Türkiye'de toplu taşıma deneyimleri aslında şehirden şehire çok değişiyor ama ortak nokta var: adaptasyon. Ben sağlık sektöründe çalıştığım için nöbetlerim saatleri dağınık, haftada üç gün sabah 6'da metroye biniyorum. Geri kalan günlerde akşam 5'te. İstanbul'da yaşayan biri olarak bu farkı çok iyi biliyorum.
Sabah erken saatlerde metroya bindiğinde insan yoğunluğu daha az ama hava sıkışık oluyor. Nisan başında, bir Pazartesi sabahı, Aksaray'dan Taksim'e gittim. Saat 6.15 gibiydi. Vagon boş değildi ama ayakta durmak mümkündü. Fakat havalandırma yetersizdi, pencereler kapalıydı, insanlar uyku halindeydi. Birinin omzuna kafa dayamış biri vardı. Benim için en zor kısım bu: sabah insanların ne kadar pasif olduğu, ne kadar az konuştuğu. Öğlen ve akşamda en azından insanlar uyanıktır, hareketlidir.
Akşam 5-6 arası ise başka bir hikaye. Aynı Taksim-Aksaray rotasında ama tersi yönde. Herkes işten çıkıyor, çanta taşıyor, koşturuyor. Nisan sonunda bir Cuma akşamı, insan kütlesi vagon kapısından içeri girerken ben dışarı çıkmaya çalıştım. Şirret bir dakika kaybetmiş olmaktan kızgın insanlar vardı. Bir kadın çantasını omzumda vurdu, belki bile fark etmedi. Toplu taşımada akşam saatlerinde hırslı olmak normalleşmiş, kimse kötü niyetli değil, sadece yorgun ve acelecidir.
Ankara'da yaşayan ablam geldi geçen ay, İstanbul metrosundan şikayetçi oldu. Ankara otobüslerinin daha huzurlu olduğunu söyledi. Ama ben biliyorum ki Ankara'da da kendi sorunları var: otobüsler daha az sık geliyor, yazın klima yetersiz. Her şehir kendi toplu taşıma cehennemini yaratmış.
Pratik konuşursak, ben ne yapıyorum? Sabah biniş için kulakluğu hazır tutuyorum, müzik açıyorum. Akşam biniş için çantamı göğüs hizasında tutuyorum, omuz çantası yapıyorum. Temmuzda ağır kokuya karşı maskeyi masaya koymuyorum, cebime koyuyorum, ihtiyaç olunca giyiyorum. El dezenfektanı değil, eve döner dönmez duş alıyorum. Toplu taşımada hijyen teori değil, pratiktir.