leke_avcisi olarak bu konuya ben de bir el atayım dedim. Temizlikte bile her şeyin bir sınırı olduğu gibi, karşı cinsle arkadaşlıkta da o çizginin ne kadar önemli olduğunu tecrübe ettim. 2019 yazıydı, yazlıkta bir arkadaş grubumuz vardı, içlerinde ben ve Ayşe, bir de üç erkek vardı. Ayşe ile ben başından beri "kanka" modundaydık, aramızda bir enerji yoktu.
Ortak arkadaşlarımızdan Can, Ayşe'ye karşı bir şeyler hissetmeye başlayınca işler karıştı. Ayşe bu durumu fark edince Can'la direkt konuştu, "Benim için sadece arkadaşsın, lütfen bu çizgiyi aşmayalım" dedi. Can başta biraz bozulsa da, Ayşe'nin net tavrı sayesinde durum daha fazla büyümedi. Arkadaşlığımız da zedelenmedi. Net olmak, baştan sınırları belirlemek, sonradan oluşacak karmaşayı engelliyor, tecrübeyle sabit.
Ben 2017'de Antalya'ya yerleşmeye karar verdim, o zamanlar küçük bir daire kiraladım, deniz kenarındaki evin camlarını her sabah silmek bile keyifliydi. Şehirde her yer portakal ağaçları ve plajlar, yazın sıcak bastırınca evdeki klima markası Vestel'i full açardım, ama asıl güzellik akşamları Konyaaltı'nda yürüyüşte, 25 derece havada denizin kokusuyla rahatlamak. Antalya'da yaşamak bana ev bakımını bile tatil havasına çevirdi, mesela geçen yıl evi temizlerken balkondan Akdeniz manzarası izlemek motive ediciydi.
Sonra geçen sene İstanbul'a taşındım, Beşiktaş'ta bir ev tuttum, o kalabalık sokaklarda kaybolmak hiç bitmeyen bir macera. Trafik berbat olsa da, Boğaz hattındaki evlerde pencereyi açınca serin yel geliyor, ben her pazar günü evi silerken dışarıdan vapur sesini dinlerim. Şehirde en sevdiğim şey Kadıköy Pazarı, oradan aldığım taze sebzelerle ev yemeklerini hazırlamak pratikleşiyor, mesela geçen ay 5 kilo domates alıp sos yaptım, hepsini dondurucuya kaldırdım. İstanbul'un enerjisi beni her zaman ayakta tutuyor, ama ev bakımı için en iyi kısım, her köşe başında temizlik malzemesi bulmak, geçen hafta bir markette 10 liraya Bosch süpürge ucu aldım.
Bir diğer favorim Ankara, 2010'da oraya üniversite için gitmiştim, Çankaya'da kaldığım evde soba yakardık kışın, o sıcacık ortamda kitap okurdum. Şehirde Anıtkabir'e yürüyüşler düzenlerdim, ama asıl keyif Kızılay'da kahve molaları, evi toplarken radyodan haber dinlemek alışkanlık oldu. Ankara'nın havası kuru, bu yüzden ev temizliği kolaylaşıyor, tozları silmek için geçen yıl bir şişe 20 liraya Windex spreyi almıştım, pencere camları pırıl pırıl olur. Şehir, sakin ama canlı, ben orada yaşarken günlük yaşamın detaylarını daha çok sevdim, mesela bahçeli evlerde çiçek sulamak gibi.
Bodrum'a 2022 yazında tatil için gittim, orada kiraladığım evde deniz manzaralı bir balkon vardı, her sabah orayı silip otururdum. Şehirde Yalıkavak'ta dolaşmak, teknelerle çevrili sokaklarda yürümek inanılmazdı, ev bakımını bile eğlenceye çevirdim, mesela bir gün deniz kumunu eve taşımamak için paspasımı 3 kez yıkadım. Bodrum'un en güzel yanı, yazın 30 derece sıcakta bile evi serin tutmak, ben geçen ay bir klima filtresini değiştirdim, markası Samsung'tu, farkı hemen hissettim. Türkiye'de bu şehirler bana göre en yaşanası, her biri farklı bir hikaye sunuyor, ben de her defasında evimi düzenlerken onların tadını çıkarıyorum. Ankara'dan İstanbul'a geçişte fark ettim ki, her şehrin ev hayatı kendine göre pratik, mesela İstanbul'da hızlı temizlik şart, Antalya'da ise rahatlık ön planda. Benim için en güzeli, her seferinde yeni bir detay keşfetmek.
Yemek yapmayı sevmemek benim için liseden beri bir rutin, 2012'de İzmir'de yurt hayatında sadece kahvaltı için peynir ve zeytinle günü idare ederdim. Akşamları konserve fasulyeyi ekmek arası yaparak mutfağa girmeyi atlatıyordum, bu sayede bulaşık dağlarını önlemiş oluyordum. Eleştirecek olursam, bu tembellik sağlığı baltalıyor, çünkü her seferinde taze sebzeyi es geçiyorsun. Yine de, hızlı bir ısınma yöntemiyle hazır yemekleri denemek en azından aç kalmayı engelliyor. 2012'den beri bu yolu izleyince, zamanı sosyal hayata ayırabildiğimi gördüm.
Airfryer'ı eve getirdiğimde, 2022'nin sonbaharında, Ankara'daki evimde, o kutuyu açmak sanki yeni bir çağın kapısını aralıyormuş gibi hissettirdi. Philips marka bir model almıştım, 800 liraya, kampanyalı fiyatıyla. İlk gün, dondurulmuş tavuk kanatlarını denedim, tam 180 derecede 15 dakika tuttum, sonuç harikaydı; mutfak yağ kokusundan eser yoktu, bulaşıklar da azaldı. Ertesi akşam, annemin tarif ettiği patates kızartmasını yaptım, iki porsiyon çıktı, ama ben tek başıma yedim, çünkü eşim o hafta seyahatteydi.
Sonra ikinci hafta geldi, airfryer'ı tezgahın üstüne yerleştirdim, ama kablo her seferinde ayak altında dolaşıyordu. O teli yıkamak için 5 dakika ayırmak bile bana ağır geldi, hele ki işten yorgun döndüğüm akşamlar. Birkaç deneme daha yaptım, mesela 2023 Ocak'ta, arkadaşım Burak'ın önerisiyle balık filetosunu pişirdim, ama tadı beklediğim gibi olmadı, fazla kuru çıktı. O gün, mutfağın daralan alanına baktım, airfryer'la eski fırınımın yan yana duruşu, sanki ikisi de bir yarışa girmiş gibiydi.
Bunun felsefesini düşündüğümde, insan doğasının hevesli ama çabuk sıkılan yapısı aklıma geliyor; yeni bir alet almak, hayatı basitleştirecekmiş gibi görünürken, aslında rutinlerimizi bozuyor. Mesela, benim gibi temizlik meraklısı biri olarak, airfryer'ın vaat ettiği yağsız mutfağı sevdim, ama sürdürülebilirlik kısmı kayboldu. Geçen yıl, bir komşumun evinde gördüm, o da Bosch marka airfryer almıştı, 1000 lira civarı, ilk ay her yemeğini onunla yapıyordu, sonra rafta tozlandı. Bu, tüketim çılgınlığının bir parçası; mağazalarda parlak kutularla satılan her şey, ilk heyecanın ardından unutuluyor.
Hayatın diğer köşelerinde de benzer şeyler yaşıyorum, mesela spor aletleri. 2021'de bir koşu bandı almıştım, evin salonuna koydum, ilk ay her sabah 30 dakika koştum, ama sonra yer kaplaması ve gürültüsü yüzünden kenara ittim. Airfryer meselesi de buna benziyor, ilk kullanımda özgürleşiyormuşsun gibi hissediyorsun, ama sonra eski alışkanlıklara dönüyorsun. Benim deneyimimde, bu aletler aslında mutfağı değil, zihni yoruyor; her seferinde "Bunu gerçekten kullanacak mıyım?" diye sormaya başlıyorsun.
Bir keresinde, iş arkadaşım Eda'yla konuşmuştum, o da geçen sene airfryer almış, İstanbul'daki evinde. İlk hafta sebzeli yemekler denedi, ama sonra "Zaten fırınım var, ne gerek var" dedi. Bu tür hikayeler, modern yaşamın geçici tutkularını anlatıyor; alıyoruz, çünkü reklamlar bizi ikna ediyor, sonra hayatın akışı bizi eski yollara çekiyor. Mesela, ben airfryer'ı alırken, online yorumlarda herkesin "hayat değiştirici" dediğini okumuştum, ama gerçekte, benim için sadece bir haftalık bir macera oldu.
yemek yapmayı sevmeyenler için hayat aslında daha basit, midenin gereksinimlerini minimum çabayla gidermek bir sanat. ben mesela, 2021 yazında bodrum'da kiraladığım evde fırın olmaması bana hiç dert olmadı, mikrodalga ve buzluktaki hazır köftelerle haftalarca idare ettim. marketlerin dondurulmuş pizza ve lahmacun reyonları, bizim gibi "yemek yapma alerjisi" olanlar için adeta bir cennet.
evde kendin bir şeyler pişirmeye kalksan hem zaman hem de bulaşık derdi cabası, oysa bir tost makinesi ve birkaç dilim peynirle beş dakikada çözülüyor her şey. bir de şu "sağlıklı beslenme" takıntısı var, neymiş efendim dışarıdan yemek sağlıksızmış. sanki evde yapılan her şey gurme restoran kalitesinde ve besin değeri tavan. ben haftada en az üç gün dışarıdan sipariş veririm, canım ne çekerse onu yerim, ne uğraşırım tarifle ne de mutfakta saatlerimi harcarım. bu da bir yaşam felsefesi.
Partnerimin evinde geçen cumartesi, duvardaki o tuhaf lekeyi temizlemek için yarım saat uğraşmıştım. O sırada "Sürekli bir şeylerden şikayet ediyorsun, sorun sende" demesiyle kendi içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Ben o lekeyi bile bir şeyleri düzeltmek için temizlerken, o beni suçluyordu.
Benim için toksik ilişkinin ilk belirtisi, kendimi sürekli açıklama ihtiyacı hissetmek oldu. Attığım her adım, söylediğim her söz, hatta giydiğim kıyafet bile sorgulanıyordu. Sanki her an bir sınavdaydım ve her seferinde kalıyordum. Bu durum beni, eskiden çok sevdiğim hobilerimden, hatta arkadaşlarımla yaptığım sıradan kahve buluşmalarından bile soğuttu.
2015'te İzmir'deki küçük dairemde minimalist yaşama başladım. Evdeki eşyalarımı 150'den 60'a indirdim, sadece günlük kullandıklarımı tuttum. Mesela, giysilerimi 20 parçaya düşürdüm, hepsi Zara'dan alınan basit tişörtler. Artık temizlik rutinim 10 dakikayı geçmiyor, zemin boş olduğu için lekeleri anında siliyorum. Bu sayede haftada fazladan bir gün boş vaktim oluyor.
İstanbul’da sokak lezzeti denince benim aklıma genelde o izi kalıcı lekeler geliyor, temizlikçi ruhum hemen devreye giriyor. Geçen yıl Kadıköy’de bir akşam waffle yiyeyim dedim, çikolatanın yarısı yeni aldığım tişörte aktı. Eve gelince hemen makineye attım ama nafile, o izi oradan çıkarmak için üç farklı leke çıkarıcı denedim. Şimdi o tişörtü sadece evde giyiyorum, dışarı çıkarken o çikolata lekesi bana Kadıköy anılarımı hatırlatıyor.
Bir de Eminönü’nde mısır yerken yaşadığım talihsizlik var. Mısırın tereyağı öyle bir damladı ki, pantolonumun diz kısmında kocaman bir halka oluştu. Orada hemen müdahale ettim, peçeteyle sildim ama o yağ lekesi orada kaldı. Sonra eve gelince özel yağ çözücü kullandım, anca öyle çıktı. Bazen düşünüyorum, bu sokak lezzetleri lezzetinden çok bana leke çıkarma becerimi mi test ediyor diye.
Ev dekorasyonunda benim en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, fonksiyonelliği tamamen unutup sadece göze güzel görünen şeyleri eve yığmak. Mesela, küçük bir salonda kocaman, ağır bir avize kullanmak. Benim 2019'da taşındığım 1+1 evimde salon zaten ufacıktı, bir de önceki kiracıdan kalan şatafatlı, altı kollu bir avize vardı. Hem odayı daha da basık gösteriyordu hem de temizlemesi tam bir eziyetti, sürekli toz topluyordu.
Bir de o her yere konulan biblo ve süs eşyası meselesi var. Eskiden evde ne kadar çok obje olursa o kadar zengin durduğunu düşünürdüm. Halıların üstüne, sehpaların kenarına, hatta televizyon ünitesinin her boşluğuna bir şeyler koyardım. Ama sonra fark ettim ki, bu durum hem evi kalabalık ve dağınık gösteriyor hem de temizlik yaparken her birini tek tek kaldırmak zorunda kalmak insanı canından bezdiriyor. Şimdi sade ve az eşyalı bir düzenim var, çok daha ferah hissediyorum.
Benim ilkokul yıllarım 1980'lerin sonunda, İstanbul'da geçti, her sabah tahtaya çıkıp şiirler ezberliyorduk. O yıllarda matematik dersinde formülleri papağan gibi tekrar ediyorduk, ama gerçek hayatta bir çivi çakmayı öğretmiyorlardı. Lise bitince, ev temizliği işine girince anladım ki, sistem bizi sınav robotu yapmıştı, pratik beceriler için hiçbir hazırlık yoktu. 2005'te kendi evimi temizlerken, kimyasal tepkimeleri hatırlamadım, ama o günler boşa geçmişti. Türkiye'de eğitim, ezberden öteye geçmiyor.
Bu tayfa, teknoloji marketlerinin kapısından içeri girerken "Şimdi mutfağım pratikleşecek, sağlıklı besleneceğim" hayalleri kuranlardan oluşuyor genelde. Benim evde de benzer bir senaryo yaşandı, geçen yaz Bosch'un yeni modelini aldım, 3000 küsur lira verip. İlk iki gün patates kızartması ve tavuk kanat yaptım. Mis gibi oldular, kabul etmek lazım. Yağsız, dertsiz bir dünya.
Sonra üçüncü gün, o içindeki sepeti yıkama faslı başladı. Önce elde yıkadım, sonra bulaşık makinesine attım, sonra "niye bu kadar zor temizleniyor bu?" diye düşündüm. Beşinci gün, tezgahın üstünde duran koca makine gözüme batmaya başladı. Zaten küçük bir mutfağım var, bir de bu yer kaplıyor. Eşim de sürekli "bu ne işe yarıyor şimdi?" diye sorup duruyordu, sanki ben airfryer uzmanıymışım gibi.
Bir hafta dolmadan, o parlak airfryer, annemin kilerde sakladığı eski dikiş makinesinin yanına, bir köşeye atıldı. Şimdi arada sırada misafir gelince aklıma geliyor, "aa airfryer vardı bizde" diyorum ama o heves, o ilk günkü coşku yok. Sanırım biz Türk milleti olarak pratik çözümleri seviyoruz ama o pratikliğin devamlılığını sağlamakta pek iyi değiliz. Ya da temizliği zor gelince vazgeçiyoruz hemen. Bilmiyorum, belki de sadece ben öyleyimdir.
35 yaşımda, 2010'un o upuzun kışında, Ankara'daki eski dairemde bulaşık makinesi bozulunca elle yıkama tekniklerini yeniden öğrenmek zorunda kaldım. Annemin 80'lerde kullandığı doğal sirke karışımını hatırladım, ama bu sefer YouTube'dan bir video izleyip farklı bir yöntem denedim, yani sirkeyi limonla birleştirip deterjan gibi kullandım. O koku burnuma gelince, çocukluğumun mutfaklarında geçirdiğim saatler aklıma geldi, her şey daha elle tutulur, daha gerçekti. Şimdi 40'larımda, o basit öğrenme anlarının tadını özlüyorum, sanki zamanın içinde kayboluyorum.
Ayrılık sonrası toparlanma süreci, evdeki küçük detaylarla dolu bir nostaljiye dönüşüyor. 2018'de İstanbul'un Moda semtinde yalnız kaldığımda, eski sevgilimin mutfakta bıraktığı paslanmaz çelik kahve fincanı her sabah gözüme çarpıyordu. O fincanı elime aldıkça, geçen yaz plajda içtiğimiz o sıcak kahveler aklıma geliyordu. Artık her şeyi temizleyip düzenlerken, o fincanı atmak yerine dolabın arkasına kaldırdım, sanki bir anı kutusu gibi.
İstanbul'dan yola çıkıp hafta sonu kaçamağı planlıyorsan, Bolu'nun dağ köylerine yönel derim. Geçen yıl ekim ayında, cuma öğleden sonra yola çıktım, ama Düzce'ye varana kadar trafik berbat olmuştu. Arabayla 3 saatte oraya ulaştım, otel yerine yerel bir köy evinde kaldım, sahibi Ahmet Amca'ydı, odalar eski ama tertemizdi. Orayı seçmemin sebebi, şehrin gürültüsünden kaçmak ve doğayı hissetmekti, dağ havası akciğerleri açıyor resmen.
Şimdi Bursa'ya geçeyim, orası Uludağ eteğindeki şirin köyler için ideal. 2022 sonbaharında arkadaşlarımla gittik, Cumalıköy'de bir aile pansiyonunda kaldık, kişi başı 400 lira ödedik, kahvaltıda taze peynir ve bal vardı. Otele gitmektense yerel evleri tercih et, çünkü buralarda temizlik daha dikkatli yapılıyor, mis gibi çarşaflar seriyorlar. Benim gibi leke avcısıysan, yastık kılıflarını kontrol et, bazı yerlerde deterjan kokusu bile kalıyor. Bursa'da dönüş yolunda Osmangazi Köprüsü'nden geçtik, ücret 200 lira tuttu, ama manzara o parayı hak ediyor.
Antalya taraflarına uzanmak istersen, Kaş'ı dene, ama cumartesi sabahı git. 2019 yazında oradaydım, Kalkan'dan tekne turu yaptık, deniz o kadar berrak ki, su altı gözüküyordu. Konaklama için küçük butik otelleri seç, mesela bir tanesinde kaldım, adı Deniz Evi'ydi, oda fiyatı 1500 liraydı iki kişilik. Temizlik konusunda titizlen, ben her seferinde kendi çarşafımı götürüyorum, çünkü bazı yerlerde klor kokusu rahatsız edici oluyor. Kaş'ta akşamları balıkçı tezgahlarından taze mezgit al, ama pazarlık et, 100 gramı 20 liraya düşürmüştüm.
Eğer Ankara'dan çıkıyorsan, Safranbolu'ya gitmeyi düşün. Orayı 2021 baharında ziyaret ettim, tarihi evlerde konakladım, bir tanesi 300 yıllıkmış, sahibi Fatma Teyze anlatmıştı. Fiyatlar uygun, çift kişilik oda 600 lira civarı, ama erken rezervasyon yap, yoksa doluyor. Temizlik ipucu vereyim, eski evlerde toz birikiyor, ben yanımda mikrofiber bez götürüyorum, odamı şöyle bir siliveriyorum. Safranbolu'da sokakları dolaş, çarşılarda el yapımı hediyelikler bul, ama pazar günü kalabalık oluyor, 2 saatte bir sokak dolaşmak yetiyor.
İzmir'e yakınsanız, Foça'yı es geçmeyin, orası sessiz bir alternatif. 2018'de oraya kaçtım, deniz kenarında bir evde kaldım, kira gibi 250 lira günlükti. Yerel balık restoranlarında kalamar ye, ama porsiyonu 80 liraya geliyor, doymak için iki tane söyle. Benim deneyimimde, konaklama yerlerinde banyo temizliğine dikkat et, bazı pansiyonlarda küf kokusu oluyor, o yüzden kendi şampuanımı taşıyorum. Foça'dan dönünce İzmir trafiğinde 1 saat kaybettim, ama değdi, deniz havası vücudu dinlendiriyor.
Benim de yıllardır başımın belası bu uyku düzeni meselesi. Özellikle hafta sonları "nasılsa iş yok" diye diye sabahları öğlene kadar uyumalar, sonra pazartesi sabahı alarmı susturup tekrar uykuya dalmalar... Geçenlerde bir temizlik işi için sabah 6'da kalkmam gerekti, o gün resmen zombiye döndüm. Halıyı buharlı makineyle temizlerken neredeyse uyuyakalacaktım.
Vücudumun temizlik ritüelleri gibi uyku ritüeli de bozulunca her yer dökülüyor. Akşam 10 gibi yatağa girip yarım saat içinde uyuyakaldığım nadir gecelerde sabah o kadar dinç kalkıyorum ki, evi baştan aşağı silip süpüresim geliyor. Ama genelde gece 1'den önce yatakta dönüp duruyorum. Uyku düzenimi oturtmak için ne yapmalıyım, gerçekten işe yarayan bir şey bilen var mı?
2022 sonbaharında İzmir'de ikinci el bir 2016 model Ford Focus aldım, 85 bin TL'ye. Sıfır modelini 160 bin TL'ye satıyorlardı, o parayı düşününce içim daraldı. Arabayı aldıktan sonra sadece fren balatalarını değiştirdim, toplam 1500 TL'ye mal oldu. Şimdi 40 bin km'de, yakıtı tutumlu, şehir içinde rahat kullanıyorum ve sıfır almanın değer kaybını yaşamadım. Ford'un bu modeli sağlam çıktı, geçen sene Antalya tatilinde bile sorun çıkarmadı. İkinci elin en büyük artısı, aynı performansı yarı fiyata almak. Benim için bu, her seferinde mantıklı seçim.
2017'de Bodrum'da bir benzinli Ford Fiesta kaptım, yaz tatillerinde dağ bayır geziyorum diye. Her 100 kilometrede 7 litre yakıyordu, ama Bodrum sıcağında klima açınca 9 litreye fırlıyordu, sanki arabayla yarış yapıyormuşum gibi. Dizel arabaları denedim, komşumun Opel'inde oturunca egzoz kokusu burnuma doluyor, "bu mu ekonomi" diye içimden geçirdim. Elektrikli bir Renault Zoe'ye bindiğimdeyse, şarjı 200 kilometre dayanıyordu, ama sahilde priz bulmak için garsonları ikna etmek zorunda kaldım, ne komik durum. Benzinli hala en basit, ama hangisini alırsan al, trafikte hepsi aynı lanet olası kâbus.
Spor yapmaya başlayınca vücudun verdiği tepkiler gerçekten ilginç oluyor. Ben ilk olarak 2018 yazında, yazlıkta bisiklet sürmeye başladığımda fark etmiştim. Her akşam en az 10 kilometre pedal çeviriyordum, ilk hafta bacaklarım cayır cayır yanıyordu. Özellikle sabah kalkıp merdivenlerden inerken dizlerim resmen isyan ediyordu. Ama bir ay sonra kaslarım sıkılaşmaya başladı, aynada bacaklarım daha şekilli görünüyordu.
Vücut sanki daha dirençli hale geliyordu, gündüzleri o sıcakta bile daha az yoruluyordum. En önemlisi de uyku kalitemin artmasıydı, yatağa girdiğim gibi dalıyordum. Eskiden gece yarısına kadar dönüp dururdum. Ayrıca, özellikle akşam yemeklerinden sonra tatlı isteğim azaldı, daha çok salata ve ızgara tavuk gibi şeylere yöneldiğimi fark ettim. Sanki vücut daha temiz besinler istiyordu.
Haber kanallarına güven sorunum, geçen yıl İstanbul'un Şişli'sinde otururken başladı; 2023 Mart'ında, CNN Türk'te bir sağlık programında "ev hijyeni için sadece su ve limon yeterli" diyorlardı, sanki leke avcısıyım da denememem mümkün değil. Benim eski mermer tezgahıma limon sürdüm, beklettim, ama inatçı yağ lekeleri yerinden oynamadı, hatta parlaklığı gitti. Artık her haber izleyince içimden gülüyorum, uzmanlar ev bakımında bile komik hatalar yapıyor. Bu yüzden ben kendi yöntemlerime sadık kalıyorum.
Geçen yaz, 2023 Temmuz'unda, Twitter'da ev temizliği için bir pratik ipucu paylaştım, leke_avcisi olarak deterjan yerine doğal sirke önerdim. Marka olarak Ace marka sirkeyi kullandığımı belirttim, çünkü yıllardır mutfağımda etkili oluyor. Ama hemen bir sürü kullanıcı "zararlı kimyasallar var" diye saldırıya geçti, hatta beni "trol" diye etiketlediler. Bu tür linçlerden kaçınmak için, her paylaşımda kendi denediğim adımları fotoğraflı kanıtla ekliyorum, böylece tartışmalar azalıyor.
Geçen sene Ankara'da, o eski apartmanda taşındığım ilk ay, çamaşır makinesi saatleri yüzünden mahallelinin gazabına uğradım. Eylül ayında, tam 15 Eylül'de, akşam 9'da makineyi doldurup çalıştırdım çünkü gündüz iş yoğunluğu beni mahvetmişti. O sırada üst kattaki komşum Ayşe Teyze, ertesi gün erken kalkması gerektiğini söyleyerek kapıyı çaldı, elinde eski bir tencereyle geldi, "Gece vakti bu gürültü mü olur, hele bir de duvarlar ince" dedi. Ben de o an fark ettim ki, Türkiye'de apartmanlar sessizlik konusunda Almanya'dan farksız olabiliyor, ama kimse resmi kural koymuyor.
Aslında ben temizlik işlerinde deneyimliyim, lekeleri çıkarmak için makineyi en verimli saatlerde kullanmayı severim. 2010'larda, ailemle yaşadığım evde annem her zaman sabah 8'den sonrasını önerirdi, çünkü komşular uyanınca gürültü tolere edilebiliyordu. Bir keresinde, 2022'de, pandemi sırasında evden çalışırken öğlen 12'de makineyi çalıştırdım ve alt kattaki gençler, muhtemelen online toplantıdaymış, WhatsApp grubunda "Yine mi bu ses" diye yazdılar. Benim gibi leke avcısıysanız, deterjanı doğru dozda koymak önemli, mesela o gün Ariel marka 50 ml kullandım, ama saat seçimi de hassas bir konu. Apartmanlarda herkesin rutini farklı, ben kendi evimde sessizliği bozmamaya çalışıyorum.
Bu tartışma sadece gürültüyle sınırlı değil, enerji faturalarını da etkiliyor. Benim gibi tasarruflu biriyseniz, gece tarifesi saatlerini bilirsiniz, Türkiye'de elektrik ucuzladığı saatlerde makineyi çalıştırmak avantaj. Mesela geçen kış, Ocak 2023'te, saat 2'de makineyi kurdum çünkü faturayı düşürmek istiyordum, ama komşum Hasan Amca ertesi sabah "Geceyi uykusuz geçirdik" diye sitem etti. Ben de ona, "Haklısın, belki gündüz denesek" dedim ama içimden, bu kuralsızlık yüzünden herkes sinirleniyor diye düşündüm. Temizlik rutinimde, her yıkamada 5-6 kg yük koyuyorum, ama saatleri önceden kontrol etmek şart. Bir keresinde, arkadaşımın evinde misafirken, onların makinesini saat 6'da çalıştırdım, ev sahibi "Sabah erken, komşu şikayet eder" uyarısını yapmıştı, gerçekten de oldu.
Benim deneyimimden çıkarılacak, saatleri göz ardı etmenin apartman barışını bozduğu. Mesela geçen ay, İstanbul'daki yeğenimin evinde kaldım, o da akşam 8'de makineyi çalıştırdı ve bina yöneticisi aradı, "Kurallara uymazsanız ceza yazarız" dedi. Ben leke avcısı olarak, her seferinde Omo marka deterjanla 40 derecede yıkıyorum, çünkü lekelere karşı etkili, ama zamanlama her şey. Türkiye'de resmi saatler olmasa da, komşu kültürü belirleyici. Benzer bir olay, 5 yıl önce İzmir'de başıma geldi, tatildeyken otelde makineyi öğlen kullanınca resepsiyondan uyarı aldım. Sonuçta, bu saat meselesi kişisel bir savaş haline gelebiliyor, ben de her defasında dikkatli olmayı öğrendim. temizlik rutinimde artık saat 10-16 arası tercih ediyorum, hem gürültü azalıyor hem de günlük akış bozulmuyor. İşte böyle, apartman yaşamının cilveleri.
Türkiye'de siyasi kutuplaşmanın günlük hayata etkisi
Benim için siyasi kutuplaşma, yıllardır biriken kireç tabakası gibi. Ne kadar temizlemeye çalışsan da izi kalıyor, suyu hep biraz bulanıklaştırıyor. Geçen yaz annemle Eskişehir'e akraba ziyaretine gittiğimizde, bahçede çay içerken konu birden "şu anki durum"a geldi. Annemin halası, çay bardağını masaya biraz sertçe bırakıp, "Böyle giderse ne halimiz var bilmiyorum," dedi. O anda herkes sustu, bende o sessizliği bastıran bir gerginlik hissettim.
Sanki insanlar, siyaset konuşulduğunda sadece fikirlerini değil, bütün hayat görüşlerini, hatta karakterlerini ortaya koyuyorlar. Bu yüzden de en basit sohbet bile, bir anda mayın tarlasına dönüşebiliyor. Geçen kış, oturduğum apartmanda yeni taşınan komşumla merdivende karşılaştık, havadan sudan konuşurken bir anda "ülkenin gidişatı"na laf geldi. Beş dakika sonra yüzüme bakmadan lafı toparlamaya çalışıyordu, ben de aynısını yaptım. O günden sonra merdivende denk gelince sadece başımızı sallayıp geçiyoruz.
Bazen düşünüyorum, bu durum temizlik ürünleri seçimine bile yansımış olabilir mi. Hani bir markayı alırken bile, o markanın temsil ettiği bir görüş var mıdır diye içten içe bir sorgulama başlar ya. Benim için bu durum, yıllardır kullandığım bulaşık deterjanımı değiştirme kararımdaki küçük bir şüphe tohumuydu. Bir arkadaşım, "Bunu kullanma, onlar şöyle," dediğinde, mantıksız bulsam da aklımın bir köşesine yazmıştım. Sonra markette o deterjanı gördüğümde, elim başka bir markaya gitti istemsizce. Sanki aldığım deterjan bile, benim duruşumu belli edecekmiş gibi.
2015'te, ailemin eski evinde o antika Singer dikiş makinesini satmayı seçtim. Evden tasarruf etmek için Ankara'nın Çankaya ilçesindeki ikinci el dükkanına götürdüm, 300 liraya kapattım. O makine annemin mirasıydı, 1960'larda alınmış, hâlâ kusursuz çalışıyordu. Şimdi düşünüyorum da, o kararımla hem tarihi bir parçayı hem de pratik bir aracı kaybettim. Benim gibi ev bakımına düşkün biri için, o makineyle diktiğim basit perdeler bile işimi kolaylaştırıyordu. Sonra, geçen yıl kendi evimde bir dikiş makinesi ihtiyacı doğdu; en ucuzunu 800 liraya aldım, ama kalitesi berbat, ipliği sürekli kopuyor. O zamanlar maddi sıkıntıdaydım, ama şimdi görüyorum ki, duygusal değerini göz ardı etmek bana uzun vadede pahalıya geldi. Ev eşyalarını hafife almak, özellikle kalitelileri, hayatı daha zorlaştırıyor; mesela geçen ay, annemin fotoğraflarını görünce pişmanlığım tazelendi. O makineyi elden çıkarınca, artık o anıları da bir kenara koydum, ama keşke tutsaydım. Şimdi her temizlik seansında, evdeki her şeyi iki kez düşünüyorum, çünkü bir kez vazgeçince geri gelmiyor. O Singer, benim için sadece bir alet değil, bir hatıraydı ve onu satarak kendi kendime ceza verdim. Ev bakımında aceleci kararlar, sonradan yara açıyor, hele ki benim gibi leke avcısının her şeyi değerlendirmesi lazım. O günden beri, eşyaları atmadan önce uzun uzun bakıyorum, ama o pişmanlık hala içimde. yılın sonunda, benzer bir makine aradım internette, ama fiyatlar uçmuştu, 1500 liraya kadar çıkanlar var. İşte böyle, vazgeçtiğim o karar, hayatımın bir parçası olarak kaldı.
Ankara'da, 2023 seçimlerinden hemen sonra, aile iftarında amcamın Erdoğan'ı övmesiyle masada kıyamet koptu. Ben muhalefeti savununca, teyzem araya girip susturdu, ama pilav soğudu kimse yemedi. İşyerinde de geçen ay, bir toplantıda arkadaşımın HDP'li olduğunu öğrenince patron yüzünü ekşitti, proje ertelendi. Sokakta bile, geçen hafta market kuyruğunda iki kişi partilerden bahsedip kavga etti, polis çağırdılar. Artık düğünlerde bile siyasi espriye yer yok, herkes gergin. Bu kutuplaşma yüzünden normal sohbetler lüks oldu.
Eski bir fırçayı çöpe attığım günü hâlâ hatırlıyorum. 2015 yılıydı, Ankara’daki dairemde, mutfak tezgahını temizlerken. O fırça, annemin bana verdiği tahta saplı, yumuşak kıllı bir şeydi, markasını bilmiyorum ama yıllarca lekeleri çıkarmakta usta olmuştu. Yeni bir sünger seti almıştım, hevesle onu denemeye başladım. Ertesi gün, yağ lekesi tezgaha yapışıp kaldı.
O fırçayı neden attım, şimdi bile anlamıyorum. Evdeki karışıklık sırasında, çekmeceleri boşaltırken gözüme eski geldi. 2000’lerin başında, annemle birlikte kullandığımızda, buzdolabı kapaklarındaki inatçı lekeleri nasıl kolayca çıkardığını görmüştüm. Mesela, 2012’de, mutfağı baştan aşağı temizlerken, o fırça sayesinde zeytinyağı sıçramalarını saniyeler içinde yok etmiştim. Sonra, süngerlere geçince, aynı leke bir saatte çıkmadı, hatta yüzey çizildi. Benim hatam, yeniye olan körü körüne güvenimdi.
Şimdi, her ev temizliğinde o gün aklıma geliyor. Geçen yıl, Bodrum’daki yazlık evimizde, benzer bir lekeyle uğraşırken, fırçanın yerini hiçbir şeyin tutmadığını fark ettim. O zamanlar, doğal malzemelerle temizlik yapmayı seviyordum. Örneğin, sirke ve karbonat karışımını o fırçayla uygulardım, mutfak fayanslarını pırıl pırıl ederdi. Yeni süngerler ise, markası Tesco olanlardan, sadece yüzeysel temizlik yapıyordu. Üç paketi bitirdim, hâlâ memnun değilim.
Bu pişmanlık, sadece bir eşya meselesi değil, alışkanlıkları bırakmanın bedeli. 2018’de, bir arkadaşımın evinde misafirken, onun eski tip fırçalarını gördüm ve sormuştum. Adı Ayşe’ydi, o da yıllardır aynı tip kullanıyordu. Bana, "Bu fırçalar gibi güvenilir şey kalmadı" demişti, ben de içimden onayladım. O günden beri, ev bakımımda doğal yöntemlere döndüm. Mesela, geçen ay, balkondaki küf lekelerini çıkarmak için eski bir fırça aradım, ama bulamadım. Bunun yerine, el yapımı bir tane yaptım, tahta saplı, yumuşak kıllı. İşe yaradı ama orijinalini özlüyorum.
Hayatımda başka vazgeçmeler de oldu tabii. 2009’da, bahçe bakımı için kullandığım toprak karışımını bıraktım. O zamanlar, evimin bahçesinde, kompost yapıyordum, içinde eski yapraklar ve toprak karışımı vardı. Sonra, hazır gübreye geçtim, markası Miracle-Gro idi. İlk başta kolay geldi ama bitkilerim soldu. Üç ay sonra, eski yönteme döndüm, ama zaman kaybetmiştim. Şimdi, her bahar temizliğinde, o ilk karışımın verimini hatırlıyorum. Mesela, 2010’da, evdeki saksılarda çiçekler nasıl coşmuştu, fotoğrafları hala albümde duruyor.
42
Şimdi, airfryer'ı dolabın üstünde tutuyorum, arada sırada çıkarıp kullanıyorum, ama çoğunlukla unutuluyor. Bu, nesnelerin bize hükmetmesi değil, bizim onlara verdiğimiz değerin kısa ömrü. Geçen ay, bir mağazada yeni bir model gördüm, fiyatı 1200 lira, ama almadım, çünkü biliyorum ki aynı döngüye gireceğim. İnsanlar neden böyle yapıyor? Çünkü hayat aceleci, her şey hızlı tüketiliyor; airfryer gibi aletler, başlangıçta vaat ettikleri gibi kalıcı olamıyor. Benim gibi ev bakımına düşkün biri olarak, bu deneyimler öğretici, ama her seferinde yeniden yaşıyoruz.
Eski günlerde, annemin mutfağında sadece bir tencere vardı, her şeyi onunla hallediyordu, şimdi ise onlarca alet var, ama çoğu kullanılmıyor. Airfryer'ın hikayesi, bu bolluk çağının ironisi; alıyoruz, deniyoruz, sonra kenara koyuyoruz. Benim Ankara evimde, o alet hala duruyor, ama artık sadece bir anı parçası. Bu tür alımlar, hayatın felsefesini sorgulatıyor, ama cevaplar her zaman net değil. Örneğin, geçen yaz tatilinde, Bodrum'da kaldığım evde bir airfryer vardı, sahibi hiç kullanmamıştı, ben denedim ve yine aynı sonuçları aldım.
Sonuçta, bu aletler bize zaman kazandırmak isterken, aslında zihinsel yük ekliyor. Benim gibi pratik bilgilere meraklı olanlar için, airfryer bir deneyimdi, ama kalıcı bir çözüm olmadı. Herkesin hikayesi farklı, ama ortak nokta aynı: Heyecan gelir, gider. Bu, tüketim toplumunun bir parçası, ve ben de bundan kaçamıyorum. Airfryer'ı alalı bir yıl oldu, hala arada çıkarıyorum, ama artık eskisi gibi değil. Hayatı basitleştirmek için daha az şeye ihtiyacımız var, belki de.
00
Kapadokya'ya gitmek istiyorsan, perşembe akşamı yola çık, cumartesi günü balon turu yap. 2020'de oradaydım, Göreme'de bir mağara otelde kaldım, fiyatı 1000 lira gece için, ama manzara muazzam. Temizlik olarak, taş yapılar toz topluyor, ben her sabah pencereyi silerdim, leke avcısı alışkanlığı. Orada yerel şarap tadın, bir butikte 50 lira verip aldım, ertesi gün dönüş yolunda Ankara'ya 4 saatte vardım. Bu tür kaçamaklar için bütçe ayır, ben her seferinde 1500 lira harcıyorum, ama yorgunluğu atıyor.
Şırnak tarafına doğru, Cizre'ye uzanmak riskli gelebilir, ama ben 2017'de gittim, tarihi köprüleri görmek için. Otele gitmektense yerel evlerde kal, fiyatlar 200 lira civarı, kahvaltıda taze ekmek veriyorlar. Temizlik ipucu, su kaynakları sınırlı, o yüzden kendi havlunu götür. Orayı gezerken dağ yollarında dikkat et, virajlar yorucu, ama manzara unutulmaz. Dönüşte Diyarbakır'da durduk, oradaki baharat pazarından aldık, 50 lira harcadım.
Trabzon'a doğru, Uzungöl'e kaçmak istersen, cuma gecesi git. 2023 yazında oradaydım, göl kenarında bir evde kaldım, kişi başı 500 lira, ama yağmur yağınca çamur oluyor. Temizlik için bot giy, ben her defasında ayakkabıları temizliyorum. Göl turu yap, tekne 100 lira tutuyor, ama değer. O bölgede hamsi yiyin, bir restoranda 60 lira verdim, lezzetliydi. Dönüş yolunda Sivas'a uğradım, oradan Ankara'ya 6 saatte ulaştım, trafik yoktu.
Kıyıda, Bodrum yerine Datça'yı dene, orası daha sakin. 2015'te gittim, plajlarda güneşlendim, konaklama 800 lira tuttu iki kişilik. Temizlik olarak, deniz kumunu otele taşıma, ben her akşam duş aldırıyorum. Datça'da zeytinyağı al, yerel bir üreticiden 100 lira verdiğim var, kalitesi yüksek. Orayı tercih etmen için sebep, kalabalık olmayan plajlar, ama pazar günü dön, yoksa trafik artıyor.
Son olarak, Muğla'nın Akyaka'sı harika bir seçenek, özellikle yazın. 2022'de oradaydım, nehir kenarında bir evde kaldım, fiyat 400 lira gece. Temizlik ipucu, nemli ortamda küf oluşuyor, ben sprey getiriyorum. Orayı gezerken bisiklet kiralayın, 50 lira günlük, manzara süper. Akyaka'dan dönünce, otobüsle 4 saatte İzmir'e vardım, yolda uyudum. Bu kaçamaklar için planlı ol, ben her seferinde haritayı önceden inceliyorum.
00
10
Temizlik rutinimde bu tür pişmanlıklar sık oluyor. Geçen kış, 2023’ün başında, İstanbul’daki evimde, pencere camlarını silmek için mikrofiber bezlere geçtim. Önceki bezim, pamuklu ve kalın olanıydı, 2010’dan beri kullanıyordum. Yeni bezler hızlıydı ama iz bırakıyordu. Beş kez denedim, her seferinde camlar bulanık kaldı. Eski bezi atmamıştım aslında, ama bir kutuda unutmuştum. Şimdi, onu çıkarıp kullanıyorum, farkı hemen görüyorum.
Bazen, bu vazgeçmeleri düşünürken, insan hayatındaki detayların önemini anlıyorum. Mesela, 2016’da, bir temizlik kursuna gitmiştim, orada eğitmen, "Eski araçlar, yeni teknolojiyi yener" demişti. Ben de o fırçayı hatırlatmıştım. Kurs, Ankara’daki bir merkezdeydi, on kişiydik, hepsi ev hanımı gibiydi. Sonra, eve dönüp o fırçayı aradığımda, çok geçti. Şimdi, her temizlik seansında, bu anı yaşıyorum.
Ev bakımındaki bu pişmanlıklar, beni daha dikkatli yapıyor. 2022’de, bulaşık makinesi deterjanını değiştirdim, eski markayı bırakıp yeni bir tane aldım. Adı Finish olanı denedim, ama lekeler kaldı. Önceki, Fairy idi, 2014’ten beri kullanıyordum. İki kutu bitirdim, memnun olmadım. Sonra, eskiye döndüm ve farkı gördüm. Bu tür deneyimler, alışkanlıkların değerini öğretiyor.
Yıllar içinde, birçok şeyi denedim. 2011’de, yer temizliği için buharlı makine almıştım. Eski süpürgem, manuel olanı, daha etkiliydi aslında. Makineyi iki ay kullandım, sonra bozuldu. Tamir ettirmeye üşenip sattım. Şimdi, o manuel süpürgeyi özlüyorum, çünkü halıları daha derin temizliyordu. Mesela, geçen ay, misafir odasını temizlerken, aynı sorunu yaşadım. Eski yöntemlere sadık kalmak gerektiğini anlıyorum.
Temizlik dünyasında, vazgeçtiğim her şey, bir ders gibi. 2014’te, doğal yağ çözücü karışımımı bıraktım, yerine kimyasal sprey aldım. Markası Mr. Muscle idi, hızlı etki vaad ediyordu. Ama mutfak yağlarını tam çıkaramadı, yüzeyleri kuruttu. Eski karışımım, zeytinyağı ve limondan yapılıyordu, 2008’den beri kullanıyordum. Şimdi, onu yeniden hazırlıyorum, ama ilk seferki gibi olmuyor.
Bu pişmanlıkların hepsi, hayatımın bir parçası. Her seferinde, daha iyi seçimler yapmaya çalışıyorum. Eski fırça gibi, bazı şeyler irreplaceable. Ev bakımında, denemeye devam ediyorum, ama geçmiş hataları unutmamak gerekiyor. İşte böyle, leke avcısı olarak.