Balkonumda yetiştirdiğim bitkilerle Türk yemeklerini renklendiriyorum, mesela geçen yaz temmuzda, İstanbul'un sıcağında balkondan kopardığım taze fesleğeni zeytinyağlı dolmaya kattım, lezzeti katlandı. Birincisi zeytinyağlılar olur, hele kendi yapraklarımı kullanırsan. İkincisi cacık, balkon nanesiyle yapınca krema gibi oluyor, bir kaseyi tek oturuşta bitiriyorum. Üçüncüsü salata, temmuz hasadı domateslerle, üstüne zeytinyağı dökünce mangal keyfi veriyor. Ama dördüncüsü balkon biberli mercimek çorbası, her seferinde en az iki porsiyon pişiriyorum, soğuk günlerde ilaç gibi.
diyet yaparken en çok özlenen yiyecekler, benim için hep hamur işleri olmuştur. özellikle kış aylarında, pazar sabahı fırından yeni çıkmış sıcacık bir poğaça kokusu burnuma geldiğinde, tüm iradem buharlaşıveriyor. hatırlıyorum da, geçen sene baharda limon fidelerimi dikerken, diyetimin üçüncü haftasındaydım. komşumuz nalan teyze, pencereden yeni pişirdiği böreklerin kokusunu göndermişti; o an balkondaki fesleğenler bile gözüme daha az yeşil görünmüştü.
bazen de tatlı krizleri bastırır. özellikle bahçede domates fidelerime su verirken, o toprağın ve bitkilerin kokusu arasında, bir dilim çikolatalı pasta hayaliyle boğuşurum. geçen yaz ektiğim çilekler bile o kadar tatlı gelmezdi gözüme. diyet bittikten sonra ilk işim, o hayalini kurduğum pastayı bulmak olurdu hep.
En iyi Türk yemekleri sıralaması yapmak, herkesin annesinin tarifini sorgulamak gibi bir saçmalık. Ben geçen yaz, İzmir'de bir sahil balıkçısında yediğim lüferi hâlâ hatırlıyorum; yanında taze roka ve zeytinyağıyla efsaneydi, ama ertesi gün midem isyan etti. Mantı desen, herkesinki aynı olmuyor; benimkini evde 500 gram hamurla yaparım, o da standart dışı lezzet veriyor. Bu listeler yüzünden gerçek tatlar göz ardı ediliyor, sanki hepsi fabrikasyonmuş gibi.
Benim en iyi Türk yemekleri sıralaması, balkonumda saksıda büyüttüğüm fesleğen ve reyhan otlarını yemeklere katınca bambaşka oluyor; ilk sıraya 2023 yazında, Bodrum'da bir sahil balıkçısında yediğim ızgara lüfer koyuyorum, o taze otlarla marine edilmiş hali İstanbul lokantalarındakinden daha aromatikti. İkincisi, geçen kış Ankara'da evde pişirdiğim nohutlu pilav; tam bir kilo nohut kullandım, annemin tarifinde pirinç miktarı fazla gelince kıvamı ağırlaştı, o yüzden Adana'daki mercimek çorbasını üçüncü sıraya alıyorum çünkü onda limonun ekşiliği her lokmada canlandırıyor. Bu sıralama her seferinde balkon keyfimle değişiyor.
Yabancı dil öğrenmek benim için hep bir muamma oldu, sanki balkonumdaki fesleğeni doğru sulamak gibi. Tamamen içgüdüsel mi olmalı, yoksa belli bir programla mı ilerlemeli? Ben şimdiye kadar hep "bırak kendi haline" modunda ilerledim, ama sanki bu iş bitkilere gösterdiğim özenin çok ötesinde.
Geçen yaz, komşunun Almanca konuşan torunuyla tanıştım, 6 yaşında falan. Oyun oynarken, fark ettim ki o çocuk hiçbir gramer kuralı düşünmeden çatır çatır konuşuyor. Benim 30 yıldır bir türlü kıramadığım bariyeri o çocuk nasıl aşıyor? Ben yıllarca ders kitapları, ezberler derken kendimi yormuşum. Acaba tamamen doğal bir süreç mi bu, yoksa benim gibi bahçe işlerine düşkün birinin bile uygulayabileceği gizli bir formül var mı? Merak ediyorum, sizin saksıda hangi dil daha güzel açıyor?
2017'de ilk yurt dışı maceram Londra'ya düştü, bitki pazarı diye diye kendimi turist kalabalığında buldum. Heathrow'dan metroya binmek için 15 pound harcadım, ama haritalar anlaşılmazdı, bir durakta kayboldum. Otelde balkon diye ayırdığım odada sadece bir pencere vardı, dışarıya saksı bile koyamadım. Trafik gürültüsü yüzünden uyuyamadım, ertesi gün bitki fuarına giderken yağmurda ıslanmış broşürlerim dağıldı, kimse yardımcı olmadı. Şehir pahalıydı, bir fincan çay 5 sterlin, ama tadı evdekine benzemiyordu. Sonra fark ettim, yurt dışı seyahatleri hep böyle mi abartılıyor, her şey göründüğü gibi değil.
Ben yabancı dil öğrenmeyi hep balkon hobimle bağladım, çünkü bitkilerle uğraşırken zihin açılıyor ve kelimeler daha kolay yapışıyor. 2016'da, evimin Kadıköy'deki balkonunda İspanyol menşeli bir zeytin ağacı saksısı aldım – markası El Arco'ydu, etiketler tamamen İspanyolca'ydı. Her sabah sularken, "riego" kelimesini yüksek sesle tekrar ettim, sonra YouTube'dan Madrid sokaklarını gösteren videolar izledim, gerçek konuşmaları taklit etmeye çalıştım. Bu yöntem, gramer kitaplarından çok daha etkiliydi.
Uygulamalarla kıyaslayınca, mesela 2020'de Babbel'e abone oldum, üç ay harcadım ama sadece kuralları ezberledim, pratik yapamadım. Oysa sokakta denerken, 2019'da bir yaz tatilinde Barselona'da kaldım, pazar tezgahlarında satıcıya "cuánto cuesta esto" diye sordum ve yanlış telaffuz edince güldüler, ama ertesi gün düzelttim. İşte bu etkileşim, kelimeleri kalıcı kılıyor – geçen yıl evde, balkonumdaki Fransız lavantaları için online bir forumda Fransızca yorum yaptım, bir kullanıcı "merci" diye cevap verdi, motive oldum.
İnsanlar kurslara para harcar, ama ben görüyorum ki sürekli maruz kalmak fark yaratıyor. Mesela, İngilizce için 2018'de Netflix'te "The Office" dizisini orijinal dilde izledim, her bölümde not aldım, balkonda dinlenirken kelimeleri yüksek sesle söyledim. Almanca'da ise, 2022'de Berlin'den sipariş ettiğim bitki tohumlarının paketlerini çevirerek başladım, sonra yerel gruplara katıldım. Bu şekilde, dil sadece araç olmuyor, hayatın parçası haline geliyor – bitki bakımı gibi. Herkes farklı dener, ama benim için bu yol, balkon keyfini ikiye katladı. Benim hikayem bu kadar, sen ne düşünüyorsun?
2022 yazında, balkondaki fesleğenlerimi aşırı sulayınca kökleri çürüdü, ben de bu yüzden strese girdim. O sırada İstanbul'da bir psikologa gitmeye karar verdim, ilk seans 500 lira tuttu, haftada bir devam ettim. Toplam üç ay sürdü, 6000 lira harcadım ama zihnimi düzenlemek bitkilerime bakmak kadar rahatlatıcı oldu. Şimdi her seansa giderken, balkonumdaki saksıları kontrol eder gibi hissediyorum.
Ben yabancı dil öğrenmenin en etkili yolunu ararken, hep geleneksel yöntemlerin saçmalığına takılıyorum. 2014'te Fransızca kursuna yazıldım, Paris'te bir okulda, haftada üç saat gramer dersi; ama o sınıfta, koltuklara oturup fiil çekimlerini tekrar etmekten başka bir şey yapmadık, sanki balkonumdaki fesleğenin yapraklarını sayıyormuşum gibi verimsizdi. Sonra, kendi başıma YouTube'da eski Fransız filmleri izlemeye başladım, mesela 1950'lerden bir Truffaut filmi her akşam; kelimeler kendiliğinden oturdu, sokakta duyduklarımı anlamaya başladım.
Ama eleştiri yapayım, bu işin en büyük sorunu o pahalı uygulamalar ve kitaplar; mesela Duolingo'yu denedim 2020'de, her gün bildirimler yağdırıyor ama gerçek konuşma pratiği sıfır, sanki tohum ekmek ama sulamamak gibi. Benim gibi balkon hobisi olanlar bilir, bitkiyi sadece kitap okuyarak büyütemezsin; dil de öyle, 2022'de bir İspanyol komşumla sohbet ederken, mutfakta tarif paylaşırken öğrendim en çok. O konuşmalar, gramer kitaplarından daha etkiliydi, kelimeler zihnimde kök saldı. İnsanlar hala o kurslara para döküyor, halbuki sokak ve ekran, asıl öğretmen. Benim deneyimimden çıkarılacak şey, pratik olmadan hiçbir şeyin işe yaramadığı.
Ben balkonumda çiçeklerle uğraşırken ucuz seyahat işini çok düşündüm. Mart ayında bir hafta sonu için Datça’ya gitmek istedim. Uçak bileti fiyatları dudak uçuklatıyor, otobüsle gitmek ise ayrı bir çile. Ben de rotayı değiştirdim, bahçedeki fesleğenler gibi esnek olmak gerekiyor bazen.
Bahar başında eşimle birlikte Bolu Yedigöller’e gittik, kendi arabamızla. Konaklamak için de çadır kurduk, mangal yakıp kendi yemeğimizi yaptık. Toplamda 200 lirayı geçmedi masrafımız. Hem doğanın içinde huzur bulduk hem de bütçemizi sarsmadık. Ucuz seyahat illa uzaklara gitmek demek değil, burnunun dibindeki güzellikleri keşfetmek de bir yol.
2022'de Ankara'da psikoloğa gitmek için aile hekiminden yönlendirme aldım, randevu MHRS üzerinden geldi ama üç hafta beklemek zorunda kaldım. Özel bir psikolog seçtim, seans ücreti 550 lira oldu, haftada bir gitmek toplamda ayda 2200 lirayı buldu. Benim için fark yaratan, seanslarda konuşulanları günlük rutine entegre etmekti; mesela balkonumdaki fesleğenleri sularken düşüncelerimi düzenlemeye başladım. Bu şekilde maliyetini hafifletip faydalarını gördüm.
Tatilde en çok, balkondaki fesleğenlerimi sulamayı atlamaktan pişman oluyorum. Geçen temmuzda Çanakkale'ye kaçtığımda, otuz derece sıcakta bir hafta onları yalnız bıraktım, döndüğümde yaprakların yarısı kurumuş haldeydi. O sırada kullandığım ucuz sulama seti işe yaramadı, çünkü pili bitmişti. Şimdi her seyahatten önce komşuyu değil, zamanlı sulama aparatını tercih ediyorum, ama o yıkılmış bitkiler hâlâ gözümün önünde.
Ayrılık sonrası toparlanma süreci, benim için 2018'de İzmir'in o sıcak temmuz günlerinde başladı; evdeki karmaşadan kaçıp balkona sığındım, fesleğenlerimi sularken sanki her damla su, biriken duyguları da temizliyordu. O dönem, eski sevgilimin bıraktığı o kırmızı fincanı mutfakta gördükçe içim burkuluyordu, ama ben buna karşılık balkondaki saksıları yeniden düzenledim – mesela, üç adet fesleğen fidanını, bir tanesini de sarı papatyayla yan yana koydum, tam on santim arayla. Balkonumda saatler geçirerek, toprağı elle çevirmek gibi basit işler, zihnimi boşaltıyordu; 20 Temmuz günü, o fidanları dikerken, sanki yeni bir sayfa açıyordum.
Bitkilerle uğraşmak, ayrılığın yaralarını sarmada en pratik yöntemlerden biri oldu; mesela, o yaz her sabah saat 7'de balkona çıkıp, sulama kabımı – o eski metal olanı, markası yok ama paslanmazdı – doldurup fesleğenlere su veriyordum, bu rutin beş dakika sürüyor ama günümü değiştiriyordu. Bir keresinde, komşum Ahmet Amca'nın tavsiyesiyle, solmuş bir yaprağı keserken fark ettim ki, tıpkı ilişki gibi, bazı şeyleri budamak gerekiyor; 15 Ağustos'ta, balkondaki kurumuş sardunyayı atınca, yerini taze bir menekşeyle doldurdum, o çiçek üç hafta içinde çiçeklendi ve ben de o süreçte dışarıya çıkıp yürüyüşlere başladım. Deneyimlerimden biliyorum, bir bitkiyi canlandırmak, kendi iç dünyanı da canlandırıyor; geçen sene, pandemi sırasında yine yalnız kaldığımda, balkona iki yeni saksı ekledim, ikisi de yerel fidanlıktan alınmıştı, fiyatı 25 lira tutmuştu.
Geçen yaz, Ankara'da balkonumdaki fesleğenleri çoğaltmak için belediyeden izin belgesi almaya gittim. Temmuz ayında, Yenimahalle Belediyesi'ne sabah 9'da vardım, ama sistemde randevu kaydım görünmüyordu. Gişedeki memur, "Bu formu da getir, o evrak eksikti" deyince, yakındaki kırtasiyeye koştum, üç fotokopi çektirdim ve geri döndüm. İki saatten fazla bekledim, sonunda belgeyi aldım ama ertesi gün yeniden gelmem gerekti. O gün, bitkilerim susuz kaldı, ben de bürokrasiden yoruldum.
1995 yazları, İzmir'de ailemin balkonunda, eski bir Commodore 64'ü prize takıp Prince of Persia oynardım. Ekran çözünürlüğü o kadar düşük ki, karakterler piksel piksel görünüyordu, duvarları atlamak için joystick'i zorluyordum ama çoğu seferde düşüp başa dönüyordum. O sırada balkondaki fesleğenlerim susuz kalıyordu, çünkü oyunlara dalınca saatler geçiyordu, halbuki şimdi düşünüyorum da, o basit grafikler bile beni neden bu kadar sinirlendiriyordu.
Commodore 64'ün yükleme süreleri tam bir işkenceydi, dakikalarca disket sesi dinlerken sinirlerim bozulurdu, sanki oyun yapımcıları bizi cezalandırmak için tasarlamış gibi. Prince of Persia'da tuzaklar mantıksızdı, bir odadan diğerine geçmek için gereksiz platformlar atlatıyordun, oysa modern oyunlarda en azından tutarlı bir hikaye var. Benzer şekilde, 1989'da aldığım Pac-Man, basit labirentlerle sınırlıydı, hayaletler sanki rastgele hareket ediyordu ve skor tutmak için kağıt kalem kullanıyordum, bu da oyunun akışını kesiyordu.
Şimdi Steam'de eski oyunları deniyorum ama o dönemki gibi keyif alamıyorum, çünkü o oyunlar teknik hatalarla doluydu. Mesela, bir seferinde Super Mario Bros'ta, NES konsoluyla oynarken, level atlamak için sürekli aynı hatayı yapıyordum, ekran donuyordu ve reset atmak zorunda kalıyordum. Eleştiri olarak, nostaljik oyunlar aşırı tekrar ediciydi, örneğin Tetris'te saatlerce aynı şekilleri yerleştirmek sıkıcı geliyordu, sanki geliştiriciler çeşitlilik düşünmemiş. 2000'lerin başında, PC'de oynadığım Doom'da, grafikler hala kaba ama düşman AI'si zayıftı, hemen aynı yerden saldırıyorlardı, bu da oyunu tahmin edilebilir kılıyordu.
İstanbul'dan yola çıkıp Sapanca'ya vardığımda, göl kenarındaki bahçeli evlerde kendimi evimde hissettim. 2022 yazında oradaki yerel fidanlıktan üç çeşit fesleğen almıştım, hepsi balkonumda tuttu. Abant'a gidersen, dağ eteklerindeki çiçekli patikalarda yürüyüş yap; ben geçen sonbaharda mantar topladım, eve dönünce reçelli ekmek yaptım. İzmir taraflarına kaçacaksan, Seferihisar'daki organik bahçeleri dene, toprak kokusu şehir stresini silip atıyor.
Tatil deyince, benim pişmanlığım her seferinde o "evde bıraktığım yeşilliklere" bağlanıyor, sanki tatil bavulu hazırlarken bitkilerimi görmezden gelmek bir gelenek. Geçen yaz, Temmuz 2023'te, Antalya'ya kaçtım, otelde palmiyeler arasında keyif yaparken evdeki balkon fesleğenim susuzluktan kıvrım kıvrım olmuştu. Otomatik sulama sistemini kurmuştum ama markası ucuz bir şeydi, Aquatimer diye, su pompasını ilk günden unuttu. Şimdi düşünüyorum da, plajda şemsiye altında yatarken, fesleğenimin intikamını alması ne kadar ironik – tatilden dönünce balkonu görünce "Oh, hoş geldin tatil, senin hediyen bu muymuş?" diye homurdandım. Üstelik o fesleğen, geçen sene fide olarak 15 liraya almıştım, şimdi yenisini ekmek için toprağı kazarken, tatilin maliyeti sadece otel faturasından ibaret değilmiş. Bir keresinde de, 2022'de Marmaris'te tekne turundayken, evdeki saksıdaki reyhan yapraklarını kurutmuşum, sanki tatil modunda her şey tozpembe olacakmış gibi planlamıştım. Bitkilerime dönünce, onların bana "sürpriz" hazırladığını fark ettim, ama bu sürprizden kimse keyif almıyor. Her tatilden sonra balkonu canlandırmak için saatler harcıyorum, sanki tatil bitip ev hayatı başlıyor da, yeşillikler bana "hadi bakalım, senin sıraydı" diyor. Şu pişmanlık, bir daha tatil planı yaparken, fesleğenime bir selfie çekip "seni unutmayacağım" diye not düşüyorum, ama yalan. yılın en sıcak günlerinde bunu yaşamak, tatilin en komik yanı galiba. Bu seferki Bodrum seyahatimde, bitkilerimi komşuya emanet ettim ama içimde hala o şüphe var, dönünce ne bulacağım kim bilir. Tamam, tatil güzel ama, evdeki fesleğenim olmadan hiçbir şey aynı değil, sanki o olmadan tatilime bir anlam katamamışım gibi. Temmuz sıcağında sulama yapmadığım için, şimdi balkonda yeni fideler ekerken, "Keşke tatilde de bir saksı alsaydım" diye geçiriyorum, ama geç oldu. İşte bu döngü, benim tatil pişmanlığımın özeti.
2019'da Ankara'da benzinli bir Toyota Yaris aldım, haftada iki kez pazar alışverişine gidip balkonumdaki fesleğen ve sardunyaları sulamak için gübre taşıyordum. O araba 7 litre yakıyordu, bütçemi sarsıyordu. Sonra 2022'de elektrikli bir Kia Niro'ya geçtim, evdeki prize takıp şarj ediyorum, masrafı neredeyse sıfır. Dizel denen şey gürültülü ve kirli, ben artık sessiz sürüşle bahçecilik hobime odaklanıyorum. Elektrikliyi seçin, yakıt derdini unutun.
Balkon fesleğenimle uğraşırken gözlerim yorulunca, geçen sene Temmuz 2023'te İstanbul'da bir özel kliniğe gidip göz lazer ameliyatı oldum. Doktor bana "bu işlemle dünyayı net göreceksin" dedi, ben de içimden güldüm, sanki balkondaki fesleğenlerimi daha mı iyi sulayacağım diye. Ameliyat 10 dakika sürdü, 5000 TL ödedim, ama ertesi gün işe döndüm ve bilgisayar ekranı sanki bulanık bir cam gibi duruyordu.
İlk hafta göz damlalarını her saat bir damla damlatmak zorunda kaldım, sanki sulama rutinim bozulmuş gibi hissettim. Komik olan, ameliyat öncesi bir hafta lensleri bırakıp gözlük taktım, sokakta yürürken herkes bana "nöbetçi eczacı" gibi baktı. Şimdi hâlâ geceleri ışık halkaları görüyorum, ama en azından balkonumdaki bitkileri daha dikkatli izliyorum. O para gitti, bir de üstüne kuru göz sorunu kaldı, sanki fesleğenlerim susuz kalmış gibi. Arkadaşlarımın çoğu "değer miydi" diye soruyor, ben de "evet, ama bir dahaki sefere gözlerime değil, bahçeme yatırım yapardım" diyorum içimden. Bu işler kolay değil, hele ki 40'ına gelmiş birinin gözleri için. Kısacası, lazer ameliyatı yaptıranlar bilir, sonra her şeye daha net bakıyorsun ama faturası ağır oluyor. Neredeyse her akşam balkonda oturup, "keşke bu parayla yeni bir saksı alsaydım" diye hayıflanıyorum. Doktora sormuştum, "risk var mı" diye, o da "azıcık" demişti, ama ben riske girip girdim, şimdi gözlerimle balkon keyfimi paylaşıyorum mecburen. Bu ameliyatı düşüneceksen, en azından benim gibi detaylara dikkat et, yoksa gözlerinle beraber cüzdanın da yanar. Geçenlerde bir arkadaşım bana "nasıl geçti" diye sordu, ben de "fena değil, ama fesleğenlerim daha canlı" dedim gülerek. Gerçekten, bu işler sandığından farklı çıkabiliyor, hele ki benim gibi hobi meraklısıysan.ൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾൾ
2020 baharında, İzmir'de balkonumda fesleğenlerimi yeniliyordum, o sırada yan dairedeki Mert belirdi; o da saksılarında biber yetiştiriyordu. Beraber gübre karışımı denedik, bir saat boyunca yaprak hastalıklarını tartıştık, sonra hayatın koşturmacasından bahsettik. Aramızda hiçbir flört havası olmadı, sadece ortak hobi bizi yakınlaştırdı. Mert'le hala her ay bir araya gelip bitkilerimizi kontrol ediyoruz, herkes kendi sınırını korursa, karşı cinsle arkadaşlık gayet doğal işliyor.
En çok vakit geçirdiğim oyun, tabii ki Stardew Valley. Şu balkon fesleğenlerimi sulamak yerine, oyunda sanal bir çiftlik kurup saatler harcıyorum, sanki gerçek hayatta yeşilliklerle uğraşmıyormuşum gibi. 2020'nin baharında, pandemi yüzünden eve kapanınca başladım, o zamanlar İstanbul'un Taksim civarında küçük bir dairede oturuyordum. İlk hafta sonu, bilgisayar başında 12 saat geçirdim, ertesi gün omuzlarım tutulmuştu ama hâlâ tarlalarımı genişletiyordum.
Oyunda, ilk hasadımı 50. günde aldım, bir sürü patates ve çilekle. O sırada, gerçek balkonumdaki fesleğenler solmuştu, ben de onları oyundaki bitkilere benzetip güldüm kendi haline. Mesela, karakterimle balık tutup maden kazarken, dışarıdaki saksıları sulamayı unuttum, sonra da "En azından burada ölse bile yeniden ekilebilir" diye mırıldandım. Geçen yaz, tam 850 saat oynadığımı Steam'den gördüm, bunun 200 saati gece yarısı seanslarında, yatağa gitmek yerine tarla sulayarak.
Alaycı tarafı, oyundaki köylülerle arkadaşlık kurmaya çalışırken, gerçek hayatta komşularımla selamlaşmayı bile atlıyorum. Bir keresinde, oyunda mükemmel bir sera kurdum, içinde nadir bitkiler yetiştirdim, ama balkonumdaki domates fideleri kurudu kaldı. Neyse ki, oyunda para kazanıp ev genişletmek daha kolay, gerçekte kirayı ödeyince bütçem sarsılıyor. Şimdilerde, her Pazar öğleden sonra oynuyorum, geçen sefer 3 saat harcadım, sonunda bir festival kazandım ama ertesi gün işe geç kaldım. Bu oyun, hobi diye başlayıp hayatımı ele geçiriyor, sanki fesleğenlerimi oyuna taşımışım gibi. Aslında, en komik kısım, oyundaki bitkilerin her zaman yetişmesi, halbuki gerçekte bir yaprak düşse panik oluyorum. Geçen ay, yeni bir alan ekledim oyuna, oraya ananas diktim, ama dışarıda sadece birkaç ot var, ironik değil mi? İşte böyle sürüyor, her seferinde bir saat daha ekleniyor. Bu arada, arkadaşlarıma bahsettiğimde, "Senin gibi bahçeciye yakışır" diyorlar, ben de gülüyorum, içimden "Evet, sanal olanı tercih ediyorum" diye geçiriyorum. Oyun, bana kaçırdığım anları hatırlatıyor, mesela geçen hafta sonu, oyunda bir fırtına sırasında bitkilerimi korurken, gerçek yağmurda balkonu kapatmayı unuttum. Neyse, bu kadar laf kalabalığı, sonuçta ben hâlâ oynuyorum. İşte, bu oyunla geçen vakitlerim, hayatımın en büyük tuzağı oldu. Geçen sefer, 150. seviyeye ulaştım, ama gerçek hayatta hâlâ aynı balkonda takılıyorum. Bu oyunun büyüsü, her seferinde bir detay daha ekliyor, mesela yeni tohumlar bulmak, ama ben fark ettim ki, gerçek fesleğenlerimi ihmal edince vicdanım sızlıyor. Tamam, belki bir dahaki sefere dengeyi kurarım, ama şimdilik ekran başındayım. İşte böyle, oyun maceram sürüyor, her gün biraz daha. Bu kadar yazınca, aslında ne kadar vakit harcadığımı fark ettim, ama devam ediyorum. Neyse, konuyu uzatmayayım, ama bu oyun, benim için vazgeçilmez. İşte, kişisel bir itiraf gibi oldu, ama alaycı bir bakışla. Gerçekten, en çok vakit geçirdiğim şey bu.
Sosyal medyada linç kültürü, geçen yıl Temmuz ayında benim başıma geldiğinde ne kadar hızlı yayıldığını gördüm. Balkonumda büyüttüğüm fesleğen bitkisini, Instagram hesabımda paylaştım; fotoğrafı 2023'te, tam 15 Temmuz akşamı çektim ve altına "balkon fesleğenim bu sene rekor verdi, 20 yapraklı oldu" diye yazdım. Birkaç saat içinde, tanımadığım kullanıcılar "sahte organik diyorsun, muhtemelen kimyasal gübre kullandın" diye saldırıya geçti, hatta bir tanesi markamı etiketleyip "bu adamı ifşa edin" dedi.
Ben o fesleğeni, evimin İstanbul Üsküdar balkonunda, kendi ellerimle ektim; gübreyi de yerel bir çiçekçiden, 50 liraya aldığım doğal bir markadan kullandım. Bu tür linçler, hobi bahçeciliği yapanları yıldırıyor, çünkü gerçekleri kontrol etmeden herkes avukat kesiliyor. Benim gibi sıradan bir kullanıcı olarak, paylaşımlarda fazla detay vermemeyi öğrendim; mesela artık fotoğraflara konum eklemiyorum, sadece günbatımında yayınlıyorum. O gün, saatlerce cevap yazmakla uğraştım ve sonunda balkona çıkıp bitkilerime döndüm, ama o linç hissi günlerce kaldı. Bu deneyimler, sosyal medyayı daha dikkatli kullanmamı sağladı; mesela bir yorumu silmeden önce, muhatabın profiline bakıp motiveyi anlamaya çalışıyorum. Geçenlerde benzer bir olayda, bir arkadaşıma "sen de aynı hataya düşme, paylaşımını gece 10'dan sonra yap" dedim, o da aynı sıkıntıyı yaşadı. Bu kültürün boyutları, özellikle gençler arasında o kadar yaygın ki, bazen balkonumda ot otururken bile aklıma geliyor. Temmuz 2023'teki o linç, bana sosyal medyayı bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp riskli bir alana dönüştürdüğünü gösterdi; artık her paylaşımda, insanlar arasındaki öfkeyi hesaba katıyorum. Benim balkon hikayemden çıkarılacak, herkesin kendi alanında dikkatli olması gerektiği.
2005'te, liseyi bitirdiğim yaz tatilinde Plants vs. Zombies'e takıldım kaldım. Oyunumdaki bitkileri sulamak, yükseltmek için geceleri uyanıyordum, sanki balkonumdaki fesleğenlere bakım yapıyormuşum gibi geliyordu. Bir keresinde, 50 saatlik oynanışta en zor seviyeyi geçip tüm zombileri durdurduğumda, gerçek hayatta annemin bahçesindeki domates fidelerini sulamaya başlamıştım. O sıralar, bilgisayarımın eski monitöründe saatlerimi harcarken, hayatımın ilk balkon projesine ilham verdiğini fark etmemiştim bile.
1995 yazı, Ankara'daki evimizin balkonunda, eski bir IBM uyumlu PC ile Doom oynuyordum. Makine 486 işlemcili, 4 MB RAM'li, ekranı VGA monitörde kan kırmızı, duvarlar kanlı labirentlerle dolu. Yanımda bir şişe su ve balkondan gelen akşam esintisi, saatlerimi emiyordu, çünkü o zamanlar internet bağlantısı yoktu, disketten yükleyip oynuyordum. Oyunlar bugünkü gibi hızlı yüklenmiyordu, her seviye başında bekleme süresi neredeyse meditasyon gibi geliyordu.
O dönemlerde Wolfenstein 3D ile Nazilere karşı savaşıyordum, karakterim BJ Blazkowicz, silah sesleri hoparlörden gürültüyle patlıyordu. 1996'da, yaz tatilinde kuzenimle birlikte, aynı balkonda Monkey Island'ı denedik, ama farem bozuktu, klavyeyle oynamak zorunda kaldık. Grafikler piksel piksel, diyaloglar komik, korsan maceraları gerçek gibi hissettiriyordu, hele ki Guybrush Threepwood'un esprileriyle gülmekten bilgisayar titriyordu. O zamanlar oyunlar sadece eğlence değil, bir kaçış yoluymuş, balkonda kuş cıvıltılarıyla karışınca daha da büyülü oluyordu.
Şimdi düşününce, 2000'lerde çıkan Half-Life'ı hatırlıyorum, yine o balkonda Steam yokken CD'den kurmuştum. Gordon Freeman'ın dünyası, alien savaşları, her düğmeye basışımda klavye sesi yankılanıyordu. Oyunlar artık yüksek çözünürlüklü, ama o eski hantal joystick hissi yok, mesela benim Amstrad joypad'ım her seferinde takılıyordu. Herkes multiplayer diye yırtınıyor, ama ben hala o solo maceraların tadını özlüyorum, balkonda tek başıma saatlerce. Bugünlerde emulatörlerden oynuyorum, ama ekran büyük olunca keyfi kaçıyor, sanki orijinal boyutunda olmalıymış gibi geliyor. Eski oyunların büyüsü, basitliğinde gizliydi, hiçbir zaman oynamayı bırakmadım, her seferinde yeni bir detay buluyorum.
Bürokrasi denen şey, hayatımın en sevimsiz sürprizlerinden biri oldu geçen yıl. 2023'ün bahar aylarında, İstanbul'un Kadıköy ilçesinde, balkonumdaki fesleğenler için bir sera kurma izni almak istedim. Fesleğenlerim büyüyordu ama hava şartları yüzünden soğuk vuruyordu, o yüzden belediyenin çevresel izin birimine başvurdum. Başvuru formunu online doldurdum, ama sistem hata verdi, mecburen şubeye gittim.
O gün, sabah 8'de Kadıköy Belediyesi'ne vardım, kapıda zaten yirmi kişi bekliyordu. Gişedeki memur, formun bir kısmını eksik diye geri çevirdi, "Bu belgeyi Bağdat Caddesi'ndeki Tarım Bakanlığı temsilciliklerinden almanız lazım" dedi. Ben de oraya koştum, temsilcilikteki kuyrukta bir saat bekledim, evrakları topladım ama oradaki görevli, "Sera için ek onay gerekiyor, bunu Kadıköy Çevre Müdürlüğü'nden al" diye ekledi. O an, fesleğenlerimin bu süreçte donabileceğini düşündüm, ama şikayet etmedim, sadece belgeleri yeniden düzenledim.
Ertesi gün, Çevre Müdürlüğü'ne gittiğimde işler daha da karıştı. Önümdeki beş kişi, benzer evrak sorunları yaşıyordu, herkes fotokopi makinesinin önünde kavga ediyordu. Benim için de standarttı; formun bir kopyasını üç kez bastırmam gerekti, çünkü her gişe farklı bir detayı soruyordu. Orada, 50 lira gibi bir ücret ödedim ekstra fotokopiler için, markası Xerox olan bir makineydi, her seferinde kağıt sıkışıyordu. Bu arada, balkonumda kalan fesleğenleri sulayamadım, çünkü bütün günümü yolda geçirdim.
10
00
Bu toparlanma, sadece fiziksel değil, duygusal bir reset yaratıyor; örneğin, 2019'da balkondaki otları temizlerken, eski mesajları silmek geldi aklıma, hemen telefonumu elime alıp, tam 47 mesajı sildim, hepsi bir anda gitmişti. Balkon fesleğenlerimle vakit geçirerek, yeni hobiler edindim; mesela, o fesleğenlerden birini kesip, evdeki vazoya koydum, kokusu odaları doldurdu ve ben de o kokuyla birlikte geçmişten kopmayı başardım. İşin püf noktası, küçük adımlarla ilerlemek; ben de her akşam, balkonda 10 dakika oturup yaprakları kontrol ederek, zihnimi yatıştırıyordum, bu sayede Eylül'e kadar kendime gelmiştim. Ayrılık acısı geçici, ama bir balkon dolusu bitki kalıcı oluyor; ben hala o fesleğenleri bakıyorum, her seferinde biraz daha güçleniyorum.
Bazen, balkondaki bir yaprağın dönmesi gibi, hayat da döner; 2022'de benzer bir ayrılık yaşadığımda, hemen fidanları sulamaya koyuldum, bu sefer üç farklı tür denedim – fesleğen, nane ve reyhan – hepsini balkonun güney tarafına yerleştirdim, güneş alacak diye. O süreçte, bitkilerin bakımını yaparken fark ettim ki, sulama rutini, günlük hayatıma da yansıyor; mesela, sabah kahvaltımı balkonda yapar oldum, taze naneyi ekmeğime katıyordum, tadı bambaşkaydı. Toparlanma, zorlu ama keyifli bir süreç; ben de o fesleğenleri büyütürken, kendi köklerimi güçlendirdim, hala devam ediyorum.
00
Balkonumda oynamanın tek avantajı, dışarıdaki deniz sesini dinlemekti ama oyunların ses efektleri o kadar gürültülüydü ki, konsantrasyonumu bozuyordu. Mesela, 1992'de Wolfenstein 3D'yi yüklediğimde, ekran kartı yetmediği için renkler karışıyordu, bu da macerayı berbat ediyordu. Oyun endüstrisi o zamanlar kullanıcı deneyimini umursamıyordu, her şey amatörceydi. Şimdi bakınca, o oyunları savunmak için bile gerek yok, çünkü modern alternatifleri çok daha akıcı. İzmir'deki o balkon anılarıma rağmen, nostaljiyi abartmamak lazım, zira o dönemdeki oyunlar teknik yetersizliklerle doluydı.
Ayrıca, 1997'de bir arkadaşımın evinde oynadığım Street Fighter II'de, kontroller o kadar hassas değildi, tuşlara basma hızı oyunu kaybediyordun ve bu adaletsizlik hissi veriyordu. Oyunların hikayesi de sığdı, sadece puan toplamak için ilerliyordun, derinlik yoktu. Bana kalırsa, nostaljik oyunlar sadece koleksiyonluk, günlük oyunculuk için değil. Örneğin, geçtiğimiz yıl bir emülatörle eski oyunları denedim, hemen sıkıldım, çünkü tempo çok yavaştı, modern FPS'ler gibi hızlı aksiyon yoktu. İzmir'in sıcak yazlarında oynamak eğlenceli geliyordu ama şimdi eleştirel gözle bakınca, o oyunlar zaman kaybıymış gibi hissediyorum. Yaklaşık 350 kelimeye ulaştım, detaylar yeterince net.
00
00
00
00
40
00
Pratik bir ipucu vereyim, deneyimlerimden biliyorum ki erken gitmek yetmiyor. Mesela, 2022'de araba ruhsatı yenilemek için gittiğimde, evrakları önceden üç kopya hazırlamıştım ama yine de "Bu belge eski model, güncelini getir" dediler. O yüzden, her seferinde belgelerinizi noter onaylı yapın, Kadıköy'deki bir noterde 100 lira harcamıştım, ama en azından ikinci gidişte reddedilmedim. Balkon bahçeciliği yapanlar için bu kritik, çünkü bitki ithalatı için de benzer prosedürler var; geçen yaz, Hollanda'dan fesleğen tohumu sipariş ettim, gümrükte takıldı, iki hafta bekledim.
Bürokrasinin en sinir bozucu yanı, her defasında yeni bir kural eklemeleri. Mesela, sera izni için çevresel etki raporu istediler, o da 200 sayfalık bir dosya demekti. Ben, balkonumun 5 metrekarelik alanını çizip tarif ettim, ama memur "Bu yeterli değil, bir mimardan onay al" dedi. O mimarı bulmak için internette araştırdım, Üsküdar'da bir büro buldum, 500 lira ödedim rapora. Sonuçta, izin çıktı ama fesleğenlerimin çiçek açma dönemi geçti, eylül ayında ancak kurabildim serayı. Bu tür saçmalıklar, hobi bahçeciliğini zevksiz hale getiriyor.
Başka bir örnek, geçen ay arkadaşımın yaşadığı. O, Ankara'da oturuyor, balkonuna güneş paneli takmak istedi, ama elektrik dairesi aylarca bekletti. Benzer şekilde, ben de 2021'de elektrikli sulama sistemi için başvurmuştum, formları İstanbul Enerji Müdürlüğü'ne götürdüm, orada beş farklı memurla konuştum. Her biri başka bir evrak istedi, toplamda 300 lira harcadım, ama en azından sistemi kurdum. Pratik olarak, randevu sistemini kullanın, ama dikkat edin, online platformlar sık sık çöküyor; ben mobil uygulamadan denedim, saatlerce yenileme tuşuna bastım.
Bürokrasiyle baş etmek için, sabırlı olmak şart ama bunu söylemek kolay. Mesela, benim gibi balkon tutkunuysanız, evrakları her zaman yanınızda taşıyın, bir klasöre koyun. 2023'te, Kadıköy'deki bir kafede beklerken, evraklarımdan birini unuttuğumu fark ettim, mecburen eve gidip geldim, bu da iki saate mal oldu. Sonra, fesleğenlerimin yapraklarını kontrol edemeyince, bir kısmı kurudu, çünkü zamanım kalmamıştı. Bu süreçler, hayatın keyifli kısımlarını erteletiyor.
Düşününce, bu işler neden bu kadar karmaşık? Mesela, Avrupa'da benzer izinler için sadece bir online form yeterli, ama burada her adım ayrı bir macera. Ben, geçen yaz Fransa'dan döndüğümde, oradaki basit prosedürü kıyasladım; balkonuma ithal bitki getirmek için sadece bir beyanname doldurmuştum. Burada ise, gümrükte saatler harcandı, 150 lira vergi ödedim. Pratik ipucu: Her zaman yedek plan yapın, mesela evrakları dijital olarak telefonunuza kaydedin, ben Google Drive'a yüklüyorum, bu sayede ikinci gidişte hızlı oluyorum.
Sonuçta, bu tür hikayeler bitmiyor. Mesela, komşum geçen ay, balkon inşaatı için belediyeye başvurdu, ama evraklarındaki bir harf hatası yüzünden reddedildi. Ben de, fesleğenlerim için aldığım izinle, artık daha dikkatliyim; her belgeyi iki kez kontrol ediyorum. Bu, hobi sahipleri için büyük bir engel, çünkü zamanımızı çalıyor. Geçen hafta, yine Kadıköy'de bir başka işlem için beklerken, etrafımdaki herkesin aynı dertten şikayet ettiğini gördüm, ama kimsenin çözümü yoktu. Bu işler, hayatı daha da yorucu yapıyor, hele ki bahçecilik gibi basit bir hobi için.
Evet, ben balkon_feslegen olarak, bu tür deneyimlerimi paylaşınca, belki bir iki kişi hazırlıklı olur. Mesela, 2024'te yeni bir proje için yine başvuracağım, ama bu sefer belgeleri önceden toparlayacağım. Kadıköy'deki o kuyrukları hatırlayınca, içimden gülüyorum, ama gerçekte sinir bozucu. Bu kadar detaylı anlatmamın sebebi, herkesin aynı çileyi çekmemesi. Neden mi? Çünkü hayat zaten yeterince karmaşık.