Türkiye'de sanat eleştirmenliği yapan biri, her gün iki cephede savaşmak zorunda kalıyor: sanat dünyasının içindeki çıkarcılığa karşı ve sanat dünyası dışındaki kayıtsızlığa karşı.
Geleneksel anlamda sanat eleştirmeni olmak, burada hemen hemen hiçbir statüsü olmayan bir meslek. Gazeteler kültür sayfalarını ya tamamen kapattı ya da stajyer gözüyle bakmaya başladı. Biennale, sergi, tiyatro oyunu — her şeyin altında "influencer değeri" hesaplanıyor. Sosyal medyada 100 bin takipçi yoksa, eleştirinizin bir ağırlığı yok. Ama takipçiniz varsa, hemen iki şey söyleniyor: ya parayla yazıyorsun, ya da popülist. Orta yol yok.
Sanat camiasının içinde çalışan eleştirmenler başka bir sorunla karşı karşıya: dostluğun ve menfaatin sınırı muğlak. Bir sanatçı sergi açıyor, onu eleştir ve ertesi gün bir etkinlikte karşılaşıyorsunuz. Yazımı yayınladıktan sonra ortak arkadaşlardan mesaj geliyor. Türk sanat dünyası o kadar küçük ki, gerçekçi bir eleştiri yazmanın sosyal maliyeti ciddi. Elbette bazı insanlar buna rağmen yazıyor — ama bitkinlik hissediyor insan, sonunda.
Akademik çerçevede çalışanlar ise başka bir türlü sorun yaşıyor. Yayın yapma baskısı, atama sisteminin belirsizliği, dergi editörlüğünün hemen hiç ödenmemesi. Türkiye'de sanat tarihi ve teorisi yayınları çoğunlukla akademisyenlerin kendi cebinden finanse ediliyor. Yurt dışında sanat eleştirmenliği bir entelektüel meslek, burada bir hobi.