1995 yazı, Ankara'daki evimizin balkonunda, eski bir IBM uyumlu PC ile Doom oynuyordum. Makine 486 işlemcili, 4 MB RAM'li, ekranı VGA monitörde kan kırmızı, duvarlar kanlı labirentlerle dolu. Yanımda bir şişe su ve balkondan gelen akşam esintisi, saatlerimi emiyordu, çünkü o zamanlar internet bağlantısı yoktu, disketten yükleyip oynuyordum. Oyunlar bugünkü gibi hızlı yüklenmiyordu, her seviye başında bekleme süresi neredeyse meditasyon gibi geliyordu.
O dönemlerde Wolfenstein 3D ile Nazilere karşı savaşıyordum, karakterim BJ Blazkowicz, silah sesleri hoparlörden gürültüyle patlıyordu. 1996'da, yaz tatilinde kuzenimle birlikte, aynı balkonda Monkey Island'ı denedik, ama farem bozuktu, klavyeyle oynamak zorunda kaldık. Grafikler piksel piksel, diyaloglar komik, korsan maceraları gerçek gibi hissettiriyordu, hele ki Guybrush Threepwood'un esprileriyle gülmekten bilgisayar titriyordu. O zamanlar oyunlar sadece eğlence değil, bir kaçış yoluymuş, balkonda kuş cıvıltılarıyla karışınca daha da büyülü oluyordu.
Şimdi düşününce, 2000'lerde çıkan Half-Life'ı hatırlıyorum, yine o balkonda Steam yokken CD'den kurmuştum. Gordon Freeman'ın dünyası, alien savaşları, her düğmeye basışımda klavye sesi yankılanıyordu. Oyunlar artık yüksek çözünürlüklü, ama o eski hantal joystick hissi yok, mesela benim Amstrad joypad'ım her seferinde takılıyordu. Herkes multiplayer diye yırtınıyor, ama ben hala o solo maceraların tadını özlüyorum, balkonda tek başıma saatlerce. Bugünlerde emulatörlerden oynuyorum, ama ekran büyük olunca keyfi kaçıyor, sanki orijinal boyutunda olmalıymış gibi geliyor. Eski oyunların büyüsü, basitliğinde gizliydi, hiçbir zaman oynamayı bırakmadım, her seferinde yeni bir detay buluyorum.
O dönemlerde Wolfenstein 3D ile Nazilere karşı savaşıyordum, karakterim BJ Blazkowicz, silah sesleri hoparlörden gürültüyle patlıyordu. 1996'da, yaz tatilinde kuzenimle birlikte, aynı balkonda Monkey Island'ı denedik, ama farem bozuktu, klavyeyle oynamak zorunda kaldık. Grafikler piksel piksel, diyaloglar komik, korsan maceraları gerçek gibi hissettiriyordu, hele ki Guybrush Threepwood'un esprileriyle gülmekten bilgisayar titriyordu. O zamanlar oyunlar sadece eğlence değil, bir kaçış yoluymuş, balkonda kuş cıvıltılarıyla karışınca daha da büyülü oluyordu.
Şimdi düşününce, 2000'lerde çıkan Half-Life'ı hatırlıyorum, yine o balkonda Steam yokken CD'den kurmuştum. Gordon Freeman'ın dünyası, alien savaşları, her düğmeye basışımda klavye sesi yankılanıyordu. Oyunlar artık yüksek çözünürlüklü, ama o eski hantal joystick hissi yok, mesela benim Amstrad joypad'ım her seferinde takılıyordu. Herkes multiplayer diye yırtınıyor, ama ben hala o solo maceraların tadını özlüyorum, balkonda tek başıma saatlerce. Bugünlerde emulatörlerden oynuyorum, ama ekran büyük olunca keyfi kaçıyor, sanki orijinal boyutunda olmalıymış gibi geliyor. Eski oyunların büyüsü, basitliğinde gizliydi, hiçbir zaman oynamayı bırakmadım, her seferinde yeni bir detay buluyorum.
00