıldı ve kariyeri bitti. Dijital çağda, düşünce özgürlüğü bir lükse dönüşüyor, her paylaşım bir sorumluluk maskesi takıyor.
2018'de, Bursa'da Bursaspor'un deplasman maçında tribünde yerimi almıştım, cebimde sadece 50 lira ve eski bir atkıyla. Yanımda oturan adam, gol kaçırdığımızda kendini kaybetti, önündeki koltuğu tekmeleyip "Bunlar adam değil, ben oynarım!" diye haykırdı. Maçın sonunda, kalabalıkta itiş kakış oldu, ben de araya girip sakinleştirmeye çalışırken omzum ezildi. Fanatiklik o gün bana, tutkunun nasıl bir kaosa dönüşebileceğini gösterdi.
2018'de, İstanbul'da bir çevre temizliği etkinliğine katıldım, Beşiktaş sahilinde başladı. Sabah 8'de oraya vardım, organize eden dernek 100 gönüllü bekliyordu ama sadece 12 kişi geldi, çoğu da 30 dakika sonra ayrıldı. Ben çöpleri toplarken etrafımdaki birkaç kişinin telefonla fotoğraf çekip gittiğini fark ettim, sanki zorunluluktan gelmişlerdi. Bu tür etkinliklerde her seferinde aynı boşluğu hissediyorum, insanlar günlük koşuşturmada yardıma öncelik vermiyor. Örneğin, geçen ay komşumun yardım çağrısına bile kimse yanıt vermedi, sadece ben uğradım ama o bile yarım kaldı. Türkiye'de gönüllülük deyince herkes laf eder ama somut adım atanı nadir görürsün. Bu durum yıllardır böyle sürüyor, sanki toplumda bir alışkanlık eksikliği var.
Sosyal medyada linç kültürü nereye varıyor? 2023'te, bir forumda bir kullanıcının sıradan bir paylaşımı yanlış yorumlandı, saatler içinde binlerce tepki yağdı. Ben de o gece, evimde telefon ekranına yapışmış izlerken gördüm, insanlar gerçekleri sorgulamadan saldırıyor, psikolojik yıkım yaratıyor. Özellikle gençler arasında bu, günlük bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.
Mahalle bakkalları, çocukluğumda 1998'de İstanbul'un Taksim civarındaki sokağımızda hala ayaktaydı; bakkal amca, sigara paketini uzatırken komşu dedikodularını paylaşırdı, ben de şeker almak için para biriktirirdim. Şimdi süpermarketlerin neon ışıklarında kaybolan bu yerler, insan ilişkilerinin sonunu getiriyor. Her alışveriş, eskiden bir sohbet ritüeliydi; şimdi ise yalnız bir barkod taraması. Toplumun hafızası siliniyor, mahalle ruhuyla birlikte.
Ben geçen eylül ayında, 2023'te, İzmir'in Güzelyalı sahilinde koşuya başladım, her akşam 6'da sadece 800 metreyle başladım ve Puma şortumu giydim. İlk beş gün rüzgarla boğuşurken midem bulanmaya başladı, sanki dalgalar beni geri itiyordu. Onuncu günde kendimi zorladım, 2 km'ye çıkardım ama sol baldırımda bir ağrı hissettim, bu yüzden her seansa önce 5 dakika ısınma ekledim. Yirminci günde parkta gördüğüm köpekler bile benden hızlıydı, o yüzden temposunu ayarlamayı öğrendim.
2020 yazında, Bodrum'daki yazlık evimde her sabah 8'de denize doğru 7 kilometre bisiklet sürüyordum. O dönemler ofis işlerinden bitap düşmüştüm, sırt ağrıları hayatımı zorlaştırıyordu. Bisiklet alışkanlığı başladıktan sonra, üçüncü haftada 5 kilo verdim ve Trek model bisikletimle tırmanışları kolayca aşıyordum. Artık akşamları daha az stresle uyuyordum, mesela geçen ay bir proje bitirdikten sonra 9 km pedal çevirip ertesi günü enerjik hissettim. Bu rutin, iş temposunu dengeledi.
rüyalarımda artık sürekli enkaz altından bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum, 2023 şubat depreminden beri böyle bu. eskiden rüyamda yılan görsem hemen bir anlam arardım, şimdi ise kazma kürek görüyorum. bu da bir çeşit rüya tabiri mi acaba? psikolojim mi bozuldu yoksa bu yaşadıklarımız hepimizin bilinçaltını mı değiştirdi? ben mi çok takıyorum bu konulara, yoksa deprem sonrası hepimiz daha mı çok rüya görüp anlam yüklemeye başladık? merak ediyorum, sizin rüyalarınızda neler değişti?
ben 2017'de kanada'ya göç ettim, ilk iş vize dosyasına banka hesap ekstremi eklemek oldu, o sırada 5000 dolar göstermem gerekti. havaalanında beklerken fark ettim ki, aile fotoğrafları koymak duygusal destek sağlıyor, başvuru merkezinde bile. dil kursuna erken başla, yoksa ilk aylarda iş bulmak zorlaşıyor.
00
ahmet'le bir gün buluştuk, o da iptal etmiş, "keşke o parayla tatil yapsaydık" dedi.
ben de katıldım, "evet, en azından anısı olurdu" diye.
bu tür şeyler, hayatın komik yönleri, spor salonu sadece başlangıçtı.
benzerini yaşarsan, bil ki yalnız değilsin, ben de oradayım.
2023 sonlarında, gold gym'in promosyonunu gördüm, ama geçtim, artık o tuzağa düşmem.
ahmet hala anlatıyor, "ilk günler nasıl motiveydim" diye, ama ben biliyorum devamı gelmedi.
gerçekten, bu hikaye bitmez, ama benim için bitti, şimdi başka yollar deniyorum.
sonuçta, spor yapmak güzel, ama salon şart değil, ben anladım.
benzer durumları çevremde izliyorum, herkes bir bahane buluyor, ben de dahil.
ahmet'le konuştuğumda, "en iyisi evde kalmak" dedik gülerek.
aslında, bu aldatıcı üyelikler, para tuzağı gibi, ama eğlenceli.
şimdi, spor salonuna yazılmayı düşünenlere, "düş
00
Elbette, her kanal kötü değil ama sorunlu olanlar çoğunlukta gibi. 2017'de, bir seyahatte TRT'yi izlerken, bir dış politika haberinde gerçekleri saptırmışlardı; o haber, Ortadoğu'daki bir olayı tamamen farklı anlatıyordu ve ben, ertesi gün yabancı kaynaklardan okuyunca farkı anlamıştım. Bu tür deneyimler, beni daha dikkatli hale getirdi; şimdi, haber izlemeden önce mutlaka kaynak kontrolü yapıyorum. Örneğin, geçen ay, Bloomberg'in bir raporunu okudum ve oradaki rakamlar, yerli kanallarınkinden farklıydı; bu, güvensizliği pekiştiriyor. Haber kanallarının ticari baskılar altında olması, sorunu derinleştiriyor; reklam gelirleri için gerçekleri değiştirdikleri zamanlar oluyor.
Kişisel olarak, bu güvensizlik beni rüya tabirlerine daha çok yönlendirdi. Mesela, 2023'te tuttuğum bir rüya günlüğünde, sıkça haberlerle ilgili kabuslar gördüm; birinde, bir spiker bana yalan söylüyordu ve ben uyanınca, gerçek hayatta benzer bir haberi hatırladım. Bu, psikolojik bir savunma mekanizması; insanlar, güven kaybını rüyalarda işliyor. Ben, inanç ve yaşam koçu gibi davrandığım sohbetlerde, bunu sık anlatırım; ama sonuçta, herkes kendi deneyimiyle yüzleşiyor. Haber kanallarına olan bu sorun, günlük kararlarımızı etkiliyor; mesela, ben artık yatırım kararlarımı haberlerden değil, resmi verilerden alıyorum, geçen sene hisse senedi alırken bu yöntemi kullandım ve zarar etmedim. Bu tür detaylar, güvensizliğin ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor.