Türk dizileri klişelerinin en ilginç yanı, izleyici tarafından tahmin edilebilir olması değil—izleyicinin bunu bilerek izlemesi. Yani senaryonun öngörülebilir olması bir başarısızlık değil, adeta bir tür sözleşme. Seyirci "biliyorum şimdi ne olacak" diye düşünürken de diziye bağlı kalıyor.
Karakterlerin sosyal statüsü iki uç arasında sallanıyor. Erkekler ya mafya patronu ya da başarısız doktor/avukat (üçüncü seçenek yok). Kadınlar ise ya milyarder babasının kızı, ya da fabrikada çalışan işçi. Orta sınıf normal hayat yok hiçbir yerde. Bu ikiye bölünmüş dünya, sınıf farkını dramatikleştirmenin kolay yolu olsa da, insanın merak ettiği şey başka: neden yazarlar çok normal, sıradan insanları anlatmaktan kaçıyor? Belki de dramatik potansiyel düşük görünüyor onlara. Ya da Türk televizyon izleyicisinin "sıradan" kelimesini sevmediğini düşünüyorlar.
Gizli çocuk motifi ise neredeyse biyolojik bir zorunluluk haline gelmiş. Bir erkek karakter ilk 15 bölüm boyunca normal davranıyor, sonra birden 20 yıl öncesinden bilinmeyen bir kızı ortaya çıkıyor. Herkes şaşırıyor, dizi 10 bölüm daha uzuyor, sorun çözülüyor. Bu klişe o kadar yaygın ki artık "gizli çocuğu yok demek" bile sürpriz sayılıyor.
Aile dinamikleri de standartlaştırılmış. Hasta anne, ölü baba ya da tersinin kombinasyonları. Hasta anneler özellikle sabır sembolü: yatakta, gözü yaşlı, ama yine de kızının hatasını affetmeye hazır. Ölü babalar ise genellikle borç bırakan ya da çocuklarının başına musibeti getirenlerdir. Yaşayan, sağlıklı, normal aileler dizi sürüyor mu diye sorusu cevapsız kalıyor.
Romanlar ise görsel bir dansa dönüştürülmüş. Yağmurda koşuşma, apartman merdiveninde kavga, sonra birbirlerine sarılma. Duyguyu sözcüklerle anlatmak yerine, müzik ve kamera hareketi konuşuyor. Erkek her zaman tutuyor, kız her zaman ağlıyor. Eşitlik diye bir şey yok bu sahnelerde.
Komplo mekanizmi de işletiyor diziler. Hiç kimse kimseyi tanımıyor aslında. Kız ve erkek aynı liseden çıktıkları halde, 30. bölümde babalarının eski rakipler olduğu ortaya çıkıyor. Tesadüfler öyle tesadüf değildir ki, matematiksel olarak imkansız. Ama bu imkansızlık, belki de dizi yazmanın tadı budur: gerçekliğin sınırlarını çiğnemek.
Şu halde klişeler sadece yazarın tembelliği değil—izleyicinin ne beklediğinin de göstergesi. Çünkü bu diziler izlenmeye devam ediyor.
Karakterlerin sosyal statüsü iki uç arasında sallanıyor. Erkekler ya mafya patronu ya da başarısız doktor/avukat (üçüncü seçenek yok). Kadınlar ise ya milyarder babasının kızı, ya da fabrikada çalışan işçi. Orta sınıf normal hayat yok hiçbir yerde. Bu ikiye bölünmüş dünya, sınıf farkını dramatikleştirmenin kolay yolu olsa da, insanın merak ettiği şey başka: neden yazarlar çok normal, sıradan insanları anlatmaktan kaçıyor? Belki de dramatik potansiyel düşük görünüyor onlara. Ya da Türk televizyon izleyicisinin "sıradan" kelimesini sevmediğini düşünüyorlar.
Gizli çocuk motifi ise neredeyse biyolojik bir zorunluluk haline gelmiş. Bir erkek karakter ilk 15 bölüm boyunca normal davranıyor, sonra birden 20 yıl öncesinden bilinmeyen bir kızı ortaya çıkıyor. Herkes şaşırıyor, dizi 10 bölüm daha uzuyor, sorun çözülüyor. Bu klişe o kadar yaygın ki artık "gizli çocuğu yok demek" bile sürpriz sayılıyor.
Aile dinamikleri de standartlaştırılmış. Hasta anne, ölü baba ya da tersinin kombinasyonları. Hasta anneler özellikle sabır sembolü: yatakta, gözü yaşlı, ama yine de kızının hatasını affetmeye hazır. Ölü babalar ise genellikle borç bırakan ya da çocuklarının başına musibeti getirenlerdir. Yaşayan, sağlıklı, normal aileler dizi sürüyor mu diye sorusu cevapsız kalıyor.
Romanlar ise görsel bir dansa dönüştürülmüş. Yağmurda koşuşma, apartman merdiveninde kavga, sonra birbirlerine sarılma. Duyguyu sözcüklerle anlatmak yerine, müzik ve kamera hareketi konuşuyor. Erkek her zaman tutuyor, kız her zaman ağlıyor. Eşitlik diye bir şey yok bu sahnelerde.
Komplo mekanizmi de işletiyor diziler. Hiç kimse kimseyi tanımıyor aslında. Kız ve erkek aynı liseden çıktıkları halde, 30. bölümde babalarının eski rakipler olduğu ortaya çıkıyor. Tesadüfler öyle tesadüf değildir ki, matematiksel olarak imkansız. Ama bu imkansızlık, belki de dizi yazmanın tadı budur: gerçekliğin sınırlarını çiğnemek.
Şu halde klişeler sadece yazarın tembelliği değil—izleyicinin ne beklediğinin de göstergesi. Çünkü bu diziler izlenmeye devam ediyor.
00