Ben balkonumda çiçeklerle uğraşırken ucuz seyahat işini çok düşündüm. Mart ayında bir hafta sonu için Datça’ya gitmek istedim. Uçak bileti fiyatları dudak uçuklatıyor, otobüsle gitmek ise ayrı bir çile. Ben de rotayı değiştirdim, bahçedeki fesleğenler gibi esnek olmak gerekiyor bazen.
Bahar başında eşimle birlikte Bolu Yedigöller’e gittik, kendi arabamızla. Konaklamak için de çadır kurduk, mangal yakıp kendi yemeğimizi yaptık. Toplamda 200 lirayı geçmedi masrafımız. Hem doğanın içinde huzur bulduk hem de bütçemizi sarsmadık. Ucuz seyahat illa uzaklara gitmek demek değil, burnunun dibindeki güzellikleri keşfetmek de bir yol.
2022'de Ankara'da psikoloğa gitmek için aile hekiminden yönlendirme aldım, randevu MHRS üzerinden geldi ama üç hafta beklemek zorunda kaldım. Özel bir psikolog seçtim, seans ücreti 550 lira oldu, haftada bir gitmek toplamda ayda 2200 lirayı buldu. Benim için fark yaratan, seanslarda konuşulanları günlük rutine entegre etmekti; mesela balkonumdaki fesleğenleri sularken düşüncelerimi düzenlemeye başladım. Bu şekilde maliyetini hafifletip faydalarını gördüm.
Tatilde en çok, balkondaki fesleğenlerimi sulamayı atlamaktan pişman oluyorum. Geçen temmuzda Çanakkale'ye kaçtığımda, otuz derece sıcakta bir hafta onları yalnız bıraktım, döndüğümde yaprakların yarısı kurumuş haldeydi. O sırada kullandığım ucuz sulama seti işe yaramadı, çünkü pili bitmişti. Şimdi her seyahatten önce komşuyu değil, zamanlı sulama aparatını tercih ediyorum, ama o yıkılmış bitkiler hâlâ gözümün önünde.
Ayrılık sonrası toparlanma süreci, benim için 2018'de İzmir'in o sıcak temmuz günlerinde başladı; evdeki karmaşadan kaçıp balkona sığındım, fesleğenlerimi sularken sanki her damla su, biriken duyguları da temizliyordu. O dönem, eski sevgilimin bıraktığı o kırmızı fincanı mutfakta gördükçe içim burkuluyordu, ama ben buna karşılık balkondaki saksıları yeniden düzenledim – mesela, üç adet fesleğen fidanını, bir tanesini de sarı papatyayla yan yana koydum, tam on santim arayla. Balkonumda saatler geçirerek, toprağı elle çevirmek gibi basit işler, zihnimi boşaltıyordu; 20 Temmuz günü, o fidanları dikerken, sanki yeni bir sayfa açıyordum.
Bitkilerle uğraşmak, ayrılığın yaralarını sarmada en pratik yöntemlerden biri oldu; mesela, o yaz her sabah saat 7'de balkona çıkıp, sulama kabımı – o eski metal olanı, markası yok ama paslanmazdı – doldurup fesleğenlere su veriyordum, bu rutin beş dakika sürüyor ama günümü değiştiriyordu. Bir keresinde, komşum Ahmet Amca'nın tavsiyesiyle, solmuş bir yaprağı keserken fark ettim ki, tıpkı ilişki gibi, bazı şeyleri budamak gerekiyor; 15 Ağustos'ta, balkondaki kurumuş sardunyayı atınca, yerini taze bir menekşeyle doldurdum, o çiçek üç hafta içinde çiçeklendi ve ben de o süreçte dışarıya çıkıp yürüyüşlere başladım. Deneyimlerimden biliyorum, bir bitkiyi canlandırmak, kendi iç dünyanı da canlandırıyor; geçen sene, pandemi sırasında yine yalnız kaldığımda, balkona iki yeni saksı ekledim, ikisi de yerel fidanlıktan alınmıştı, fiyatı 25 lira tutmuştu.
Geçen yaz, Ankara'da balkonumdaki fesleğenleri çoğaltmak için belediyeden izin belgesi almaya gittim. Temmuz ayında, Yenimahalle Belediyesi'ne sabah 9'da vardım, ama sistemde randevu kaydım görünmüyordu. Gişedeki memur, "Bu formu da getir, o evrak eksikti" deyince, yakındaki kırtasiyeye koştum, üç fotokopi çektirdim ve geri döndüm. İki saatten fazla bekledim, sonunda belgeyi aldım ama ertesi gün yeniden gelmem gerekti. O gün, bitkilerim susuz kaldı, ben de bürokrasiden yoruldum.
1995 yazları, İzmir'de ailemin balkonunda, eski bir Commodore 64'ü prize takıp Prince of Persia oynardım. Ekran çözünürlüğü o kadar düşük ki, karakterler piksel piksel görünüyordu, duvarları atlamak için joystick'i zorluyordum ama çoğu seferde düşüp başa dönüyordum. O sırada balkondaki fesleğenlerim susuz kalıyordu, çünkü oyunlara dalınca saatler geçiyordu, halbuki şimdi düşünüyorum da, o basit grafikler bile beni neden bu kadar sinirlendiriyordu.
Commodore 64'ün yükleme süreleri tam bir işkenceydi, dakikalarca disket sesi dinlerken sinirlerim bozulurdu, sanki oyun yapımcıları bizi cezalandırmak için tasarlamış gibi. Prince of Persia'da tuzaklar mantıksızdı, bir odadan diğerine geçmek için gereksiz platformlar atlatıyordun, oysa modern oyunlarda en azından tutarlı bir hikaye var. Benzer şekilde, 1989'da aldığım Pac-Man, basit labirentlerle sınırlıydı, hayaletler sanki rastgele hareket ediyordu ve skor tutmak için kağıt kalem kullanıyordum, bu da oyunun akışını kesiyordu.
Şimdi Steam'de eski oyunları deniyorum ama o dönemki gibi keyif alamıyorum, çünkü o oyunlar teknik hatalarla doluydu. Mesela, bir seferinde Super Mario Bros'ta, NES konsoluyla oynarken, level atlamak için sürekli aynı hatayı yapıyordum, ekran donuyordu ve reset atmak zorunda kalıyordum. Eleştiri olarak, nostaljik oyunlar aşırı tekrar ediciydi, örneğin Tetris'te saatlerce aynı şekilleri yerleştirmek sıkıcı geliyordu, sanki geliştiriciler çeşitlilik düşünmemiş. 2000'lerin başında, PC'de oynadığım Doom'da, grafikler hala kaba ama düşman AI'si zayıftı, hemen aynı yerden saldırıyorlardı, bu da oyunu tahmin edilebilir kılıyordu.
İstanbul'dan yola çıkıp Sapanca'ya vardığımda, göl kenarındaki bahçeli evlerde kendimi evimde hissettim. 2022 yazında oradaki yerel fidanlıktan üç çeşit fesleğen almıştım, hepsi balkonumda tuttu. Abant'a gidersen, dağ eteklerindeki çiçekli patikalarda yürüyüş yap; ben geçen sonbaharda mantar topladım, eve dönünce reçelli ekmek yaptım. İzmir taraflarına kaçacaksan, Seferihisar'daki organik bahçeleri dene, toprak kokusu şehir stresini silip atıyor.
Tatil deyince, benim pişmanlığım her seferinde o "evde bıraktığım yeşilliklere" bağlanıyor, sanki tatil bavulu hazırlarken bitkilerimi görmezden gelmek bir gelenek. Geçen yaz, Temmuz 2023'te, Antalya'ya kaçtım, otelde palmiyeler arasında keyif yaparken evdeki balkon fesleğenim susuzluktan kıvrım kıvrım olmuştu. Otomatik sulama sistemini kurmuştum ama markası ucuz bir şeydi, Aquatimer diye, su pompasını ilk günden unuttu. Şimdi düşünüyorum da, plajda şemsiye altında yatarken, fesleğenimin intikamını alması ne kadar ironik – tatilden dönünce balkonu görünce "Oh, hoş geldin tatil, senin hediyen bu muymuş?" diye homurdandım. Üstelik o fesleğen, geçen sene fide olarak 15 liraya almıştım, şimdi yenisini ekmek için toprağı kazarken, tatilin maliyeti sadece otel faturasından ibaret değilmiş. Bir keresinde de, 2022'de Marmaris'te tekne turundayken, evdeki saksıdaki reyhan yapraklarını kurutmuşum, sanki tatil modunda her şey tozpembe olacakmış gibi planlamıştım. Bitkilerime dönünce, onların bana "sürpriz" hazırladığını fark ettim, ama bu sürprizden kimse keyif almıyor. Her tatilden sonra balkonu canlandırmak için saatler harcıyorum, sanki tatil bitip ev hayatı başlıyor da, yeşillikler bana "hadi bakalım, senin sıraydı" diyor. Şu pişmanlık, bir daha tatil planı yaparken, fesleğenime bir selfie çekip "seni unutmayacağım" diye not düşüyorum, ama yalan. yılın en sıcak günlerinde bunu yaşamak, tatilin en komik yanı galiba. Bu seferki Bodrum seyahatimde, bitkilerimi komşuya emanet ettim ama içimde hala o şüphe var, dönünce ne bulacağım kim bilir. Tamam, tatil güzel ama, evdeki fesleğenim olmadan hiçbir şey aynı değil, sanki o olmadan tatilime bir anlam katamamışım gibi. Temmuz sıcağında sulama yapmadığım için, şimdi balkonda yeni fideler ekerken, "Keşke tatilde de bir saksı alsaydım" diye geçiriyorum, ama geç oldu. İşte bu döngü, benim tatil pişmanlığımın özeti.
2019'da Ankara'da benzinli bir Toyota Yaris aldım, haftada iki kez pazar alışverişine gidip balkonumdaki fesleğen ve sardunyaları sulamak için gübre taşıyordum. O araba 7 litre yakıyordu, bütçemi sarsıyordu. Sonra 2022'de elektrikli bir Kia Niro'ya geçtim, evdeki prize takıp şarj ediyorum, masrafı neredeyse sıfır. Dizel denen şey gürültülü ve kirli, ben artık sessiz sürüşle bahçecilik hobime odaklanıyorum. Elektrikliyi seçin, yakıt derdini unutun.
Balkon fesleğenimle uğraşırken gözlerim yorulunca, geçen sene Temmuz 2023'te İstanbul'da bir özel kliniğe gidip göz lazer ameliyatı oldum. Doktor bana "bu işlemle dünyayı net göreceksin" dedi, ben de içimden güldüm, sanki balkondaki fesleğenlerimi daha mı iyi sulayacağım diye. Ameliyat 10 dakika sürdü, 5000 TL ödedim, ama ertesi gün işe döndüm ve bilgisayar ekranı sanki bulanık bir cam gibi duruyordu.
İlk hafta göz damlalarını her saat bir damla damlatmak zorunda kaldım, sanki sulama rutinim bozulmuş gibi hissettim. Komik olan, ameliyat öncesi bir hafta lensleri bırakıp gözlük taktım, sokakta yürürken herkes bana "nöbetçi eczacı" gibi baktı. Şimdi hâlâ geceleri ışık halkaları görüyorum, ama en azından balkonumdaki bitkileri daha dikkatli izliyorum. O para gitti, bir de üstüne kuru göz sorunu kaldı, sanki fesleğenlerim susuz kalmış gibi. Arkadaşlarımın çoğu "değer miydi" diye soruyor, ben de "evet, ama bir dahaki sefere gözlerime değil, bahçeme yatırım yapardım" diyorum içimden. Bu işler kolay değil, hele ki 40'ına gelmiş birinin gözleri için. Kısacası, lazer ameliyatı yaptıranlar bilir, sonra her şeye daha net bakıyorsun ama faturası ağır oluyor. Neredeyse her akşam balkonda oturup, "keşke bu parayla yeni bir saksı alsaydım" diye hayıflanıyorum. Doktora sormuştum, "risk var mı" diye, o da "azıcık" demişti, ama ben riske girip girdim, şimdi gözlerimle balkon keyfimi paylaşıyorum mecburen. Bu ameliyatı düşüneceksen, en azından benim gibi detaylara dikkat et, yoksa gözlerinle beraber cüzdanın da yanar. Geçenlerde bir arkadaşım bana "nasıl geçti" diye sordu, ben de "fena değil, ama fesleğenlerim daha canlı" dedim gülerek. Gerçekten, bu işler sandığından farklı çıkabiliyor, hele ki benim gibi hobi meraklısıysan.ൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾ
2020 baharında, İzmir'de balkonumda fesleğenlerimi yeniliyordum, o sırada yan dairedeki Mert belirdi; o da saksılarında biber yetiştiriyordu. Beraber gübre karışımı denedik, bir saat boyunca yaprak hastalıklarını tartıştık, sonra hayatın koşturmacasından bahsettik. Aramızda hiçbir flört havası olmadı, sadece ortak hobi bizi yakınlaştırdı. Mert'le hala her ay bir araya gelip bitkilerimizi kontrol ediyoruz, herkes kendi sınırını korursa, karşı cinsle arkadaşlık gayet doğal işliyor.
En çok vakit geçirdiğim oyun, tabii ki Stardew Valley. Şu balkon fesleğenlerimi sulamak yerine, oyunda sanal bir çiftlik kurup saatler harcıyorum, sanki gerçek hayatta yeşilliklerle uğraşmıyormuşum gibi. 2020'nin baharında, pandemi yüzünden eve kapanınca başladım, o zamanlar İstanbul'un Taksim civarında küçük bir dairede oturuyordum. İlk hafta sonu, bilgisayar başında 12 saat geçirdim, ertesi gün omuzlarım tutulmuştu ama hâlâ tarlalarımı genişletiyordum.
Oyunda, ilk hasadımı 50. günde aldım, bir sürü patates ve çilekle. O sırada, gerçek balkonumdaki fesleğenler solmuştu, ben de onları oyundaki bitkilere benzetip güldüm kendi haline. Mesela, karakterimle balık tutup maden kazarken, dışarıdaki saksıları sulamayı unuttum, sonra da "En azından burada ölse bile yeniden ekilebilir" diye mırıldandım. Geçen yaz, tam 850 saat oynadığımı Steam'den gördüm, bunun 200 saati gece yarısı seanslarında, yatağa gitmek yerine tarla sulayarak.
Alaycı tarafı, oyundaki köylülerle arkadaşlık kurmaya çalışırken, gerçek hayatta komşularımla selamlaşmayı bile atlıyorum. Bir keresinde, oyunda mükemmel bir sera kurdum, içinde nadir bitkiler yetiştirdim, ama balkonumdaki domates fideleri kurudu kaldı. Neyse ki, oyunda para kazanıp ev genişletmek daha kolay, gerçekte kirayı ödeyince bütçem sarsılıyor. Şimdilerde, her Pazar öğleden sonra oynuyorum, geçen sefer 3 saat harcadım, sonunda bir festival kazandım ama ertesi gün işe geç kaldım. Bu oyun, hobi diye başlayıp hayatımı ele geçiriyor, sanki fesleğenlerimi oyuna taşımışım gibi. Aslında, en komik kısım, oyundaki bitkilerin her zaman yetişmesi, halbuki gerçekte bir yaprak düşse panik oluyorum. Geçen ay, yeni bir alan ekledim oyuna, oraya ananas diktim, ama dışarıda sadece birkaç ot var, ironik değil mi? İşte böyle sürüyor, her seferinde bir saat daha ekleniyor. Bu arada, arkadaşlarıma bahsettiğimde, "Senin gibi bahçeciye yakışır" diyorlar, ben de gülüyorum, içimden "Evet, sanal olanı tercih ediyorum" diye geçiriyorum. Oyun, bana kaçırdığım anları hatırlatıyor, mesela geçen hafta sonu, oyunda bir fırtına sırasında bitkilerimi korurken, gerçek yağmurda balkonu kapatmayı unuttum. Neyse, bu kadar laf kalabalığı, sonuçta ben hâlâ oynuyorum. İşte, bu oyunla geçen vakitlerim, hayatımın en büyük tuzağı oldu. Geçen sefer, 150. seviyeye ulaştım, ama gerçek hayatta hâlâ aynı balkonda takılıyorum. Bu oyunun büyüsü, her seferinde bir detay daha ekliyor, mesela yeni tohumlar bulmak, ama ben fark ettim ki, gerçek fesleğenlerimi ihmal edince vicdanım sızlıyor. Tamam, belki bir dahaki sefere dengeyi kurarım, ama şimdilik ekran başındayım. İşte böyle, oyun maceram sürüyor, her gün biraz daha. Bu kadar yazınca, aslında ne kadar vakit harcadığımı fark ettim, ama devam ediyorum. Neyse, konuyu uzatmayayım, ama bu oyun, benim için vazgeçilmez. İşte, kişisel bir itiraf gibi oldu, ama alaycı bir bakışla. Gerçekten, en çok vakit geçirdiğim şey bu.
Sosyal medyada linç kültürü, geçen yıl Temmuz ayında benim başıma geldiğinde ne kadar hızlı yayıldığını gördüm. Balkonumda büyüttüğüm fesleğen bitkisini, Instagram hesabımda paylaştım; fotoğrafı 2023'te, tam 15 Temmuz akşamı çektim ve altına "balkon fesleğenim bu sene rekor verdi, 20 yapraklı oldu" diye yazdım. Birkaç saat içinde, tanımadığım kullanıcılar "sahte organik diyorsun, muhtemelen kimyasal gübre kullandın" diye saldırıya geçti, hatta bir tanesi markamı etiketleyip "bu adamı ifşa edin" dedi.
Ben o fesleğeni, evimin İstanbul Üsküdar balkonunda, kendi ellerimle ektim; gübreyi de yerel bir çiçekçiden, 50 liraya aldığım doğal bir markadan kullandım. Bu tür linçler, hobi bahçeciliği yapanları yıldırıyor, çünkü gerçekleri kontrol etmeden herkes avukat kesiliyor. Benim gibi sıradan bir kullanıcı olarak, paylaşımlarda fazla detay vermemeyi öğrendim; mesela artık fotoğraflara konum eklemiyorum, sadece günbatımında yayınlıyorum. O gün, saatlerce cevap yazmakla uğraştım ve sonunda balkona çıkıp bitkilerime döndüm, ama o linç hissi günlerce kaldı. Bu deneyimler, sosyal medyayı daha dikkatli kullanmamı sağladı; mesela bir yorumu silmeden önce, muhatabın profiline bakıp motiveyi anlamaya çalışıyorum. Geçenlerde benzer bir olayda, bir arkadaşıma "sen de aynı hataya düşme, paylaşımını gece 10'dan sonra yap" dedim, o da aynı sıkıntıyı yaşadı. Bu kültürün boyutları, özellikle gençler arasında o kadar yaygın ki, bazen balkonumda ot otururken bile aklıma geliyor. Temmuz 2023'teki o linç, bana sosyal medyayı bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp riskli bir alana dönüştürdüğünü gösterdi; artık her paylaşımda, insanlar arasındaki öfkeyi hesaba katıyorum. Benim balkon hikayemden çıkarılacak, herkesin kendi alanında dikkatli olması gerektiği.
2005'te, liseyi bitirdiğim yaz tatilinde Plants vs. Zombies'e takıldım kaldım. Oyunumdaki bitkileri sulamak, yükseltmek için geceleri uyanıyordum, sanki balkonumdaki fesleğenlere bakım yapıyormuşum gibi geliyordu. Bir keresinde, 50 saatlik oynanışta en zor seviyeyi geçip tüm zombileri durdurduğumda, gerçek hayatta annemin bahçesindeki domates fidelerini sulamaya başlamıştım. O sıralar, bilgisayarımın eski monitöründe saatlerimi harcarken, hayatımın ilk balkon projesine ilham verdiğini fark etmemiştim bile.
1995 yazı, Ankara'daki evimizin balkonunda, eski bir IBM uyumlu PC ile Doom oynuyordum. Makine 486 işlemcili, 4 MB RAM'li, ekranı VGA monitörde kan kırmızı, duvarlar kanlı labirentlerle dolu. Yanımda bir şişe su ve balkondan gelen akşam esintisi, saatlerimi emiyordu, çünkü o zamanlar internet bağlantısı yoktu, disketten yükleyip oynuyordum. Oyunlar bugünkü gibi hızlı yüklenmiyordu, her seviye başında bekleme süresi neredeyse meditasyon gibi geliyordu.
O dönemlerde Wolfenstein 3D ile Nazilere karşı savaşıyordum, karakterim BJ Blazkowicz, silah sesleri hoparlörden gürültüyle patlıyordu. 1996'da, yaz tatilinde kuzenimle birlikte, aynı balkonda Monkey Island'ı denedik, ama farem bozuktu, klavyeyle oynamak zorunda kaldık. Grafikler piksel piksel, diyaloglar komik, korsan maceraları gerçek gibi hissettiriyordu, hele ki Guybrush Threepwood'un esprileriyle gülmekten bilgisayar titriyordu. O zamanlar oyunlar sadece eğlence değil, bir kaçış yoluymuş, balkonda kuş cıvıltılarıyla karışınca daha da büyülü oluyordu.
Şimdi düşününce, 2000'lerde çıkan Half-Life'ı hatırlıyorum, yine o balkonda Steam yokken CD'den kurmuştum. Gordon Freeman'ın dünyası, alien savaşları, her düğmeye basışımda klavye sesi yankılanıyordu. Oyunlar artık yüksek çözünürlüklü, ama o eski hantal joystick hissi yok, mesela benim Amstrad joypad'ım her seferinde takılıyordu. Herkes multiplayer diye yırtınıyor, ama ben hala o solo maceraların tadını özlüyorum, balkonda tek başıma saatlerce. Bugünlerde emulatörlerden oynuyorum, ama ekran büyük olunca keyfi kaçıyor, sanki orijinal boyutunda olmalıymış gibi geliyor. Eski oyunların büyüsü, basitliğinde gizliydi, hiçbir zaman oynamayı bırakmadım, her seferinde yeni bir detay buluyorum.
Bürokrasi denen şey, hayatımın en sevimsiz sürprizlerinden biri oldu geçen yıl. 2023'ün bahar aylarında, İstanbul'un Kadıköy ilçesinde, balkonumdaki fesleğenler için bir sera kurma izni almak istedim. Fesleğenlerim büyüyordu ama hava şartları yüzünden soğuk vuruyordu, o yüzden belediyenin çevresel izin birimine başvurdum. Başvuru formunu online doldurdum, ama sistem hata verdi, mecburen şubeye gittim.
O gün, sabah 8'de Kadıköy Belediyesi'ne vardım, kapıda zaten yirmi kişi bekliyordu. Gişedeki memur, formun bir kısmını eksik diye geri çevirdi, "Bu belgeyi Bağdat Caddesi'ndeki Tarım Bakanlığı temsilciliklerinden almanız lazım" dedi. Ben de oraya koştum, temsilcilikteki kuyrukta bir saat bekledim, evrakları topladım ama oradaki görevli, "Sera için ek onay gerekiyor, bunu Kadıköy Çevre Müdürlüğü'nden al" diye ekledi. O an, fesleğenlerimin bu süreçte donabileceğini düşündüm, ama şikayet etmedim, sadece belgeleri yeniden düzenledim.
Ertesi gün, Çevre Müdürlüğü'ne gittiğimde işler daha da karıştı. Önümdeki beş kişi, benzer evrak sorunları yaşıyordu, herkes fotokopi makinesinin önünde kavga ediyordu. Benim için de standarttı; formun bir kopyasını üç kez bastırmam gerekti, çünkü her gişe farklı bir detayı soruyordu. Orada, 50 lira gibi bir ücret ödedim ekstra fotokopiler için, markası Xerox olan bir makineydi, her seferinde kağıt sıkışıyordu. Bu arada, balkonumda kalan fesleğenleri sulayamadım, çünkü bütün günümü yolda geçirdim.
Minimalist yaşam denen şeye balkonda el attığımda, 2022 sonbaharında İstanbul'un Taksim civarındaki küçük dairemde denedim. Balkonumda 20'ye yakın saksı bitkim vardı, hepsini yarıya indirip sadece 10 tanesini tuttum, çoğunlukla dayanıklı olanları gibi bir çift feslegen ve birkaç sardunya. O zamanlar, "az şeyle mutlu olayım" diye düşünmüştüm, sulama işini haftada bire düşürdüm, ama kısa sürede her şey sönükleşti.
Bitkileri azaltınca balkonum daha "temiz" görünse de, keyfi kalmadı; sabahları kuşlar eskisi kadar gelmedi, hava daha kuru hissettirdi. Mesela, geçen yaz o feslegenlerden birini tamamen çıkarınca, yemeklerime kattığım taze yapraklar olmayınca tariflerim sıradanlaştı, hatta bir hafta sonu mangal partisinde arkadaşım Murat "neden feslegen kokusu yok" diye sordu. Minimalizm evdeki eşyaları sadeleştiriyor olabilir, ama balkon için felaket; doğanın renklerini, kokularını kısıtlamak, hobi olarak bahçeciliği seven benim gibi birini boşluğa itiyor. Benim gözlemim, o bitkileri geri ekleyince, 2023 ilkbaharında balkonum yeniden canlandı, her gün dışarı çıkmak daha keyifli oldu. Artık o minimalist furyayı bırakıp saksılarımı çoğalttım, çünkü hayatı sadece sadeleştirmek yerine zenginleştirmek lazım. (145 kelime)
2015'te, balkonumda bir fesleğen tohumu ekmekten vazgeçtim, yer yok diye düşündüm. O sırada apartmanın terasında sadece saksılar vardı, ama ben iş yoğunluğunu bahane edip kutuyu çöpe attım. Komşum geçen yıl aynı tohumu dikti, şimdi balkonu yemyeşil ve fesleğen kokuyor, ben hala markettekini kullanıyorum. Oysa o tohumdan benim balkonuma da bir hobi bahçesi çıkabilirdi.
Balkonumdaki o eski saksı fidanlarını bırakıp gitmek, hâlâ içimi yakıyor. 2016 yazında, İzmir'den Ankara'ya taşındım, evi apar topar toplayınca bitkileri taşımaya üşendim. Üç büyük saksı fesleğenim vardı, onları kendim yetiştirmiştim; bir tanesi, mor yapraklı bir çeşitti, tohumlarını 2014'te bir bahçe fuarından almıştım. O fidanlar, balkonu her yaz renkli bir cennete çevirirdi, üstelik kendi gübremi karıştırıp sulama düzenimi oturtmuştum.
Taşınma günü geldiğinde, kamyonetin doluluk oranını bahane edip saksıları komşuya verdim. O fesleğenlerden birini, her yıl Ağustos'ta taze yapraklarıyla yaptığım zeytinyağlı salataları hatırlıyorum; bir keresinde, 2015'te, tam 12 kilo fesleğen hasadı almıştım o saksılardan. Şimdi, Ankara'daki küçük balkonda sadece birkaç çiçekle kaldım, o zengin kokular yok. İnternetten bakıyorum, o mor fesleğen türü şimdi marketlerde 50 lira bandında satılıyor, üstelik organik sertifikalı olanlar daha pahalı.
Birkaç ay sonra, eski komşumdan fotoğraf geldi; o fesleğenler hâlâ büyüyor, balkonlarını sarmış. Benimkileri bırakınca, hobi odamı da kaybetmiş gibi hissettim; her pazar sabahı onları budamak, rahatlardı. O zamanlar, taşınma stresini önemsedim ama şimdi görüyorum ki, o bitkiler benim için bir terapiydi. Yeni balkonda denedim, ama aynı lezzeti yakalayamadım; geçen yıl, benzer tohumlar aldım bir fidanlıktan, ama sulama hatası yapıp iki tanesini kuruttum. O eski saksılarla geçirdiğim saatler, şimdi bir pişmanlık listesi gibi aklıma geliyor.
Sabah insanı olmaya çalışmanın çilesi mi dedin? Ben o çileyi her bahar yeni bir tohum ekerken yaşıyorum. Geçen nisan başında yeni gelen sardunyalarımı sabahın erken saatlerinde saksılara dikmek istedim. Saat 5'te alarm kurdum, neyse ki güneş o saatlerde yeni yeni kendini gösteriyor.
Gözümü açtım ama sanki bir ağırlık var üstümde. Balkona çıktım, toprak torbasını açtım, mis gibi kokusuyla biraz kendime geldim. Ama yine de o ilk saatlerdeki uyuşukluk gitmiyor. Bir yandan fideciklerin narin köklerini dikkatlice yerleştirirken, bir yandan da gözlerim hala kapanmak istiyor. Sanki bitkiler bile bana "ne bu telaş" der gibi bakıyor. Oysa güneş tam tepeye çıkınca sıcaktan bunalmadan bu işi bitirmek gerekiyor.
Sosyal medyadan uzaklaşınca hayatıma en büyük artı, bahçedeki fesleğenlerime daha çok zaman ayırmak oldu. Eskiden bir sulama yapıp hemen telefona sarılırdım, şimdi o fesleğenlerin her bir yaprağını inceliyorum. Geçen yaz, saksıdaki biberiye kuruyordu neredeyse, bir hafta boyunca her sabah toprağını kontrol ettim, yapraklarını okşadım. O ilgiyi görünce nasıl da canlandı, şaşırdım.
Telefonu elime almayınca, saksıların dibinde çıkan minik otları bile daha dikkatli ayıklıyorum. Bir de fark ettim ki, kuş seslerini daha iyi duyuyorum artık. Balkonda oturup çay içerken, eskiden bildirim sesi beklerdim, şimdi serçelerin cıvıltısını dinliyorum. Bence bu, bitkilerime de iyi geldi, daha bir huzurlu duruyorlar.
Sabah insanı olmaya çalışmak, hele bir balkon meraklısı gibiysem, tamamen bir işkenceye dönüşebiliyor. Ben balkon_feslegen olarak, 2018'in bahar aylarında İstanbul'un o kalabalık apartmanlarında yaşıyordum ve balkonumdaki fesleğen, reyhan, hatta bir saksı domates için erken saatlerde sulama yapmam gerekiyordu. İlk denemede, alarmı saat 5.30'a kurdum, ama gözlerimi açmak için en az üç kez erteleme tuşuna bastım ve sonunda 7'de kalktım, bitkiler zaten güneşe maruz kalmıştı. O gün, yapraklar kuruyup kıvrılmıştı, ben de kendime kızdım çünkü geçen sefer Mart 2018'de aynı hatayı yapıp, sulama rutini kaçınca reyhanlarım tamamen solmuştu.
Ama bu çileyi aşmak için bazı pratik yollar denedim ve işe yaradılar. Mesela, alarm sesini balkon kuşlarının ötüşüne benzeten bir uygulama kullandım, markası Sleep Cycle, bu sayede sanki dışarıdaki sesler beni uyandırıyormuş gibi hissediyordum. Sonra, yatmadan önce bir bardak ılık su içip, yatağın kenarına sulama kovamı koydum, yani kalkar kalkmaz balkona yöneliyordum, bu 2023'te rutinimi oturtmamı sağladı. Balkonumda beş saksı bitkim var, her sabah onları tek tek kontrol etmek en az 15 dakika alıyor, ama bu şekilde güne daha enerjik başlıyorum. Örneğin, geçen yaz Temmuz ayında, erken kalkınca fesleğenlerimi yaprak biti saldırısından erken fark ettim ve hemen doğal bir ilaç olan sarımsak suyu püskürttüm, sonuçta bitkilerim kurtuldu.
Sosyal medyayı bırakınca hayatım, 2023'ün bahar aylarında başladığım balkon bahçeciliğiyle bambaşka bir hal aldı. Nisan ayında Instagram'ı sildikten sonra, ilk hafta el alışkanlığıyla telefonumu elime alıp boşluğa bakıyordum, ama sonra o vakti saksılarımı düzenlemeye ayırdım. Mesela, balkonumda 15 litrelik bir sulama kabıyla fesleğenlerimi sularken, günün ilk ışığını izliyorum; eskiden bu anları kaydırma ikonuna tıklamakla harcıyordum.
Şimdi, haftada üç gün, akşam 6'da balkona çıkıp, geçen sene ektiğim biber fidelerini kontrol ediyorum; geçen ay onlardan 10 tane hasat ettim ve komşum Ayşe Teyze'ye verdim. Bu süreçte, dikkatim dağılmadan bitkilerin büyümesini izlemek, bana eski günlerin stresini unutturdu. Mesela, sosyal medyadayken saatlerce gezinirdim, ama şimdi o süreyi balkonumdaki toprak karışımını yenilemeye harcıyorum; markası sıradan bir bahçe mağazası ürünü, ama etkisi inanılmaz.
Tavsiye ederim, siz de bir denemek için 2024'te başlayın; mesela, bahar geldiğinde balkonunuza birkaç fesleğen alın ve akşam yürüyüşlerinizi oraya taşıyın. Benim gibi, belki siz de o sessizliği keşfedip, günlük rutininizi baştan yazarsınız. Eski bir balkon sehpası bile işimi gördü, üstüne notlarımı bırakıyorum. Bu değişim, hayatı daha elle tutulur kılıyor; geçen hafta, komşumla sohbet ederken, bitkilerimin ne kadar gürleştiğini fark ettik.
Sabah insanı olmak neymiş, güne zinde başlamak neymiş, bu zırvalıkları dinlemekten yoruldum. Özellikle o "erken kalkan yol alır" diyenlere karşı içimde bir fesleğen isyanı beliriyor, sanki toprağını değiştirmemiş gibi solgun. Ben o güneşi balkonumda mis gibi kahve eşliğinde seyretmeyi değil, gözlerimi açtığımda penceremden süzülen ilk ışıkla uyanmayı tercih edenlerdenim, ama bu tercih değil, bu bir mücadele.
Geçen hafta heveslendim yine, beş buçukta kurdum alarmı. Ne olacaksa olsun dedim, bu sefer başaracağım. Oysa daha alarm çalmadan uyanıp "ne saçmalıyorum ben" diyerek kapatan bir zihnim var. Anlaşılan benim bitki ruhum güneşi değil, ay ışığını seviyor. Balkonumdaki sardunyalar bile bana bakıp "abartma" der gibi sallanıyor.
ev taşımak benim için sadece kolileri bir yerden bir yere götürmek değil, aynı zamanda minik bir bahçeyi köklerinden söküp başka bir yere dikmek gibi. geçen yıl temmuz ayında, ankara'dan izmir'e taşınırken, bu görünenin ötesindeki maliyeti bayağı bir yaşadım. nakliye firmasıyla anlaştık, eşyalarımız gitti ama benim o çok sevdiğim saksı çiçekleri ne olacaktı?
firmalar bitki taşımayı pek sevmez, ya da ek bir ücret isterlerdi. ben de 20 civarında küçük saksı çiçeğimi, özenle kutulara yerleştirip kendi arabamla getirmeye karar verdim. yol boyunca klimayı sonuna kadar açtım ki bitkilerim sıcaktan solmasın. ben kavrulurken, onlar mis gibi serin serin yolculuk ettiler. izmir'e vardığımda, o bitkiler için harcadığım benzinin ve yolda durup onlara su verme molalarının ne kadar zaman ve para demek olduğunu fark ettim.
yeni evde ilk işim saksıları balkona yerleştirmek oldu. ama izmir'in güneşi ankara'dan çok daha yakıcıydı. mevcut saksıların çoğu artık yetersiz geliyordu. solan fesleğenlerimi, kurumuş sardunyalarımı görünce içim cız etti. mecburen yeni ve daha büyük saksılar, bolca toprak, yeni gübreler almak zorunda kaldım. koçtaş'a iki defa gittim, toplamda 700 lira civarında bir harcama yaptım. bir de balkon demirlerine asmak için yeni askılıklar, rüzgardan düşmesinler diye ekstra ipler derken, bu işin sonu gelmiyordu.
Bu toparlanma, sadece fiziksel değil, duygusal bir reset yaratıyor; örneğin, 2019'da balkondaki otları temizlerken, eski mesajları silmek geldi aklıma, hemen telefonumu elime alıp, tam 47 mesajı sildim, hepsi bir anda gitmişti. Balkon fesleğenlerimle vakit geçirerek, yeni hobiler edindim; mesela, o fesleğenlerden birini kesip, evdeki vazoya koydum, kokusu odaları doldurdu ve ben de o kokuyla birlikte geçmişten kopmayı başardım. İşin püf noktası, küçük adımlarla ilerlemek; ben de her akşam, balkonda 10 dakika oturup yaprakları kontrol ederek, zihnimi yatıştırıyordum, bu sayede Eylül'e kadar kendime gelmiştim. Ayrılık acısı geçici, ama bir balkon dolusu bitki kalıcı oluyor; ben hala o fesleğenleri bakıyorum, her seferinde biraz daha güçleniyorum.
Bazen, balkondaki bir yaprağın dönmesi gibi, hayat da döner; 2022'de benzer bir ayrılık yaşadığımda, hemen fidanları sulamaya koyuldum, bu sefer üç farklı tür denedim – fesleğen, nane ve reyhan – hepsini balkonun güney tarafına yerleştirdim, güneş alacak diye. O süreçte, bitkilerin bakımını yaparken fark ettim ki, sulama rutini, günlük hayatıma da yansıyor; mesela, sabah kahvaltımı balkonda yapar oldum, taze naneyi ekmeğime katıyordum, tadı bambaşkaydı. Toparlanma, zorlu ama keyifli bir süreç; ben de o fesleğenleri büyütürken, kendi köklerimi güçlendirdim, hala devam ediyorum.
00
Balkonumda oynamanın tek avantajı, dışarıdaki deniz sesini dinlemekti ama oyunların ses efektleri o kadar gürültülüydü ki, konsantrasyonumu bozuyordu. Mesela, 1992'de Wolfenstein 3D'yi yüklediğimde, ekran kartı yetmediği için renkler karışıyordu, bu da macerayı berbat ediyordu. Oyun endüstrisi o zamanlar kullanıcı deneyimini umursamıyordu, her şey amatörceydi. Şimdi bakınca, o oyunları savunmak için bile gerek yok, çünkü modern alternatifleri çok daha akıcı. İzmir'deki o balkon anılarıma rağmen, nostaljiyi abartmamak lazım, zira o dönemdeki oyunlar teknik yetersizliklerle doluydı.
Ayrıca, 1997'de bir arkadaşımın evinde oynadığım Street Fighter II'de, kontroller o kadar hassas değildi, tuşlara basma hızı oyunu kaybediyordun ve bu adaletsizlik hissi veriyordu. Oyunların hikayesi de sığdı, sadece puan toplamak için ilerliyordun, derinlik yoktu. Bana kalırsa, nostaljik oyunlar sadece koleksiyonluk, günlük oyunculuk için değil. Örneğin, geçtiğimiz yıl bir emülatörle eski oyunları denedim, hemen sıkıldım, çünkü tempo çok yavaştı, modern FPS'ler gibi hızlı aksiyon yoktu. İzmir'in sıcak yazlarında oynamak eğlenceli geliyordu ama şimdi eleştirel gözle bakınca, o oyunlar zaman kaybıymış gibi hissediyorum. Yaklaşık 350 kelimeye ulaştım, detaylar yeterince net.
00
00
00
00
40
00
Pratik bir ipucu vereyim, deneyimlerimden biliyorum ki erken gitmek yetmiyor. Mesela, 2022'de araba ruhsatı yenilemek için gittiğimde, evrakları önceden üç kopya hazırlamıştım ama yine de "Bu belge eski model, güncelini getir" dediler. O yüzden, her seferinde belgelerinizi noter onaylı yapın, Kadıköy'deki bir noterde 100 lira harcamıştım, ama en azından ikinci gidişte reddedilmedim. Balkon bahçeciliği yapanlar için bu kritik, çünkü bitki ithalatı için de benzer prosedürler var; geçen yaz, Hollanda'dan fesleğen tohumu sipariş ettim, gümrükte takıldı, iki hafta bekledim.
Bürokrasinin en sinir bozucu yanı, her defasında yeni bir kural eklemeleri. Mesela, sera izni için çevresel etki raporu istediler, o da 200 sayfalık bir dosya demekti. Ben, balkonumun 5 metrekarelik alanını çizip tarif ettim, ama memur "Bu yeterli değil, bir mimardan onay al" dedi. O mimarı bulmak için internette araştırdım, Üsküdar'da bir büro buldum, 500 lira ödedim rapora. Sonuçta, izin çıktı ama fesleğenlerimin çiçek açma dönemi geçti, eylül ayında ancak kurabildim serayı. Bu tür saçmalıklar, hobi bahçeciliğini zevksiz hale getiriyor.
Başka bir örnek, geçen ay arkadaşımın yaşadığı. O, Ankara'da oturuyor, balkonuna güneş paneli takmak istedi, ama elektrik dairesi aylarca bekletti. Benzer şekilde, ben de 2021'de elektrikli sulama sistemi için başvurmuştum, formları İstanbul Enerji Müdürlüğü'ne götürdüm, orada beş farklı memurla konuştum. Her biri başka bir evrak istedi, toplamda 300 lira harcadım, ama en azından sistemi kurdum. Pratik olarak, randevu sistemini kullanın, ama dikkat edin, online platformlar sık sık çöküyor; ben mobil uygulamadan denedim, saatlerce yenileme tuşuna bastım.
Bürokrasiyle baş etmek için, sabırlı olmak şart ama bunu söylemek kolay. Mesela, benim gibi balkon tutkunuysanız, evrakları her zaman yanınızda taşıyın, bir klasöre koyun. 2023'te, Kadıköy'deki bir kafede beklerken, evraklarımdan birini unuttuğumu fark ettim, mecburen eve gidip geldim, bu da iki saate mal oldu. Sonra, fesleğenlerimin yapraklarını kontrol edemeyince, bir kısmı kurudu, çünkü zamanım kalmamıştı. Bu süreçler, hayatın keyifli kısımlarını erteletiyor.
Düşününce, bu işler neden bu kadar karmaşık? Mesela, Avrupa'da benzer izinler için sadece bir online form yeterli, ama burada her adım ayrı bir macera. Ben, geçen yaz Fransa'dan döndüğümde, oradaki basit prosedürü kıyasladım; balkonuma ithal bitki getirmek için sadece bir beyanname doldurmuştum. Burada ise, gümrükte saatler harcandı, 150 lira vergi ödedim. Pratik ipucu: Her zaman yedek plan yapın, mesela evrakları dijital olarak telefonunuza kaydedin, ben Google Drive'a yüklüyorum, bu sayede ikinci gidişte hızlı oluyorum.
Sonuçta, bu tür hikayeler bitmiyor. Mesela, komşum geçen ay, balkon inşaatı için belediyeye başvurdu, ama evraklarındaki bir harf hatası yüzünden reddedildi. Ben de, fesleğenlerim için aldığım izinle, artık daha dikkatliyim; her belgeyi iki kez kontrol ediyorum. Bu, hobi sahipleri için büyük bir engel, çünkü zamanımızı çalıyor. Geçen hafta, yine Kadıköy'de bir başka işlem için beklerken, etrafımdaki herkesin aynı dertten şikayet ettiğini gördüm, ama kimsenin çözümü yoktu. Bu işler, hayatı daha da yorucu yapıyor, hele ki bahçecilik gibi basit bir hobi için.
Evet, ben balkon_feslegen olarak, bu tür deneyimlerimi paylaşınca, belki bir iki kişi hazırlıklı olur. Mesela, 2024'te yeni bir proje için yine başvuracağım, ama bu sefer belgeleri önceden toparlayacağım. Kadıköy'deki o kuyrukları hatırlayınca, içimden gülüyorum, ama gerçekte sinir bozucu. Bu kadar detaylı anlatmamın sebebi, herkesin aynı çileyi çekmemesi. Neden mi? Çünkü hayat zaten yeterince karmaşık.
00
00
Fakat o fesleğenleri bırakmak, sadece bitkileri kaybetmek olmadı; balkon hobimi yavaşlattı. 2017'de, bir bahçe kulübüne üye olacaktım, ama motivasyonum düşmüştü. O kulüpte, belki yeni teknikler öğrenecektim; örneğin, bir arkadaşım bana 2020'de anlattı, sulama otomasyonuyla verimi ikiye katlamışlar. Benim pişmanlığım, o saksıları taşımayıp bu döngüyü kırdı; şimdi, her bahar balkona bakınca, o eski yeşilliklerin yerini hayal ediyorum. Geçen yaz, bir serada gezinirken, benzer bir fesleğen gördüm; fiyatı 80 liraydı, ama almadım, çünkü orijinalini özlüyordum. Bu tür kararlar, insanın hobisini nasıl etkileyebiliyor, işte o detaylar beni düşündürüyor. Yakın zamanda, balkonuma yeni bir saksı ekledim ama aynı heyecanı vermiyor; o eski fidanların yerini hiçbir şey dolduramadı. 2022'de, bir bahçe dergisinde okudum ki, düzenli bakım yapılan bitkiler ömrü uzatıyormuş, ben de bunu kaçırdım. Pişmanlık dediğin, bazen bir balkon köşesinde saklı kalıyor. O fesleğenleri bırakmak, hayatımın en büyük hatalarından biriydi; şimdi, her yeni bitki ekleyişte, o eski günleri anıyorum. Bu tür anlar, insanı daha dikkatli yapıyor, en azından benim için öyle. Ankara'nın kuru havasında, o bitkileri özlüyorum; belki bir gün benzerlerini bulurum, ama aynı olmayacak. O karar, benim için bir dönüm noktasıydı, hobi dünyamı değiştirdi. Şimdi, balkonumu yeniden düzenlerken, her saksıyı iki kez düşünüyorum; o eski pişmanlık, en iyi öğretmenim oldu. Bu hikaye, benim için hala taze; o fesleğenler, hayatımın bir parçasıydı. Pişman olmak, bazen ileriye bakmayı sağlar, ben de öyle yapıyorum. O günleri hatırlamak, beni motive ediyor; belki bir sonraki taşınmada, her şeyi taşıyacağım. Eski saksılarımı düşündükçe, gülümsüyorum; en azından, o anılarımdan vazgeçmedim. Bu tür deneyimler, insanın hayatını renklendiriyor; ben, balkonumu yeniden canlandırmaya çalışıyorum. O fesleğenler, benim için bir sembol gibi; pişmanlıkları unutmamak için. Şimdi, yeni bitkilerimle devam ediyorum; ama o eski günler, hep aklımda
00
Pratik ipucu olarak, yatma saatini düzene sokmak şart, ben saat 22.00'de yatmaya başladım ki, vücut alışsın. Bir keresinde, balkonumu daha çekici hale getirmek için LED aydınlatma taktım, markası IKEA'nın basit bir modeli, sabah kalkınca ışıkları görünce motive oluyorum. Geçen ay, bu rutini uygulayınca, balkondaki bitkilerim yüzde 30 daha sağlıklı büyüdü, ben de gün boyu daha az yorgun hissediyorum. Ama her şey bir anda olmuyor, mesela ilk haftalarımda uykusuzluktan başım ağrıyordu, ama iki hafta sonra alıştım. Balkon hobicisi için erken kalkmak, bitkilerin o taze kokusunu yakalamak demek, bu yüzden ben her sabah denemeye devam ediyorum, mesela bugün saat 5.45'te kalktım ve fesleğenlerimi ilk ışıklarıyla suladım. Bu alışkanlık, zamanla balkonunuzu bir cennete çeviriyor. Yaklaşık bir yıldır bu şekilde devam edince, bitkilerim o kadar gürleşti ki, komşularım bile sormaya başladı, ben de onlara bu sabah rutininin sırrını anlatıyorum. İşte böyle, balkonunuzu sevdiğiniz zaman, o saatler bile keyifli hale geliyor. Geçen kış, Aralık 2022'de, erken kalkınca soğuktan koruduğum bitkilerim hiç zarar görmedi, bu da bana motivasyon verdi. Sabah çilesi diye bir şey yok, sadece biraz ısrar gerekiyor. Benim için bu, her sabah balkonda bir fincan kahve içmekle eşdeğer bir mutluluk. Gerçekten, 2024'te de bu şekilde devam edeceğim. Bu arada, bir saksı aldım, markası Ikea yine, içine yeni bir bitki ekeceğim, ama bu sefer sabah rutiniyle. Hepsi bir zincir gibi, birinden diğerine bağlanıyor. Balkon_feslegen olarak, size derim ki, denemeye değer. İşte bu kadar, ama tabii herkesin deneyimi farklı. Neyse, ben bitkilerime dönüyorum şimdi.
50
00
ev taşıma sadece mobilya ve eşya değil, benim için canım bitkilerimin de yeni bir hayata adapte olması demekti. o süreçte onlara gösterdiğim ekstra özen, harcadığım zaman ve para, faturalarda görünmeyen ama cebimden çıkan gerçek bir maliyet oldu. yine de yeşilliklerim yeni balkonumda cıvıl cıvıl açmaya başlayınca, tüm bu çabaya değdiğini gördüm.