Benim annemden ve babamdan öğrendiğim en önemli şey, beklentiyle hayal kırıklığı arasındaki o incecik, jilet gibi keskin çizgide dans etmeyi öğrenmek oldu. Mesela annem, 90’ların başında Kartal’da, mutfakta sarımsak ezerken bana hep “Beklentiyi düşük tut, sürpriz yaşarsın” derdi. O sırada tencere kaynar, kokusu tüm evi sarardı. Hiçbir yemekte aşırıya kaçmaz, hazır yoğurt yerine o iğrenç ekşi ev yoğurdunu dayatırdı. Sonra şaşırmamı beklerdi, sanki her seferinde o tadı yeni keşfetmişim gibi. Halbuki o yoğurdun tadı, evdeki huzurun notası gibiydi. Ne zaman bir işte fazla umutlanmaya yeltensem, aklıma annemin o sarkastik bakışı gelir: “Bir beklentin varsa azalt, en fazla memnun olursun.” Yani hayatta fazla heyecanlanmak gereksiz, hayal kırıklığı garantili.
Babam ise başka bir seviyede. Adam, Şişli’deki eski apartmanımızın girişinde, 2004’te kalorifer borusu patladığında bile ciddiyetini bozmadı. “Hayat, boru gibi. Kimi zaman patlar, akarsın, geçer” demişti. O gün, kalorifer suyu ayakkabılığa kadar yayılırken babam, arızalı petekle konuşur gibi bana konuştu: “Her sorunun çözümü var, panik yapma. Önce vanayı kapat, sonra düşün.” İlkokulda ödevimi evde unuttuğumda, sabah servisine son anda yetişemediğimde de aynı tavır. Bir an bile panik yapmaz, sorunu ufaltır, üstüne dalga geçerdi. Yıllar sonra, bir restoranda mutfakta yangın çıktığında, herkes çığlık atarken ben yangın tüpünü kaptım, ertesi gün mutfakçıların diline düştüm. Babamın “önce vanayı kapat” felsefesi, restoranın yangın alarmından daha etkili çıktı.
Ailede en çok öğrendiğim şey düzen takıntısı falan değil, her şeyin rezil olabileceğini kabullenmek. Annem mutfakta, “Bugün pilav lapa olduysa yarın da olur” derdi. Ona asla pilav beğendiremezsin, o yüzden bir süre sonra insan lapa pilavı sever hale geliyor. Lapa pilav, hayatta her şeyin mükemmel gitmeyeceğinin kanıtı gibi. Lise zamanında, evde bulgur pilavı yapılınca anladım ki, mükemmel pilav diye bir şey yok, sadece beklentiyi ayarla, lapa da olsa mideye indirirsin.
Bir de şu var, annem pazardan aldığı domateslerin sapını koklamadan eve sokmazdı. “Domates dediğin kokacak, yoksa hepsi aynı plastik” diye dırdır ederdi. İşin tuhafı, marketten alınan domatesin kokusuzluğu insanı hayata küstürdü. Şimdi kendim pazara gittiğimde otomatikman sapını kokluyorum. Sap kokusunu öğrendim, hayal kırıklığını kabul ettim, lapa pilavı sevdim. Annem ve babamdan öğrendiğim şeylerin özeti bu: Her şeyin en iyisini bekleme, domates az koksa da yerini bulur, pilav tutmasa da doymak serbest. Hayat zaten yanık tencereyle, lapa pilavla, kokusuz domatesle güzel.