ben üniversiteye 2011’de izmir’de başladım, adı dağ gibi olan bir kampüste. ilk gün kantinde 2 lira verdim, tostla ayran aldım, cebimde 20 lira kalmıştı. yurtta üç kişi kalıyorduk, başucumda uyduruk kahverengi bir masa, camda kırık sineklik. derslerin ilk haftasında kimse hocayı dinlemiyordu, herkes birbirine nerelisin diye soruyor. dershaneden çıkıp gelen tiplerle tanıştım, biri burs almak için aile maaş bordrosunu ezberlemişti.
hayat bana orada ilk kez sabah 9’da uyanıp derse geç kalmanın heyecanını yaşatmadı, çünkü kimse erkenden gitmiyordu. fakültede hoca bir gün “buradan mezun olunca iş bulamayan çok” deyince, kimse umursamadı. herkesin aklı gece yapılacak mangalda, çimlere serilecek battaniyede, kimden sigara istenecek onu hesaplıyor.
aslında üniversite bana iş bulmayı değil, kredi borcunu nasıl öteleyeceğimi öğretti. odada üçümüz, çaydanlığı prize takıp sigara dumanında çay içmenin, bedava yemekte tavuk çıkınca, “bugün zengin menü var” diye şaka yapmanın, marketten alınan 100 gram salamı altı kişi bölmenin tadına vardık.
bir de ikinci sınıfta ilk defa tek başıma doktora gitmek zorunda kaldım, annemin “belgeyi kaybetme” uyarısını hiç unutmam. staj ararken, cv’yi word’de iki kere çökerttim, sonra fotokopicide sıraya girdim. bu arada boş geçen saatlerde kantinde okey çevirdik, çay bardağında kağıt peçete demlik görevi gördü.
hayata dair kattığı şeyler bunlar oldu, diploma değil. arkadaşlık, aç kaldığında açığa düşmeyen kredi kartı, sınavdan önce sabaha kadar ders çalışıp sabah derse gidecek enerjiyi bulamamak. üniversite bana hocalardan değil, oda arkadaşlarımdan öğrendiklerimle kalıyor. işsiz kalınca da, “meğer üniversite hayatıymış” dedim, iş hayatı değil.