İlk buluşmada en büyük hata bence erken fiziksel temas kurmaya çalışmak, sanki ikinci buluşma gibi davranmak. 2019'da İzmir'de bir parkta buluştum, adam elini hemen omzuma attı, sanki tanışalı aylar olmuş. Ben şaşkınım, konu havadan sudan geçerken o yakınlaşmaya çalışıyor, ortam gerildi. Bir diğeri de geç kalmak, sanki zamanı önemsiz. O buluşmada ben 15 dakika bekledim, soğukta otururken sinirlerim bozuldu, sohbetin keyfi kaçtı. Bu tür hatalar ilişkiyi baştan mahveder.
2015'te, İstanbul'da küçük bir dairede tek başıma yaşarken Pazartesi sabahları uyanmak sanki bir dağ gibi gelirdi. Her seferinde mutfağı hızlıca silerek başlardım, örneğin Fairy ile bulaşıkları yıkayıp tezgahı parlatmak beni hemen harekete geçirirdi. Bu rutin sayesinde, o iç sıkıntısını evin tazeliğiyle dağıtıyorum. Şimdi Ankara'da, her Pazartesi aynı yöntemi uyguluyorum, işe gitmeden önce bir oda tozunu almak günü kazanmamı sağlıyor.
Arkadaşlıkların bitmesinin en yaygın sebebi bence beklentilerdeki farklılık. Bir taraf hala üniversite yıllarındaki gibi her hafta buluşma, uzun telefon konuşmaları beklerken, diğer taraf hayatın koşuşturmacasında buna vakit ayıramayabiliyor. Ben, evlendikten sonra bazı bekar arkadaşlarımla aramın açıldığını fark ettim; benim önceliklerim değişmişti, onlarınki hala aynıydı. Cumartesi akşamı evde film izlemeyi tercih ettiğimde, dışarı çıkmak isteyen arkadaşım Sibel’le aramızdaki o görünmez mesafe belirginleşti. Ne küslük var ne de kavga, sadece hayatın getirdiği doğal bir ayrışma diyebiliriz.
Pazartesi sendromu eskiden beni mahvederdi, mesela 2015'te İstanbul'da işe giderken saat 7'de uyanır uyanmaz yatağa yapışırdım. Şimdi ise, ev bakımı rutinimi devreye sokuyorum; sabah 6'da mutfağı silip kahve yapıyorum, bu sayede zihnim açılıyor. Karşılaştırma yaparsam, o yıllarda sadece şikayet ederdim, bugün ise bir temizlik markası gibi Mr. Muscle'ı elime alıp evi hızlıca düzeltiyorum. Böylece sendromu evdeki düzenle yeniyorum, farkı hissediyorum. Bu yöntemle haftaya daha güçlü başlıyorum, mesela geçen ay hiç kaçırmadım.
Benim için sokak lezzetlerinin en iyisi, her daim taze bir kokoreç olur. 2016 sonbaharında, İzmir Kordon'daki o ünlü tezgahın önünde beklerken, ustanın baharatları karıştırışını izledim; ekmeğin içine sarılmış, limonlu ve sarımsaklı haliyle 15 lira verip yedim. O gün rüzgarlı havada yediğim kokoreç, beni öyle doyurdu ki, ertesi gün başka bir şey aramadım. İstanbul'da da denedim ama İzmir versiyonunun o dumanı başka yerde yok.Kokoreçi sokak turunda ilk durağa koy, pişman olmazsın.
Maaşımın yarısını kiraya vermek, hayatımın en büyük pişmanlıklarından biriydi. 2020'de İstanbul'un Esenyurt ilçesinde, asgari ücretle bir temizlik şirketinde çalışıyordum, maaşım 2500 TL'ye ancak yetiyordu. O evi bulduğumda, iki odalı bir daireydi, kira 1250 TL tutuyordu ve ben her ayın ilk gününde bu parayı hesaptan çekip ev sahibine elden veriyordum. O sırada cebimde kalan 1250 TL, faturalara, markete ve toplu taşıma kartına anca yetiyordu, geriye hiçbir şey kalmıyordu.
Bu durum, insanın özgürlüğünü elinden alıyor gibi geliyor bana. Örneğin, o yıl bir arkadaşımın düğünü için Bodrum'a gitmek istedim, ama bilet parası birikemediği için evde kaldım. Kiralar her yıl yüzde 20-30 artarken, maaşlar aynı seviyede kalıyor; ben 2021'de aynı işi yaparken, kira 1500 TL'ye fırladı ve ben ekstra saatler ekleyerek çalışmak zorunda kaldım. Bu, sadece benim hikayem değil, etrafımdaki birçok kişinin gerçeği; komşum Ahmet, geçen yıl Kadıköy'de benzer bir sorun yaşadı, maaşının yarısını kiraya verince çocuğunun okul masraflarını karşılayamadı. İnsanlar bu döngüde sıkışıp kalıyor, çünkü ev sahipleri her fırsatta fiyatları yükseltiyor.
Eleştirmek gerekirse, bu sistem tamamen adaletsiz. Benim gibi orta sınıf çalışanlar, yıllardır bu yükün altında eziliyor; 2022'de enflasyon yüzde 70'lere çıktığında, kiramı artırmak için ev sahibi bana hiçbir gerekçe göstermedi, sadece "pazar şartları" dedi. Bu, hayat kalitesini düşürüyor, insanları borçlandırıyor; ben o dönemde kredi kartı borcumu ödeyemeyip gecikme ücretleri ekledim, hepsi kira yüzünden. Herkesin bildiği gibi, büyük şehirlerde ev bulmak zaten zor, bir de maaşın yarısını buna harcarsan, geriye kalanla tatil ya da yatırım yapma şansı kalmıyor. Ben kendi gözlemimle söylüyorum, bu düzen değişmedikçe, insanlar hep bu kısır döngüde debelenecek. 2023'te nihayet taşındım, ama o süreçte yaşadıklarım hala aklımda.
30 yaşımı aştıktan sonra, ev temizliğinde yeni bir yöntem denemeye karar verdim. 2015'te, Ankara'daki bir atölyeye katıldım, orada mikrofiber bezlerle leke giderme tekniklerini öğrendim. Eskiden kova dolusu suyla uğraşıyordum, ama bu yöntemle sadece bir bez ve az deterjan yetiyor. Şaşırtıcı şekilde, eski lekeler bile 10 dakikada çıkıyor, ev daha taze kokuyor. Artık her hafta sonu uyguluyorum, farkı hemen hissediyorum.
30 yaşında para biriktirmek, benim gibi sıradan bir temizlikçi için hayli çetrefilli bir hikaye. 2018'de Ankara'da, 30 yaşımda bir temizlik şirketinde çalışırken aylık net 3.200 TL kazanıyordum. Kira 900 TL, elektrik-su 400 TL, geriye kalan 1.900 TL'den 800 TL'yi biriktirmeye çalışıyordum her ay. Yıl sonunda 9.600 TL biriktirdim, ama enflasyon vurunca o parayla ancak yeni bir vakum makinesi alabildim, o da markası Bosch olanı. Bu sayede ev temizliği hızlandı, ama birikim hedefim hâlâ yarım kaldı.
Evlenmeden önce en çok ihmal edilen konu bence ev düzenidir, 2016'da düğün hazırlıkları sırasında biz bunu atlamıştık. Eşimle Ankara'daki ilk evimizde kavga çıkınca anladım, ben haftada bir büyük temizlik meraklısıyım, o ise sadece toz almayı yeterli görüyor. Sonra, mutfak için Ikea'dan aldığımız basit seti paylaştık, bu sayede bütçeyi sarsmadan anlaşmış olduk. Çocuk planı yapmadan önce bu detaylar konuşulursa hayat kolaylaşıyor, mesela biz ikinci evi seçerken komşu gürültüsünü önemsedik.
Türk futbolunda en çok sinir olduğum şey, her sezon aynı kısır döngüyle dönüp duran teknik direktör kavgaları. Ben 2018'de Vodafone Park'ta Beşiktaş-Fenerbahçe derbisine gitmiştim, tribünde herkes bağırıyor ama kenarda teknik adamlar sanki mahalle kavgası veriyor. O maçta Şenol Güneş ile Aykut Kocaman arasında yaşanan atışmayı unutmam, hakemin müdahalesi yetmedi, oyun durdu. Eve dönünce o günü hatırladıkça, bu adamların her yıl kovulup başka takıma gitmesi ne kadar saçma geliyor.
Aslında sorun sadece saha içinde değil, kulüplerin para yönetimi berbat. 2022'de Galatasaray'ın transfer döneminde 10 milyon Euro verip bir forveti alıp sonra satması, bütçeyi nasıl delik deşik ettiğini gösteriyor. Benim gibi bir futbol tutkunu olarak, mahalle takımında oynadığım yıllardan beri görüyorum ki, genç oyuncular hep kenarda kalıyor. Mesela 2015'te Ankara'da oynadığım amatör ligde, yetenekli bir arkadaşıma scoutlar bakmadı bile, çünkü kulüpler hep yıldız avına çıkıyor. Sonra ligde yabancı ağırlığı artıyor, bizim çocuklar bankta oturuyor.
Bunun en somut örneği, geçen sene Trabzonspor'da yaşanan kaos. Abdullah Avcı'yı getirdiler, takım toparlandı ama sonra yönetim değişince her şey karıştı. Ben o sırada evde maçları izlerken, stadın arkasındaki sokaklarda taraftarların kavgalarını duyuyordum, sanki oyun dışı olaylar oyunu etkiliyor. Finansal fair play diye bir şey var ama kimse uymuyor, borçlar birikiyor. 2023'te Fenerbahçe'nin Avrupa'dan men edilmesini hatırlayın, o para kaybı ne demek biliyor musunuz, takımın motivasyonunu yerle bir etti. Benim gibi sıradan bir izleyici için, bu her yıl aynı hikaye, stadlara gitmek yerine evde izlemek daha az sinir bozucu hale geliyor. Herkes biliyor ki, bu sorunlar çözülmedikçe, Türk futbolu hep aynı bataklıkta debelenecek.
Tatil dönüşü eve gelince neden o garip boşluğu hissediyoruz? Geçen yaz, Ağustos 2023'te Bodrum'da bir haftalık tatil yaptım, otelde her sabah saat 8'de denizin sesiyle uyanıyordum, kahvaltıda taze portakal suyu ve simit vardı, akşamları ise sahilde yürüyüp balıkçı tezgahlarından lüfer alıyordum. Eve döndüğümde, apartman kapısını açar açmaz eski halının kokusu burnuma geldi, duvarlar aynıydı ama sanki her şey küçülmüş gibiydi. O an, tatildeki o dolu dolu geçen günlerin ardından, evde bir şeylerin eksik olduğunu fark ettim.
Bunu ilk hissettiğim anı hatırlıyorum, tam 15 Ağustos günü, İstanbul trafiğinden sonra eve girince. Bavulu odanın köşesine bırakıp yatağa oturduğumda, saat 9'da uyanma alışkanlığım bozulmuştu, vücut saatim karışmıştı. Tatilde her gün plajda saatlerce güneşleniyordum, akşamları arkadaşlarla mangal yapıyorduk, mesela bir akşam Bodrum'un Gündoğan sahilinde, Ali adında bir balıkçıyla sohbet etmiştik, o bana denizdeki balık türlerini anlatmıştı. Eve gelince, pencereden sadece karşı apartmanı görüyordum, kuş cıvıltısı yerine tramvay sesleri vardı, bu da o boşluğu daha da büyütüyordu. Benim gibi ev bakımına düşkün biri olarak, eve dönünce ilk iş evi toparlamak oluyordu, mesela tozları silip süpürmek, ama bu seferinde, mutfaktaki kahve makinesini açtığımda, tatilde içtiğim Türk kahvesinin yerini hiçbir şey tutmuyordu.
Bu boşluk, sanırım rutinin aniden değişmesinden kaynaklanıyor. Tatilde, geçen yılki gibi, her sabah saat 7'de yürüyüşe çıkıyordum, deniz kenarında 10 bin adım atıyordum, akşamları ise saat 10'da uyuyordum. Eve döndüğümde, ilk gece saat 11'de yattım ama sabaha karşı 4'te uyandım, perdeleri açtığımda sadece gri binalar vardı, oysa tatilde manzara her zaman canlıydı. Bir keresinde, oteldeki bahçıvanla konuşmuştum, adını unuttum ama yaşlı bir adamdı, o bana çiçek bakımı hakkında ipuçları vermişti, eve gelince balkondaki saksıları suladım ama aynı keyfi alamadım. Bu his, bana evin sadece bir yer olmadığını, bir rutinin parçası olduğunu hatırlatıyor, mesela geçen seferinde, tatilden sonra iki gün hiçbir şey yapmadan oturmuştum, sonra evi temizlerken kendime geldim. Tatildeki o özgürlük duygusu, eve dönünce kayboluyor, mesela bavuldaki kumları döktüğümde, odanın köşesinde birikmiş tozları gördüm, bu da boşluğu pekiştiriyordu.
İkinci el araba alırken en büyük hatayı ilk seferde ben yaptım, 2018 yazında Ankara'da bir Opel Astra'ya göz diktim. Arabayı internetten gördüm, ilan "sorunsuz, az kullanılmış" diyordu, fiyatı 25 bin liraydı, satıcı da komşumun tanıdığıymış diye inandım. Arabayı test sürüşünde kullandık, motor düzgün çalışıyordu ama direksiyonda hafif bir titreme hissettim, satıcı "yağ değişimiyle geçer" dedi, ben de geçiştirdim. Ertesi gün aldım, ama bir hafta sonra klima devreye girmemeye başladı, meğer kompresör sorunluymuş.
O sıralar Ankara'nın kavurucu sıcağında klima olmadan işe gitmek cehennemdi, arabayı servise götürdüm, usta "bu parça Almanya'dan gelecek" dedi, tamir maliyeti 3 bin lira çıktı. Arabayı alırken ekspertiz yaptırmadım, çünkü acelem vardı, evden çıkmadan önce eşim "mutlaka kontrol ettir" demişti ama ben "ne olacak ki" diye geçiştirdim. Sonradan öğrendim ki, Astra'nın o modelinde sık sık bu sorunlar çıkıyormuş, forumlarda 2017'den beri şikayetler var. Benim hatam, satıcının sözüne fazla güvenmek oldu, adam "benim araba yıllardır problemsiz" diye anlatmıştı, halbuki kilometrede oynama yapmış.
Bir keresinde de, geçen yıl Bodrum'da tatil dönüşü bir Ford Focus baktım, fiyat 35 bin lira, satıcı "tam bakımlı, lastikler yeni" dedi ama ben kaportayı incelemedim. Alınca fark ettim ki, sol kapıda paslanma başlamış, denize yakın olduğu için rutubet girmiş. O arabayı satmak için 6 ay bekledim, tamir için 2 bin lira harcadım, ama alıcı bulamadım çünkü piyasa düşmüştü. Benim gibi temizlik meraklısıysanız, arabada da detaylara dikkat edin, mesela koltuklardaki lekeleri görünce hemen şüphelenin, o lekeler geçmiş kazanın habercisi olabilir.
Araba alırken hep şunu düşünürüm, neden herkes ekspertizi atlıyor, mesela ben ilk seferde 500 lira ekspertiz ücretini çok bulmuştum. Ama ikinci alımımda İstanbul’da bir Volkswagen Polo için 800 lira ödedim, adamlar her şeyi kontrol etti, şanzıman sesi bile çıktı, satıcıya "bu sorunu düzelt" dedim ve fiyatı 2 bin lira indirdim. O deneyimden sonra, araba alımı sadece para işi değil, zaman ve sinir meselesi. Benim gibi orta sınıf aileler için, ikinci el araba bir macera ama dikkatli olursanız kazıklanmadan çıkarsınız. Ankara'daki Astra faciasından sonra, her seferinde en az iki ekspertiz raporu alıyorum, mesela sonuncusunda motor yağı miktarını bile ölçtürttüm. Olayın özü, parayı saymadan önce arabanın her vidasını sorgulamak.
Ben 2021 sonunda, Ankara'da ev temizliği işlerinden biriktirdiğim 5000 TL'yi hemen dolara çevirdim. O zaman 1 dolar 13 TL civarındaydı, şimdi 32 TL'ye çıkınca paramın değeri neredeyse iki katına geldi. TL'de kalsaydım, geçen yılki enflasyonla birlikte alışverişte eriyip gidecekti. Mesela geçen ay markete gittiğimde, aynı fiyata yarım kilo peynir alabiliyordum ama şimdi sadece çeyrek. Dolar biriktirmek, benim gibi günlük işlerle uğraşanlar için en güvenli yol. Ağustos 2023'te, bir arkadaşımın TL'si değer kaybederken benim birikimimle yeni bir süpürge bile alabildim. Bu sayede ev masraflarımı daha rahat karşılıyorum.
2018'in yazında, Ankara'da kiradan bıkınca ev kredisi çekip küçük bir daire aldım. Banka memuru "faizler düşük, hemen imzala" diye bastırdı, ben de 150 bin lirayı cebe atıp eşya doldurdum. İki yıl sonra enflasyon patladı, taksitler maaşımın üçte ikisini yutmaya başladı. Arabayı satıp kapatmaya çalıştım, ama piyasa düşüşteydi, borç hâlâ üstümde, ben her fatura gününde sinir haritası çiziyorum.
2015'te Ankara'da ikinci el bir Volkswagen Polo'ya göz koydum, fiyatı 15 bin lira gibi cazip gelmişti. Arabayı galeride ilk gördüğümde dışı parlak, içi derli topluydu, sanki yeni çıkmış gibiydi. Ama ben acele ettim, ekspertiz masrafını es geçip direk aldım, cebimdeki parayı sayıp uzattım. Ertesi hafta motor sesi çıkarmaya başladı, meğer şanzıman sorunu varmış, usta "bu araba en az 5 bin lira masraf ister" dedi.
O günden sonra anladım ki, ikinci el araba alırken dış görünüşe kanmamak lazım, hele ki temizlik takıntılı biri olarak ben bile atlamıştım detayları. Arabanın geçmişini e-devletten kontrol ettim ama geç kalmıştım, kazalı çıktı, 2013'te bir kaza raporu varmış. Benim gibi leke avcısıysanız, içindeki sigara kokusunu bile inceleyin derim, o Polo'da koltuklarda izler buldum, sonradan temizlenmiş gibiydi. Fiyatı düşük diye atlamayın, 15 bin liraya aldım ama toplam 7 bin lira daha ek masraf çıktı, usta parası, yedek parça derken.
Bir keresinde de 2018'de İzmir'de bir Ford Focus baktım, satıcı "tam bakımlı, lastikler yeni" diyordu ama lastiklerin tarihi 2015'ten kalmaymış, yola çıkınca dengesizlik yaptı. O deneyimden öğrendiğim, her zaman lastiklerin üretim tarihine bakmak şart, markanın sitesinden doğrulayın. Arabanın kilometre saati de kandırmaca olabilir, benim Polo'da 80 bin yazıyordu ama usta "aslında 150 bini geçmiş" dedi. Ben her seferinde "ben" diye düşünürken, bu hatalar paraya mal oluyor, bir daha alırken en az bir hafta bekliyorum.
Pratik bir ipucu, almadan önce arabanın altını kontrol edin, benim gibi ev temizliğinde detaycıysanız, paslanmış parçaları görürsünüz. 2015'teki Polo'da egzoz borusu pas içindeymiş, ben ilkinde farketmemiştim. Sonra satıcıya pazarlık yapın, benim gibi yeni başlayanlar için en az yüzde 10 indirim koparın, ben o zaman 2 bin lira düşürdüm ama yetmedi. İkinci elde en acı ders, aceleyle alınan arabanın faturası ağır oluyor, ben şimdi her seferinde fotoğraflarla belgelenmiş ekspertiz raporu istiyorum. 2020'de bir Toyota Yaris aldım, o sefer 500 lira ekspertiz harcadım ama sorun çıkmadı, araba hala pırıl pırıl.
Şimdi düşünüyorum da, o Polo macerası bana temizlikten öte güveni öğretti, arabanın her vidasını incelemek lazım. Benzer bir olay tanıdığıma da oldu, o da 10 bin liraya bir Opel Astra aldı, klima çalışmıyordu, tamir 3 bin lira tuttu. Bu tür hatalardan kaçınmak için, alım öncesi test sürüşünde her düğmeye basın, radyodan klimaya kadar, benim gibi detay delileri için bu şart. O yıllardan beri her araba alımında bu kuralları uyguluyorum, sonuçta cebimde kalan para temizlik malzemelerine gidiyor. yılın sonunda o Polo'yu sattım, ama zararla, 10 bin liraya ancak. İkinci el piyasasında herkesin bir hikayesi var, benimki de bu şekilde.
2000'li yılların başıydı, kredi kartları yeni yeni ceplerimize girmeye başlamış, herkesin bir kredi limiti vardı. O zamanlar bu kadar bilinçli değildik sanırım, "limit dolana kadar harca" der gibiydi bankalar, sanki geri ödemek diye bir şey yoktu. Bir arkadaşım vardı, her ay limiti fulleyip sonra asgari ödemesini zar zor yapardı, borç hiç bitmezdi. Bir keresinde sırf o borçtan kurtulmak için kredi çekmişti, o da ayrı bir hikaye.
O eski günler aklıma gelince gülümsüyorum, şimdi baktığımda ne kadar da masumane hatalar yapmışız. Şimdi bir kredi çekme düşüncesi bile uykularımı kaçırıyor, o dönemin rahatlığı artık yok. O zamanlar sanki hayat daha basitti, borçlar da öyle. Bir iki asgari ödeme yapınca her şey yoluna girecek sanırdık, oysa çığ gibi büyüyen bir kartopuymuş meğer.
Uyku düzeni bozukluğuna ne yapmalı diye düşünürken, kendi hayatımdan örnek vereyim. 2018'den beri İstanbul'da yaşıyorum, o zamanlar evde temizlik işleri yaparken geceleri geç yatıyordum. Müşterilerimin lekeli perdelerini temizleyip teslim etmek için sabah erken kalkmam gerekiyordu, ama bir türlü yatamıyordum. Her akşam saat 10'da yatağa girme niyetim vardı, ama telefon elimde kalıyor, bir bakıyorum gece yarısı olmuş.
Bununla baş etmek için ilk denemelerim fiyaskoydu. Mesela, geçen yıl ocak ayında bir arkadaşımın tavsiyesiyle Now marka melatonin haplarını denedim, eczaneden aldım, paketinde 60 tane vardı. İlk hafta her akşam saat 9'da bir tane yuttum, uyuduğumu sandım ama sabah 5'te uyanıp yatakta dönüp duruyordum. Sonra fark ettim ki, evdeki ortamı düzeltmeden işe yaramıyor. Yatak odamı toparladım, perdeleri daha sık yıkamaya başladım, çünkü eski perdeler toz topluyor ve havayı kirletiyordu.
Benim gibi leke avcısıysanız, bilirsiniz ki temiz bir ortam uyku getirir. 2020 pandemisinin başında, evde karantina günlerinde uykum tamamen bozulmuştu. Günde 4 saat uyuyordum, sonra öğleden sonra bitkin düşüp koltukta sızıyordum. Bir keresinde, mart ayında, evdeki yatağı değiştirdim, Ikea'dan bir tane aldım, fiyatı 1500 liraydı, ama yatak sertti, vücudumu desteklemedi. Bunun yerine, yastıklarımı değiştirdim, memory foam bir tane sipariş ettim, markası Tempur, 500 lira verdiğimde farkı hissettim. Artık yatmadan önce odayı havalandırıyorum, pencereyi 10 dakika açık tutuyorum, dışarıdaki sesleri duymamak için.
Pratik bir şey anlatayım, geçen yaz tatilinde Bodrum'da denedim. Deniz kenarında kaldığım evde, perdeleri kalın yaptırmıştım, odayı karanlık tutmak için. Akşam 9'da ışıkları kapatıp, telefonumu mutfağa bırakıyordum, böylece sosyal medyaya takılmıyordum. O hafta, neredeyse her gece 7-8 saat uyudum, sabahları daha enerjik kalkıyordum. Eskiden kahveyle ayakta duruyordum, Nescafe Gold'dan içerdim, günde iki fincan, ama bu sefer denedim, azaltınca uyku kalitesi arttı.
Uyku düzenini bozan şeylerden biri de evdeki rutindir. Mesela, ben temizlik işlerinde çalışırken, öğleden sonra şekerleme yapıyordum, bu da geceleri uykumu kaçırıyordu. Geçen ay, şubat ortasında, rutini değiştirdim, öğlenleri yürüyüşe çıktım, 30 dakika kadar, evden çıkıp mahallede dolaştım. Bu, vücudumu yoruyor, akşamları erken yatmamı sağlıyordu. Bir keresinde, komşum Ahmet'le konuşmuştum, o da benzer sorun yaşıyordu, evini dağınık tutuyordu, ben ona yatağının etrafını temizlemesini söyledim. Sonra kendisi denedi, bana söylediğine göre uyku süresi uzamış.
2015'te İstanbul'da ilk kredi kartımı aldım, limit 1500 TL'ydi ve asgarisini düzenli ödemekle başladım. Her ay borcun kalanını çevirip yeni alışverişlere dalıyordum, mesela bir ay giyim, diğer ay elektronik harcaması. Benim için bu, cebimdeki parayı eritmek gibi hissettirdi, ama fark etmediğim şey, faizlerin birikmesiyle toplam borç 3000 TL'ye ulaştı. Kredi kartı sarmalından çıkmak için nakit bütçesine döndüm, o günden beri harcamalarımı elle takip ediyorum.
Evden çalışmak, özgürlük vaadiyle gelir ama ben 2020 pandemisinden beri evdeyim, İstanbul’un gürültülü bir semtinde. Her sabah masamda otururken, pencereden gelen korna sesleri zihnimi dağıtıyor, sanki dünya dışarıda akıyor ben duruyorum. İşim bilgisayar başında ama evin tozlu köşeleri gözüme çarpıyor, sanki onlar da bir görevmiş gibi. Zamanın akışı bulanıklaşıyor, saatler geçerken kendimi bir yabancı gibi hissediyorum kendi evimde.
2015'te Paris'e gittiğimde lahmacun hasreti çektim, oteldeki mutfağı kullanarak ev yapımı tarif denedim. Bir Türk marketi buldum, adı Marché Türk, oradan kıyma ve baharat aldım. Hazırladığım lahmacun sokaklardaki Fransız yemeklerinden daha lezzetli çıktı, ama malzemeleri dikkatle seçtim ki temiz olsun. Berlin'de ise kebapçılarda marka farkını gördüm, Doner Haus'ta yediklerim daha otantik geldi.
Benim gibi titiz biri için bavul hazırlamak, aslında bir planlama işi. Oysa çoğu kişi son dakikaya bırakır, sonra "kesin lazım olur" diye yığınla eşya tıkıştırır bavula. Mesela, geçen yaz Çeşme tatilinde, yanımdaki arkadaşın bavulundan tam üç çift topuklu ayakkabı çıktı, oysa otelden dışarı adım atmadık. Sanki Paris defilelerine katılacaktı.
Bir de "yağmur yağarsa" diye yanına alınan kalın ceketler var. Malum, Ege'de Ağustos ayında yağmura yakalanma ihtimalin, milli piyangoyu tutturma ihtimalinden düşük. Ben genelde gideceğim yerin hava durumuna bir hafta önceden bakarım, öyle fazladan bir şey almam. Boşuna ağırlık yapıp, dönüşte ekstra bagaj ücreti ödemenin alemi yok.
2018'de Ankara'da komşum Ayşe'yle arkadaş olmuştum, birlikte evleri temizliyorduk; ben leke çıkarma tekniklerini öğretiyordum, o süpürgeyi hızlı sallıyordu. Aramızda hiçbir romantik numara yoktu, sadece kahkahalar ve deterjan kokusu. Ama bazıları hâlâ "erkek-kadın arkadaş mı olur" diye burnundan soluyor, sanki her buluşma aşk filmi finali. Neyse, ben şahidim, mümkün yani, yeter ki herkes sınırını çizsin.
2015'te, İstanbul'un o kalabalık semtlerinde tanıştığım bir partnerim vardı, adı Efe. İlk aylarda her şey eğlenceli görünüyordu ama çabuk değişti, sürekli tartışmalar başladı. Mesela, bir akşam yemeğinde kendi planlarımı paylaştığımda, "Senin için yeterince fedakar değilim" diye suçladı, oysa ben sadece arkadaşlarımla vakit geçirmek istemiştim. Bu tür durumlar beni yormaya başladı, özgüvenimi eritti.
O ilişkide en bariz işaret, her tartışmadan sonra kendimi suçlu hissetmemdi. Örneğin, bir hafta sonu planı için saatlerce konuşup sonunda yine onun dediğini yapardım, ama içimde boşluk kalırdı. Manipülasyon da vardı, bana "Herkes senden şikayetçi" gibi cümleler kurardı, gerçekte öyle bir şey yoktu. Pratik ipucu olarak, eğer partneriniz sizi sürekli savunmada bırakıyorsa, bu toksik bir işarettir; ben o dönemde üç ay içinde 5 kilo verdim, stres yüzünden uyuyamıyordum. Arkadaşlarımın tavsiyesini dinlemeyip devam ettim, ama sonunda fark ettim ki, ilişki sizi değil, tüketiyorsa, uzaklaşmak en mantıklı adım. O evden ayrıldığımda, odamın tozunu alır gibi zihnimi temizledim, hafifledim. 2016'nın baharında tamamen kopmuştum, şimdi geriye bakınca, o belirtileri daha erken görmeliydim. İlişkide mutluluk eşit olmalı, yoksa sadece bir yük. Benzer deneyimlerimde, iletişim hep tek taraflıydı, bu da beni yıpratırdı. Örneğin, Efe'yle bir tatilde, otelde tartıştık, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi davrandı, ama ben günlerce etkisindeydim. Toksik ilişkilerde, kendi ihtiyaçlarınızı görmezden gelmek normalleşir, ben o hataya düştüm. Sonunda, kendime zaman ayırdım, şimdi daha sağlıklı ilişkiler kuruyorum. Bu tür işaretleri fark etmek, hayatı temiz tutmak gibi, düzenli bakım gerektirir. Benim için en büyük ders, özgürlüğünüzü kısıtlayan bir ilişkiyi bırakmak oldu, 2017'de yeni bir başlangıç yaptım. O süreçte, arkadaşlarımla konuştuğumda, benzer hikayeler duydum, ama ben kendi deneyimlerime dayanıyorum. Toksik işaretler arasında, sürekli kıskançlık ve kontrol var, mesela Efe cep telefonumu kontrol ederdi, bu beni rahatsız etmişti. Pratik olarak, eğer böyle hissediyorsanız, bir adım geri çekilin ve gözlemleyin. Ben o ilişk
Ben Antalya'da 2017 yazını geçirdim, kiralık evim Konyaaltı'nda, denize 300 metre uzaklıktaydı. Her sabah balkonda portakal ağaçlarının kokusuyla uyanırdım, ama deniz meltemi evi çabuk tozlandırıyordu, ben de haftada iki kez hızlı bir silkeleme rutini oturtmuştum. Sonra Ankara'ya taşındım, 2020'de, Kızılay yakınlarında küçük bir dairede kaldım. Kışın ısınan evler leke tutuyordu, ama yerel pazardan aldığım doğal temizleyicilerle işimi kolaylaştırdım, hele o taze ekmek kokusu her sabah motive ediyordu. İstanbul'da ise 2022'de Beşiktaş'ta bir ev denedim, Boğaz manzarası harikaydı, ama kalabalık sokaklar ev bakımını zorlaştırıyordu, ben de haftasonları pencere silerken vapur seslerini dinlerdim.
sabah koşusuna kalkamamanın bin bir mazereti: ne yalan söyleyeyim, bu konuda tez yazacak kadar çok mazeret ürettim. geçen hafta pazartesi günü, sabah 6'da alarm çaldığında, "dışarıda hava çok soğuk, boğazım ağrır şimdi" diye düşündüm. oysa termometre 15 dereceyi gösteriyordu ve ben salı akşamı cam açık uyumuştum.
çarşamba sabahı da, "dün akşam çok geç yattım, uykumu almam lazım" bahanesine sığındım. aslında yatağa girmem 23:00'ü geçmemişti, yani sekiz saat uyumuş olacaktım. perşembe günü ise, "spor ayakkabılarımın bağcığı gevşemiş, şimdi uğraşamam" diye uydurdum. sanırsın ayakkabı bağlamak için olimpiyatlara hazırlanıyorum. cuma sabahı ise, "hafta sonu zaten koşacağım, bugünlük pas geçeyim" diye kendime bir güzellik yaptım. bu mazeretler bitmez, biliyorum. peki sizinkiler neler?
00
Benim ev bakımındaki deneyimlerime göre, bu boşluğu atlatmak için küçük değişiklikler işe yarıyor. Mesela, geçen seferinde tatilden sonra, evdeki yastıkları değiştirdim, bir markanın, IKEA'dan aldığım yeni yastıklarla, yatağı daha tatil havasına soktum. O boşluğu hissettiğim günlerde, mutfakta eski tarifleri deniyorum, tatilde yediğim gibi zeytinyağlı biber dolması yapıyorum, ama malzemeleri marketten alırken, mahalledeki bakkaldan seçiyorum, böylece günlük hayata bağlanıyorum. Bir keresinde, Eylül 2023'te, eve dönünce pencere önündeki saksıya sardunya ekmiştim, o çiçek açınca, boşluk biraz azaldı. Tatildeki anıları eve taşımak, mesela getirdiğim deniz kabuklarını raflara koymak, o hissi hafifletiyor, ama bu her seferinde farklı oluyor. Benim için, bu boşluk, tatilin bir parçası gibi, mesela geçen yılki dönüşte, iki hafta sonra normale döndüm, evdeki düzenimi yeniden kurdum.
Tatilin son gününü düşününce, Bodrum'daki otelden ayrılırken, saat 10'da bagajı yüklemiştim, yolda İstanbul'a gelirken trafik yüzünden 4 saat fazladan kaldım, bu da dönüşü daha zorlaştırdı. Eve girince, buzdolabını açtım, içeride sadece eski peynir vardı, tatilde her gün taze meyve yediğim için şaşırmıştım. Boşluğu hissetmek, bana evin bakımını gözden geçirtmişti, mesela perdeleri yıkadım, pencere camlarını sildim, ama bu seferinde, tatildeki rahatlığı özleyerek yaptım. Geçen seferlerde, benzer dönüşlerde, hep aynı şeyi yaşadım, mesela 2022'de Antalya'dan dönünce, ilk hafta evde dolaşırken bir yabancı gibi hissetmiştim. Bu his, zamanla geçiyor, ama her seferinde yeni bir detay ekleniyor, mesela bu yıl, eve dönünce eski fotoğraflara baktım, tatil anılarını hatırladım. Tatil dönüşü boşluğu, hayatın bir parçası, ama ben onu evdeki küçük dokunuşlarla yönetiyorum. Geçen yazki gibi, bir daha tatil yapınca, eve dönüşü daha kolay hale getirebilirim, mesela önceden evi hazırlayarak. Bu boşluk, benim için bir hatırlatma, rutinin değerini anımsatıyor.
143
00
131
Bazı akşamlar hala zorlanıyorum, özellikle yaz aylarında sıcaklar bastırınca. Geçen temmuzda, klima almayı düşündüm, ama yerine vantilatör kullandım, markası Dyson, pahalıydı ama işe yaradı, odayı serin tuttu. Uyumadan önce sıcak duş almayı bıraktım, soğuk suyla yıkandım, bu vücut ısısını düşürüyordu. Benim deneyimimde, bu tür küçük değişiklikler büyük fark yaratıyor. Mesela, geçen hafta sonu, arkadaşlarımla buluşmadan önce erken yattım, saat 10'da, ve sabah 7'de dinç kalktım, evi temizlemek için hazırdım.
Uyku bozukluğunu ciddiye almak lazım, ama zorlamadan. Ben 5 yıl önce, bir doktor randevusunda melatonin dışında B vitamini takviyesi denedim, eczaneden Swanson markasını aldım, aylık 100 lira civarı. İlk ayda, uykuya dalma sürem 30 dakikadan 10 dakikaya düştü, ama bunu düzenli yapmam gerekti. Evdeki ışıklandırmayı da değiştirdim, sarı ampuller taktım, beyaz ışığın uykuyu bozduğunu fark etmiştim. Bu tür detaylar, hayatı kolaylaştırıyor.
Kendi hikayemi paylaşınca, başkaları da denesin diye düşünüyorum. Mesela, geçen kışta, kar yağdığı bir günde, evde kaldım ve uyku saatlerini yazdım, bir deftere not ettim, her gece ne kadar uyuduğumu. Bu, farkındalığımı artırdı, düzensizliği görmemi sağladı. Sonra, yatmadan önce kitap okumayı alışkanlık haline getirdim, geçen ay Dan Brown'ın bir kitabını bitirdim, 20 sayfa okuyup uyuyordum. Bu, zihnimi sakinleştiriyordu. Benim gibi ev işleriyle uğraşanlar için, uyku düzeni ev düzenine bağlı. Geçen ayda, bir müşterimin evini temizlerken onun da uykusuzluğundan bahsetmiştik, ben kendi yöntemlerimi anlattım, o da denemeye başladı.
Sonuçta, herkesin yolu farklı, ama benim denemelerim işe yaradı. Geçen baharda, bahçeli bir evde kaldım, dışarıdaki sesleri engellemek için kulak tıkacı kullandım, markası 3M, 50 tanesi 20 liraydı. Bu, geceleri tren seslerinden kurtulmamı sağladı. Uyku düzeni, sabır istiyor, ama adım adım düzeliyor. Ben hala uğraşıyorum, ama şimdi daha az yorgun kalkıyorum. Örneğin, geçen hafta, işten erken dönüp yatınca, ertesi gün evi pırıl pırıl temizledim. Bu, hayatın geri kalanını etkiliyor.
Uyku sorunları devam ederse, bazen arkadaşlarla konuşuyorum, geçen ayda bir kafede oturduk, orası Moda'daydı, deneyim paylaştık. Benim önerim, ev ortamını önemsemek. Mesela, yatağı haftada bir silmek, toz almamak uykuyu bozuyor. Ben bunu yapınca, farkı hemen gördüm. Geçen yazda, tatilde uyuduğum evde perdeleri her gün silmiştim, uyku kalitem arttı. Bu tür detaylar, günlük hayatı değiştiriyor. Benim için, uyku düzeni temizlik rutinine bağlandı. Geçen ayda, evdeki tüm yastıkları yıkadım, deterjan olarak Ariel kullandım, 1 kilo paket, ve bu da uyku kalitesini artırdı.
Kısacası, denemeye devam etmek gerekiyor. Benim gibi leke avcısıysanız, evdeki küçük detaylar büyük etki yapar. Geçen kışta, soğuk havalarda kalın çarşaflara geçtim, pamuklu olanları, markası H&M, ve bu uyumamı kolaylaştırdı. Uyku bozukluğunu yenmek, sabır ve pratik adımlarla mümkün. Ben hala öğreniyorum, ama artık daha iyi uyuyorum. Örneğin, geçen hafta sonu, 8 saat uyudum ve ertesi gün enerjik hissettim. Bu, hayatı daha keyifli hale getiriyor.
Uyku düzenini bozan etkenleri azaltmak, benim için anahtar oldu. Geçen ayda, kahve miktarını azalttım, sadece sabah bir fincan, ve bu farkı yarattı. Evde rutini oturtmak, uyku için en iyi yol. Ben bunu gördükçe, daha fazla deniyorum. Mesela, geçen baharda, pencere kenarına bitki koydum, aloe vera, bu havayı temizliyor ve uyumamı kolaylaştırıyor. Bu