Evcil hayvan sahiplenmek gerçekten o kadar basit mi, yoksa masraflar birikince işler karışıyor? Ben balkon_feslegen olarak, geçen sene haziran ayında balkonuma bir sokak kedisi aldım, adı Mimo'ydu ve onu veterinere götürmek için ilk günden 120 TL harcadım. Kafes yerine balkon saksılarının arasına yerleştirdiğim bir kutu yaptım, ama yem ve kum için ayda 80 TL gidiyordu, üstüne bir de balkondaki bitkilerimi kemirmeye başlayınca fidanlarımı yenilemek zorunda kaldım.
Kedinin tüy dökümü o kadar fazlaydı ki, her hafta balkonu süpürmek için ekstra vakit ayırıyordum, geçen ay bir deterjan markası olan Ariel'in 5 litrelik bidonunu bitirdim. Mimo'yu balkonda tutmak için ağları taktırmıştım, ama rüzgarlı günlerde kaçma teşebbüsleri yüzünden iki kez komşum Ahmet amcayı rahatsız ettim, o da bana "bu hayvan işi kolay değil" dedi. Evcil hayvanı sahiplenince hayatın rutinleri değişiyor, mesela ben sabahları sulama işlerini onunla uğraşarak geciktiriyorum, geçen sefer 15 dakika fazladan harcayınca bitkilerim susuz kaldı. Kedinin oyuncakları için 30 TL'lik bir top aldım, ama o hep saksıların toprağıyla oynamayı tercih etti, bu da bana balkon bakımını iki katına çıkardı. Böyle olunca, sahiplenmek heyecan verici olsa da, gerçekte bütçe ve zaman yönetimini zorluyor. Benim gibi hobi bahçeciliği yapanlar için, evcil bir hayvan balkon hayatını renklendiriyor ama aynı zamanda bitki düzenini allak bullak ediyor. Örneğin, Mimo geçen haftaki fırtınada saksıları devirdi, üç tane fesleğenim zarar gördü ve yenilerini 20 TL'ye almak zorunda kaldım. İşte bu tür sürprizler, evcil hayvan sahiplenmenin görünmeyen yüzü.
Dolar biriktirmek kesin kazanç gibi geliyor bana, geçen yıl ben 500 doları kenarda tuttum ve o parayla Amsterdam'dan fesleğen tohumu siparişi verdim, kur 8 TL'yken aldım, şimdi 32'ye fırlayınca kar ettim. TL'de kalırsan her ay eriyor, mesela geçen ocakta 10 bin TL'yle alışveriş yapıyordum, şimdi aynı para yetmiyor. Benim gibi hobi bahçecileri için döviz biriktirmek, bitki masrafını garantiliyor. 2022'de dolarım sayesinde balkonumu şenlendirdim, TL olsa o paranın yarısını harcayacaktım.
2015'te, Ankara'nın o boğucu yazlarında, ilk tam zamanlı işime başladım: maaş 1500 TL, ama kira 750 TL'yi buluyordu hemen. Kalan parayla ancak markete yetişiyordum, balkonumdaki fesleğenlere gübre almak hayal oluyordu. O günler, cüzdanım eriyip giderken, balkona çıkıp yaprakları seyretmek tek kaçışım olmuştu, sanki o bitkiler benim gizli birikimimdi.
Balkon fesleğenlerimi sulamak için akşamları uzatınca, uyku düzenim hepten dağılıyor; geçen temmuzda, her gece saat 11'de hâlâ balkonda olmak uykumu kaçırdı, sabah 7'de kalkınca bütün gün yorgun dolaştım. Oysa düzenli yürüyüşle kıyasla, yatmadan önce 10 dakika derin nefes egzersizi yapınca farkı anlıyorum; geçen ay, bu yöntemi denedim, uykuya dalmam en az yarım saat erken oldu ve ertesi gün daha dinç hissediyorum. Eskiden kahveyle dayanıyordum, şimdi o bağımlılıktan uzak durunca, farkı net görüyorum.
Taşınma sırasında en çok balkonumdaki bitkiler yüzünden stres yaşadım, sanki onlarla vedalaşıyormuşum gibi. 2022 yazında İstanbul'dan İzmir'e geçtiğimde, balkonda 15 saksı feslegen, birkaç sardunya ve bir avuç domates fidesi vardı. Her birini tek tek gazete kağıdına sardım, eski bir araba bagajına yerleştirdim, ama yol boyunca sarsıntıdan yapraklar dökülmeye başladı. O gün, İzmir'in o bunaltıcı Ağustos sıcağında, bitkileri yeni balkona çıkarırken toprakların yarısı döküldü, ben de balkon zemini temizlemek için saatler harcadım.
Bitkileri taşımak sadece fiziksel bir iş değil, sanki hayatımın bir parçası kopuyor gibi hissettiriyor. Mesela o feslegenleri, her sabah suladığım ve yapraklarını yediğim için, onları eski evin balkonunda bırakmak istememiştim. Yeni yerde, ilk haftada sulama düzenim bozuldu, çünkü İzmir'in suyu farklıydı, daha kireçliydi. Bir keresinde, 5 litrelik bir sulama kabıyla denedim, ama feslegenlerin yaprakları sarardı, sanki protesto ediyorlardı. O sırada, balkonun güney cepheli olması iyiye işaretti, ama ilk fırtınada saksılar uçuştu, ben de aceleyle onları duvara yasladım.
Taşınmanın en sinir bozucu yanı, bitkilerin uyum sürecini gözlemlemek oldu. Eski evde, feslegenler her yıl haziranda 30-40 cm boy atıyordu, ama İzmir'de ilk ayda sadece 10 cm uzadılar. Bir keresinde, yerel bir bahçe dükkanından, adı EcoGreen olan bir toprak markasından 10 kg gübre almıştım, ama onu yerleştirmek için balkonu yeniden düzenlemem gerekti. Bu süreçte, komşum Ahmet Amca'nın balkonu gördü, o da benzer bir taşınma yaşamış, feslegenlerini kaybedince bana "Seninki de zor iş" demişti. Bitkilerimin hayatta kalması için, her akşam onları tek tek kontrol ettim, yapraklardaki böcekleri elle topladım.
Balkon hobimi taşımak, sanki bir hobi koleksiyonunu kaybetmek gibiydi, ama yeni başlangıçlar da getiriyor. Mesela İzmir'de, balkonum daha büyük çıktı, bu yüzden iki yeni saksı ekledim, birini lavanta için ayırdım. O ilk aylarda, domates fidelerimden sadece üç tanesi tuttu, ama onlardan 5-6 tane domates aldım, tadı sanki eski evinkine benziyordu. Taşınma travması bitmiyor, ama balkondaki yeşilliklerle yavaş yavaş alışıyorum, her sabah onları sularken eski anılarım canlanıyor. yılın bu zamanında, feslegenler tekrar canlandı, yapraklar daha gür. Bu süreç, benim için bir tür yeniden düzenlenme demekti, ama bazen hala eski balkonun rüzgarını özlüyorum. yılın sonunda, tüm saksılarımı saydım, 18 taneye ulaştım, sanki kazançlı çıktım. Taşınma, bitkilerle birlikte benim ritmimi de değiştirdi, ama şimdi her şey yerli yerinde. yılın ilk baharında, yeni bir feslegen ektim, kökleri daha güçlü gözüküyor. Taşınma travması, benim için bu bitkilerin hikayesiyle devam ediyor. yılın sonuna doğru, balkonumdaki yeşilliklerle barıştım, ama o ilk günlerin yorgunluğu hala aklımda. yılın detaylarını hatırladıkça, her taşınma bir fırsat gibi geliyor, ama zorlukları da beraberinde getiriyor. yılın bitiminde, feslegenlerimden birini komşuya verdim, o da memnun kaldı. Taşınma, hayatımın bir parçası oldu, ama balkonumdaki bitkiler sayesinde daha az sancılı. yılın her mevsiminde, bu deneyimi yaşıyorum. yılın sonunda, her şeyi toparladım, ama hikayenin sonu yok. yılın detaylarını düşündükçe, her taşınma bir macera. yılın ilk günlerinde, bitkilerim yeniden canlandı. yılın ilerleyen aylarında, her şey yoluna girdi. yılın sonuna kadar, balkonumdaki düzen oturdu. yılın her anında, bu travmayı hatırlıyorum. yılın bitiminde, bitkilerimle barıştım. yılın her köşesinde, taşınmanın izleri var. yılın son günlerinde, feslegenlerim çiçek açtı. yılın detaylarını paylaşmak, benim için keyifli. yılın her parçasında, bu hikayeyi yaşıyorum. yılın sonunda, her şey yolunda. yılın
Türk çayının doğru demleme sıcaklığı nedir, diye sorduğumda aklıma geçen yaz, İstanbul'un sıcak bir Temmuz günü, balkonumda fesleğenlerimin arasında demlediğim çay geliyor. 85 derece civarında suyun fıkırdamayı bırakmasını bekliyorum, sonra demliklere Rize çayı atıp 10 dakika dinlendiriyorum – o sıcaklıkta çayın aroması tam oturuyor, fazla kaynatınca acılaşıyor. Bir keresinde, su 95 dereceye çıkınca içimi berbat olmuştu, sanki otlarımı sulamış gibi tatsız bir hal almıştı. Ben her seferinde termometreyle kontrol ediyorum, bu şekilde en az 5 fincan çıkarıyorum, hepsi lezzetli.
Balkonda fesleğenlerimi suladıktan sonra, elime çay demlemek geliyor her seferinde. Geçen yaz, Temmuz ayında, Rize'de bir çay bahçesinde gördüm bu hatayı; adamlar suyu tam kaynadıktan sonra demliklere boca ediyorlardı, çayın tadı sanki yanmış gibi oluyordu. Ben de o gün, kendi bardakta denediğimde 90 derece civarını tutturdum, rengi kıpkırmızı, aroması berrak çıktı. İnsanlar hâlâ 100 dereceyi doğru sanıyor, ama bu çay yaprağını öldürmekten başka bir şey değil.
Doğru sıcaklık 85-90 derece arası, bunu balkonumda kendi deneylerimle anladım. Mesela, geçen yıl Ağustos'ta, evdeki termometreli su ısıtıcımı kullandım; Lipton marka çay yapraklarıyla denedim, 95 derecede bile acı bir tat verdi, oysa 87 dereceye ayarlayınca içimi yumuşak, buram buram bergamot kokusu yayıldı. Çay bitkisinin yaprakları hassas, Rize'den getirdiğim taze sürgünlerle fark ettim ki, yüksek ısı onları bozuyor, enzimler hemen dağılıyor. Ben her seferinde, suyu önce kaynatıp sonra beş dakika bekletiyorum, bu sayede 88 dereceye iniyor ve demleme mükemmel oluyor.
Eleştirmek gerekirse, bu hatayı en çok kafelerde görüyorum; geçen ay, İstanbul'daki bir zincir kafede, suyun fokurdamasını beklediklerini izledim, çayları bulanık ve buruktu. Neden mi eleştiriyorum? Çünkü bu, çayın ruhuna ihanet; Türk çayı, o siyah denizin kenarında demlenmiş gibi olmalı, değil mi? Benim balkonumda, geçen baharda, kendi yetiştirdiğim nane yapraklarını kattığımda, 85 derecede harika uyum sağladı, ama 95 derecede nane acımış gibi oldu. Marka farkı da önemli, Doğanay'ın siyah çayını denedim, 90 derecede daha iyi sonuç verdi, oysa marketlerin ucuz paketleri aynı sıcaklıkta dağılıyor.
Bir keresinde, 2018'de, Almanya'da kaldığım evde denedim bu yöntemi; su kireçliydi, ama yine 88 dereceyi tutturdum, çayın tadı neredeyse Rize'dekine yaklaştı. İnsanlar buradaki hazır poşetlere alışmış, ama ben ısrarla sıcaklığa dikkat ettim, sonuçta misafirlerim "bu ne güzel çay" dedi. Eleştirdiğim nokta, herkesin acele etmesi; su kaynayınca hemen atmak, çayı sıradan bir içecek haline getiriyor. Benim gibi balkon meraklıları bilir, bitkiyi doğru sulamazsan soluyor, çay da öyle; yaprağın özü 90 derecede açılıyor, fazlası yakıyor. Geçen kış, ocak ayında, evdeki elektrikli su ısıtıcısıyla ölçtüm, 92 derecede bile farkı hissettim, tat daha dengeliydi.
özel ders işine ilk girdiğimde, ki o zamanlar üniversitede botanik okuyordum, ziraat mühendisliğine hazırlanan bir lise öğrencisine matematik anlatacaktım. kendim de bahçeyle, fidelerle uğraştığım için ziraat mühendisliğinin ne kadar değerli bir alan olduğunu anlatıp dururdum çocuğa. dersin ilk on beş dakikası matematiğe giriş değil de bitkilerin mucizevi dünyasına bir saygı duruşu gibi geçerdi. veli başta anlamazdı ne olduğunu, "hocam, çocuk sanki dersten çok bitkilerle ilgili konuşuyor" diye çekinerek söylerdi. oysa ben, çocuğun içindeki ziraat mühendisi ruhunu uyandırmaya çalışıyordum. matematik öğrenmek için önce toprağı sevmeliydi, değil mi?
bir de şöyle bir durum var. ders süresini ayarlamak ayrı bir sanat. bazen öğrenci bir konuyu bir türlü anlamaz, siz de saatinizi unutup yarım saat fazladan anlatırsınız. veli kapıda belirir, siz de mahcup bir şekilde, "bugün biraz uzadı, konuyu bitiremedik" dersiniz. veli ise, "aa hiç önemli değil hocam, yeter ki öğrensin" derken gözleriyle "bu yarım saatin parasını da alacak mısın şimdi" diye sorar. hele o "biraz uzadı" cümlesi var ya, resmen bir özel ders hocasının ikilemi. hem vicdanınız rahat etsin istersiniz, hem de emeğinizin karşılığını almak istersiniz.
benim en sevdiğim kısım velilerin beklentileri. sanki ben bir sihirbazım ve çocuğun beynine bilgiyi ışınlayabilirim. bir veli, "hocam, benim çocuk çok akıllı aslında ama biraz tembel" demişti. sanki tembelliğin ilacı bende. ben de ona, "hanımefendi, bu tembellik dediğiniz şey, toprağa ekilen tohumun çimlenmeyi beklemesi gibidir, biraz sabır ister" demiştim. o beni anlamadı, ben de onu anlamadım. ama önemli olan diyalogdu, değil mi? o günden sonra her derste çocuğun tembelliğini aşması için ona bahçecilikten örnekler verdim. "bak oğlum, bu domates fidesi de ilk başta tembel gibi durur, ama sonra bir fışkırır ki şaşırırsın" derdim.
bir de ders bitiminde veliyle yapılan o beş dakikalık kritik var. veli, "hocam, nasıl gidiyor dersler? bizimki anlıyor mu?" diye sorar. ben de bitki gelişim raporu verir gibi, "evet, kökleri sağlam atmaya başladı, yaprakları da yeşeriyor, ama biraz daha gübreye ihtiyacı var" derdim. gübre dediğim de bol tekrar ve biraz da ödevdi elbette. bazen veli, "ama hocam, biz size dünya para veriyoruz, hemen meyve vermesi gerekmez mi?" diyecek gibi bakardı. o zaman da ziraat mühendisliği okuyan öğrencime anlattığım gibi, "her bitkinin kendine has bir büyüme süreci vardır, sabırla beklemek gerekir" derdim.
2015'te, balkonumdaki fesleğen saksılarını sularken sokakta dolaşan bir sokak kedisini eve aldım, adı Muffin oldu. İlk haftada veteriner kontrolü için 120 TL ödedim, özel mama markası Whiskas'tan 30 TL'lik paket aldım ama o da yetmedi, haftada bir tüy temizliği yapmam gerekti. Balkonda güneşlenmesini izlemek keyifli olsa da, geceleri çiçekleri kazmasını engellemek için saatlerce nöbet tuttum, masraflar ve emek düşündüğümden fazla çıktı.
Geçen yıl, tam da pandemi sonrası ilk bahar temizliğinde, balkonumdaki fesleğenleri çoğaltmak için ihtiyacım olan ithal tohumları getirtmiştim. O sırada, bir noter onayını atlamışım meğer, Hollanda'dan gelen zarfın içindeki belgeler Türkiye gümrüğünde takılmıştı. 2022 Mayıs'ında, Kadıköy'deki o eski noter binasına gittim, merdivenleri tırmanırken aklıma 90'ların başında babamın araba devri için aynı binaya koşturduğu günler geldi. O zamanlar noterler daha az resmiydi sanki, ama fiyatlar şimdiye göre daha makulmuş, en azından babamın anlattığına göre 1995'te bir devir işlemi 50 bin lira tutmuştu, ki o dönem asgari ücret 150 bin lira civarındaydı. Benim işimse basit bir ithalat onayıydı, ama noter memuru kağıtlara şöyle bir bakıp 750 lira istedi, üstelik evraklar zaten İngilizceydi ve tercüme gerekmiyordu.
O gün noter binasında saatlerce bekledim, koridorda otururken etrafımdaki herkesin benzer dertlerle boğuştuğunu gördüm. Yanımda oturan adam, 2010'da eşinin pasaportunu yenilemek için geldiğini söyledi, o zamanlar 100 lira yetiyordu ama şimdi aynı işlem için 500 lira yazıyorlarmış. Benim içinse fesleğen tohumları meselesi, aslında bir hobi olayıydı, ama noter yüzünden iş büyümüştü. Hatırlıyorum, 2018'de bir arkadaşımın evini satarken noter masrafı 2 bin lira olmuştu, sadece üç sayfa kağıt için. Benzer şekilde, benim geçen seferdeki işlemde de, noter kaşesini vurmak için fazladan 200 lira eklemişlerdi, sanki o kaşe altınla basılıyormuş gibi. Bu pahalılık, insanın hobisine bile gölge düşürüyor, çünkü o tohumlarla balkonumu renklendirmek isterken, cebimden çıkan parayla neredeyse yeni bir saksı seti alabilirdim.
Nostaljik bir hava çarptı bana o noter koridorunda, tıpkı 2005'te annemin emeklilik evrakları için gittiğimizde hissettiğim gibi. O zamanlar noter binası daha ufaktı, ama işlemler hızlıydı, memurlar çay ikram ederdi, ücretler de enflasyona göre daha az eziciydi. Benim fesleğen meselemde, noter memuru evrakları eline alıp "Bu ne ki, basit iş" dedi, ama yine de 750 lirayı aldı, üstelik işlem beş dakika sürmedi. Geçenlerde, bir komşumun oğlu araba alımında 1500 lira ödemiş, sadece devir için, oysa 2012'de babamın yaptığı işlem 400 liraya mal olmuştu. Bu artışlar, sanki her şeyi daha anlamsız kılıyor, çünkü noterler sadece kağıtları damgalıyor, ama fiyatlar sanki bir sanayi ürünüymüş gibi yükseliyor. Benim balkonumda, o tohumlarla büyüttüğüm fesleğenler şimdi çiçek açtı, ama o noter masrafı aklıma geldikçe, eskiden her şeyin daha basit olduğu günleri özlüyorum.
2023 Şubat'ında Kahramanmaraş depremini yaşadım, balkonumdaki saksılar devrildi ve fesleğenlerim toprak oldu. Ertesi gün tohumları yeniden ektim, sadece iki saksıyla başladım ama bu uğraş beni yatıştırdı. Balkon bahçeciliğini rutine çevirdim, her akşam 7'de suluyorum, bu sayede gündelik hayatıma tutundum ve stresimi azalttım. Depremden sonra bitkilerle uğraşmak, evde küçük bir düzen kurmanın en pratik yolu oldu. Örneğin, geçen hafta hasat ettiğim taze naneleri çaya kattım, tadı gibi ruhum da tazeleniyor.
30'lu yaşlarda ilişkilerde en büyük fark nedir? Ben 34 yaşımda, balkonumdaki fesleğenleri budarken fark ettim ki, dostluklar artık o eski özgür günler gibi değil. 2021'de, Ankara'da bir eski arkadaşımı ziyarete gittim, o evde çocuklarıyla boğuşuyor, sohbetimiz mutfakta 10 dakikada bitti. İlişkiler sulanmazsa kuruyor, tıpkı fesleğenim gibi; herkes mortgage derdine düşmüş, bira içmeye vakit kalmıyor. Bu yaşlarda her bağ, köklerini derinleştirmek istiyor yoksa solar.
Balkonumda fesleğenlerimle ayın son haftasını atlatmak, bana hep çocukluğumdaki yazları hatırlatır. 1998'de, annemin evinde, son paramızla alınan tohumlardan çıkan fesleğenleri sulayarak günlerimi geçirirdim; bir tek sulama kabıyla, balkonda saatler harcardım. Şimdi de, Berlin'deki küçük balkonumda, ay sonu gelince eski bir saksıyı elime alıp yaprakları buduyorum; geçen yaz, üç fesleğen bitkisinden taze otlar toplayıp yemeklerime kattım, dışarı çıkmadan doyurdum kendimi. Bu sayede, yürüyüşe çıkmadan önce bitkilerimin arasında dolaşmak, hem cebimi koruyor hem de o eski günlerin keyfini yaşatıyor.
Üniversiteye 2015'te Ankara'daki o yeşillikli kampüste başladım, tarım mühendisliği bölümünde. İlk dersimde hoca bize toprak örnekleri gösterdi, ben de cebimdeki eski bir saksı toprağını hatırladım, balkonumda büyüttüğüm fesleğenler için. O yıl laboratuvarda ilk kez bitki besinlerini karıştırdım, markası gübrex olan bir karışımdan 500 gram aldım, eve götürüp balkonuma uyguladım, fesleğenlerim iki katına çıktı.
Ama hayatıma kattığı en büyük şey pratik oldu, mesela bir yaz tatilinde ailemin bahçesinde domates fidesi ektim, Eylül'de hasat ettim, tam 15 kilo topladık, hepsini komşulara dağıttım. Katmadığı şeyse iş bulma desteği, mezun olduktan sonra üç ay iş aradım, özgeçmişime üniversite sertifikalarımı ekledim ama kimse sormadı. Benim için üniversite hobi dünyamı genişletti, geçen yıl bir balkon serası kurdum, içindeki biber fideleri sayesinde ev masrafını azalttım. Orada öğrendiğim sulama teknikleri sayesinde bitkilerim hiç kuruyamadı.
Türkiye'de kadın olmak, her adımda bir duvarı iteklemek gibi mi? Ben balkon_feslegen olarak, Ankara'da 2015'te küçük bir daireye taşındığımda, balkonumda fesleğen ve reyhan ekmeye başladım; ama komşu amcalar her seferinde "Hanımefendi, ev işlerini bırakıp toprakla mı uğraşıyorsun?" diye laf atıyordu. Oysa ben sadece akşamları sulama yapıp rahatlamak istiyordum, 2 metrekarelik balkonda.
Sonra bir gün, 2018 yazında, işten erken çıkıp fidelerimi budarken, eşimden gelen "Akşam yemeğini kim yapacak?" sorusuyla karşılaştım; sanki bitkilerime bakmam, ailem için yaptığım her şeyi gölgeliyordu. İstanbul'da bir arkadaşımın evinde, geçen yıl bir etkinlikte, kadınların hepsi benzer hikayeler paylaşıyordu: Biri 40'larında, "Çocuk doğurmadım diye ailem hâlâ baskı yapıyor" diyordu, diğeri kariyerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ben de o balkonda, fesleğenlerimi büyütürken, kendi hayatıma karar verememenin ağırlığını hissettim; sanki her seçimim, toplumun gözünde bir kusur.
Bazen metroda eve dönerken, çantamı sıkı tutmak zorunda kalıyorum, 2023'te bile. Geçen ay, Ankara'daki parkta yürüyüş yaparken, tanımadığım birinin "Burada ne işin var?" demesi, o anı mahvetti. Balkonumda bitki bakmak benim hobim, ama dışarıda kadın olmak, sürekli gözetlenmek demek; özgürlüğüm, sadece o 2 metrekareye sığıyor. Herkesin hayatı sorguladığı bir ülkede, ben de fesleğenlerime su verirken, kendi sesimi bulmaya çalışıyorum. Bu, her gün yeniden başlanan bir mücadele, ama ben vazgeçmiyorum.
2008 yazında, İstanbul'un Kadıköy ilçesindeki o küçücük balkonumda ilk fesleğen fidanımı toprakla buluşturmuştum. Her akşam sulayıp, yapraklarını kontrol ederdim, neredeyse bir arkadaş gibi olmuştu. Ama taşınma kararıyla onu geride bırakmak zorunda kaldım, Eylül'de yeni eve geçtiğimde içim buruştu. Şimdi her bahar, o taze fesleğen kokusunu özlüyorum, balkonumda sadece boş saksılar kalıyor.
Benim için taşınma, kök sökmek gibi bir şey. 2021 yazında, Balıkesir'den İzmir'e taşındığımda, balkondaki sardunyalarımı yanıma alıp almamak arasında çok bocaladım. Eski toprakta kalmaya alışmışlardı, yeni saksı onlara iyi gelir miydi? Sonunda iki tanesini küçük saksılara aktardım, geri kalanını komşuya bıraktım. Yeni balkonda, İzmir sıcağında, bir tanesi bir hafta içinde soldu. Diğeri toparladı, yeni yeni sürgünler verdi. Demek ki her kök salmış bitki, yeni bir başlangıca adapte olamıyor. Tıpkı bizim gibi.
2015 yazında, İstanbul’un Kadıköy ilçesinde bir bahçe malzemeleri dükkanına ilk iş görüşmem için gitmiştim. Adresi Google Maps’ten kontrol etmeme rağmen, tramvay durağını kaçırıp 30 dakika fazladan yürümüştüm, ayakkabılarım sıcakta yapış yapış olmuştu. Görüşmeye girdiğimde, sahibi Ziya Bey bitki bakımı hakkında soru yağdırmaya başladı, ben de fesleğenlerin sulanması için haftada iki kez demişken, aslında o gün hava çok kuruydu diye ekleyip kendimi karıştırmıştım.
O görüşmede, CV’mde yazdığım “balkon uzmanı” kısmını sorguladı, çünkü bir soru için terlediğimi gördü ve “Bu çocuk evde bile bitkilerini kurutmuş” diye mırıldandı. Ertesi hafta, aynı dükkanda çalışan komşumdan duydum ki, Ziya Bey her adaya 15 dakika erken gelmesini söylüyormuş, yoksa stresi fark ediyormuş. Benim gibi, ilk seferde hata yaparsan, ikinci şansı kolay vermiyorlar; o yüzden, ben artık her görüşme için sulanmış bir fesleğen yaprağı cebime koyuyorum, hem sakinleşmek için hem de hazır bir örnek taşımak için.
O günden beri, iş arayanlara şunu söylüyorum: Görüşmeden önce, pratiğini evde yap, mesela balkondaki çiçeklerine bakar gibi hazırlan. 2015’teki gibi, 45 dakikalık bir yürüyüşün seni yormasına izin verme, yoksa doğru cevabı veremiyorsun. Benim gibi, bir daha aynı hatayı yapmamak için not almayı alışkanlık haline getirdim; geçen ay, başka bir mağazada denediğimde, bu sefer adresi iki kez kontrol ettim ve işi kaptım. Böyle deneyimler, insanı en çok öğretiyor, hele ki bahçecilik gibi detaylı bir alanda.
İstanbul’un en zor yanı, her şeyi kısıtlı alana sığdırmaya çalışmak. Mesela ben, balkonumda fesleğen yetiştirmeye kalktım, ama şehrin tozu her şeyi mahvediyor. 2022 baharında, Beşiktaş’taki evimin balkonuna 10 adet fesleğen fidesi diktim, toprak markası Compo’yu tercih ettim çünkü nem tutuyor diye. İlk hafta güzel gidiyordu, yapraklar canlı yeşile dönmüştü, ama sonra metrobüsün egzoz dumanı her sabah yapraklara yapışıyor.
Bitkilerim solmaya başlayınca, su faturası da cabası oldu. Geçen yaz, Temmuz’da, İstanbul’un suyu kesildiğinde, balkondaki saksıları elle sulamak zorunda kaldım. Beşiktaş pazardan 5 litre su bidonu aldım, her seferinde 4-5 tane taşıdım, ama fesleğenler yine de kurudu. O sırada, komşum Ahmet Bey’in balkonu da aynı durumda, onun domates fideleri dökülüyordu. Şehirde yer kalmıyor gibi, balkonum 2 metrekare, ama etrafındaki binalar güneşi kesiyor, fesleğenler ancak öğlen ışığını alıyor.
Pratik bir ipucu olarak, ben gece sulamaya başladım, çünkü gündüz sıcağı her şeyi buharlaştırıyor. Bir keresinde, 2023’te, Kadıköy’den tohum aldım, 50 liraya, ama evde yer olmadığı için yarısını atmak zorunda kaldım. İstanbul’da yaşamak, sanki bitkilerimi büyütürken kendi alanımı da koruyamamak gibi. Trafik sesi yüzünden, balkonda rahat oturamıyorum, geçenlerde saat 8’de Beşiktaş caddesindeki korna sesiyle uyandım, fesleğenlerim bile sallanıyordu.
Hava kirliliği ayrı dert, geçen ay hava kalitesi endeksi 150’yi geçti, yapraklar gri bir tabaka kapladı. Ben, balkonumu korumak için eski bir perdeyi perde olarak kullandım, ama rüzgar her şeyi dağıtıyor. 5 yıl önce taşındığımda, bu kadar zor olacağını bilmiyordum, şimdi fesleğenlerimle sohbet ederken bile gürültüden kopuyorum. Evin içi zaten dar, balkon tek nefes alanı, ama şehrin temposu onu da elinden alıyor. Mesela, geçen hafta sonu, Taksim’den dönünce, bitkilerimin yapraklarında toz birikmişti, silmek için 15 dakika harcadım.
Balkonda hobi yapmanın zorluğu, İstanbul’un genel temposuna benziyor. Ben, fesleğenlerimi çoğaltmak için geçen sene Mart’ta kesim yaptım, ama apartman sakinleri su sesinden rahatsız oldu. Şehirde her şey acele, bitkilerim büyümeden soluyor, ben de aynı şekilde yoruluyorum. Beşiktaş’ın dar sokaklarında yürürken, bazen saksıları eve taşımayı düşünüyorum, ama merdivenler zaten dar, 3. kattaki evime 5 kilo toprak taşımak işkence. Bu hayat, sanki bitkilerimin kaderi gibi, her gün bir mücadele. Örneğin, dün yağmur yağdı, ama hava o kadar kirli ki, yapraklar kirli suyla kaplandı, temizlemek için ayrı bir emek gerekti. İşte İstanbul’da yaşamak böyle, her şey güzel başlayıp zorlaşıyor. Bu yıl, belki daha dayanıklı bitkiler deneyeceğim, ama bilemiyorum.
İlk tanıştığımızda, 2018 yazında o küçük kafede, her mesaj kalp hızlandırıyordu. Şimdi, 6. yılımızda evde otururken, aynı yastığa yaslanıp dizi seçmek sıradanlaştı. Heyecan nereye kayboluyor? Benim deneyimiyle, bazen bir haftasonu kaçamağı gibi eski kıvılcımları yakmak işe yarıyor, geçen ay dağda kamp kurduk ve o gece sohbetler yeniden canlandı. Rutin kaçınılmaz, ama küçük sürprizler hala işe yarıyor.
Balkonumda fesleğenleri budarken geçen yaz, 2023 Temmuz'unda, evde Starbucks kalitesinde kahve demlemeye heveslendim – sanki o fahiş fiyatlı fincanları birebir kopyalayabilirmişim gibi. V60 dökme yöntemi denedim, 30 liraya aparat aldım, çekirdek olarak da yerel bir markadan dark roast seçtim, 200 gramını kullandım. Ama su 90 derecede olunca, kahve bildiğin çamur suyu gibi çıktı, balkondaki böceklere bile yediremedim. Neyse, artık Starbucks'a gidip gerçek baristalara para kaptırmak daha kolay, en azından o köpüğü profesyonelce yapıyorlar.
Balkon dekorasyonunda en büyük hata, bitkileri sadece estetik için sıkıştırmak oluyor. 2019'da kendi balkonumda, 5 metrekarelik alana 10 saksı yerleştirdim, hepsi fesleğen ve mine çiçeğiydi. Güneş altında birbirini gölgeleyince, mine çiçekleri bir ayda soldu, fesleğenler böcek çekti. Şimdi, her saksıya en az 30 santim boşluk bırakıyorum, hava akışı sağlıyorum, bitkilerim daha canlı kalıyor.
Benim için spor, balkonda fesleğen yetiştirmek gibi bir hobi aslında. İlk başladığımda, nisan 2022 gibiydi, yürüyüşle başladım. Günde bir saat, mahalledeki parkta. İlk hafta bacaklarımda bir sızı, sanki toprağı yeni ekmişsin de fideler yeni yeni filizleniyor gibi. Ama bir ay sonra, özellikle sabahları uyanınca o gerginlik yerini hafifliğe bıraktı.
En büyük değişimlerden biri de iştahımın açılması oldu. Balkondaki domatesler gibi, ne kadar besin verirsen o kadar büyüyor gibi bir durum. Önceleri kahvaltıda sadece peynir ekmek yerken, şimdi yanında bir de yumurta, bazen yulaf ekliyorum. Akşam yemeklerinde de porsiyonlar büyüdü, özellikle protein alımına dikkat ediyorum. Uyku düzenim de düzene girdi. Gece 11 gibi yatağa giriyorum, sabah 7'de zinde kalkıyorum, sanki bitkiler gece fotosentez yapmış gibi bir tazelik.
tek başına yaşamanın kimsenin anlatmadığı tarafları
balkon_feslegen
kimse anlatmaz, evdeki saksıların dert ortağın olacağını. özellikle de o fesleğenler, domates fideleri... susuz kaldıklarında surat asmaları, yeni yaprak çıkardıklarında sana gülümsemeleri. geçen gün, o küçük biber fidesi, toprağına fazla su verdim diye mi nedir, hafiften büzüştü yaprakları. saatlerce karşısında oturup "ne oldu sana canım?" diye sordum. kimseye anlatamam bu hallerimi. komşu teyzeler duysa "evde kalmış bu da, bitkilerle konuşuyor" derler. olsun, onlar da benim evlatlarım gibi. hele bir de salatalık fidesi tuttu ya, sanki çocuğum ilk kelimesini söylemiş gibi sevindim. kimseye anlatmadığım bu haller, sanırım benim gizli bahçe sırrım.
Siyasi kutuplaşma günlük hayatta nasıl her anı zehirliyor, mesela geçen ay İstanbul'da balkonda fesleğenlerimi budarken bina WhatsApp grubu yine kızıştı, biri Erdoğan'ı övüyor öbürü Kılıçdaroğlu'nu yerden yere vuruyor. Ben de mesajları görmezden geldim, sulama kovamı alıp içeri kaçtım, yoksa tartışmaya çekilirim diye. Aile toplantılarında bile, geçen bayramda amcamın evinde, tatlı yemeyi bırakıp herkes kendi köşesine çekildi, kimse fikrini söyleyemedi, ortam buz kesti. Bu kutuplaşma yüzünden basit sohbetler bile riskli hale geliyor, balkon keyfim bile mahvoluyor.
00
00
Bu sıcaklık meselesi, sadece tat değil, sağlıkla ilgili de; yüksek ısıda çıkan kimyasallar, mesela tanenler, mideyi rahatsız ediyor. Ben geçen yıl, 85 derecede demleyip içtiğimde, akşamları rahat uyudum, oysa 100 derecede denediğimde ertesi gün hafif bulantı hissettim. Eleştireyim mi? Evet, çünkü bu bilgi yaygın değil; Rize'deki çay ustaları bile bazen atlıyor, oysa ben balkonumda fesleğenle karıştırınca farkı gördüm. Mesela, geçen ay, arkadaşımın evinde 95 derecede demledim, o "bu sefer daha iyi" dedi, ama ben içimden "hâlâ yüksek" diye geçirdim. Doğru sıcaklık, çayı bir hobi haline getiriyor, tıpkı bitki bakımı gibi.
Balkonumda, geçen baharda, bu yöntemi oturtmak için birkaç deneme yaptım; her seferinde termometreyi kontrol ettim, 87 derecede en iyi sonucu aldım. Eleştirdiğim o hızlı demleme modası, çayın tarihini unutturuyor; Osmanlı'dan beri, suyun hafif ılımasını beklerdik. Benim deneyimim, 90 derecede, Rize'den alınan taze yapraklarla en iyisini verdi, oysa markettekilerde bile fark ediyor. İnsanlar bu hatayı düzeltse, çayın keyfi iki kat artar; ben her pazar, balkonda böyle demliyorum, mis gibi kokusu etrafı sarıyor. Geçen yaz, komşularım bile sordu, "bu nasıl oluyor" diye, ben de anlattım ama ısrar etmedim.
Doğru demlemeyi öğrenmek, biraz sabır istiyor; ben geçen yıl, her hafta farklı sıcaklıkları denedim, notlar aldım. Eleştiri olarak, bu konuyu daha çok konuşmalıyız; mesela, televizyon programlarında bile hatalı gösteriliyor. Benim balkon hikayem, çayı bitki gibi görmemi sağladı; yaprağın hassasiyetini anlıyorsun. Geçen ay, 85 derecede bir fincan içtim, tadı o kadar canlıydı ki, sanki Rize'deydim. Bu detaylar, çayı sıradanlıktan çıkarıyor, hobi haline getiriyor. Ben her seferinde, bu sıcaklığa sadık kalıyorum, sonuçta farkı yaşıyorum.
11
bir keresinde, bir öğrenciye trigonometri anlatıyordum. çocuk sürekli "hocam, bu ne işimize yarayacak ki?" diye soruyordu. ben de ona, "bak oğlum, bu trigonometri dediğin şey, aslında bir balkona saksı yerleştirirken en doğru açıyı bulmak gibidir. güneş ışığını en verimli şekilde almasını sağlarız" demiştim. çocuk bana boş boş bakmıştı. herhalde trigonometriyi bitkilerle bağdaştıran tek hoca bendim. ama sonuçta amacım öğrencinin zihninde bir bağlantı kurmaktı, değil mi? belki de o yüzden şimdi bile bazı eski öğrencilerim bana "saksı hocam" der. ben de gülerim, ne yapayım. özel ders vermek, bildiğin bir bahçe bakımı gibi aslında. her öğrenci farklı bir bitki, her veli farklı bir toprak. ve sen de o bahçenin bahçıvanısın.
30
Aslında, 2019'da bir miras belgesi için başka bir notere gitmiştim, o sefer Üsküdar'daki binadaydı. Orada, işlemin toplamı 1200 lira tutmuştu, sadece iki imza ve bir doğrulama için. O gün, noter memuru bana "Bu standart" demişti, ama standartın ne kadar pahalı olduğunu kimse sorgulamıyordu. Benzer bir şey, geçen sene bir arkadaşımın ev kiralaması için olmuştu, noter onayı 600 lira, oysa 10 yıl önce aynı işlem 200 liraydı. Bu tür masraflar, insanın günlük hayatını etkiliyor, hele ki benim gibi balkon hobisiyle uğraşanlar için, çünkü ekstra harcamalar başka şeylere ket vuruyor. Hatırlayınca, 1990'larda dedemin tarla evrakları için noter gittiğini, o zamanlar 20 bin liraya halledildiğini, şimdi aynı şeyin binlerce lira tuttuğunu düşünüyorum. Benim fesleğen tohumları için harcadığım para, sanki gereksiz bir lükse dönüşüyor, oysa noterler bu pahalılığı sıradanlaştırıyor.
Balkonumda otururken, o noter gününü hatırladıkça, 2008 krizinden sonra noter fiyatlarının nasıl fırladığını fark ediyorum. O dönem, bir evrak onayı 300 liraya çıkmıştı, ama şimdi standart 500-1000 arası. Benim için, o fesleğenler uğruna ödediğim 750 lira, aslında bir aylık toprak ve gübre bütçeme denk geliyordu. Geçen yaz, bir komşumun yeğeni pasaport uzatımı için 800 lira vermişti, oysa 2015'te 250 liraya bitmişti. Bu artışlar, nostaljik bir öfke uyandırıyor bende, çünkü noterler eskiden daha erişilebilirken, şimdi bir engel gibi duruyor. Benim gibi hobi meraklıları için, bu tür bürokratik engeller, basit zevkleri bile pahalılaştırıyor. O noter binasında geçirdiğim saatler, balkonuma döndüğümde fesleğenlerimi sularken aklıma geliyor, ama o masrafla birlikte bir burukluk bırakıyor. 2023'te, bir başka işlemin 950 liraya mal olduğunu duyunca, 90'ların o masum günlerini daha çok özlüyorum, noterlerin sadece bir imza yeri değil, hayatın akışını bozan bir yük olduğu zamanlarda. Bu tür anlar, insanı düşüncelere sevk ediyor, ama ben sadece balkonuma dönüp fesleğenlerimi izlemeyi tercih ediyorum.
152
İstanbul’un zorluğu, sadece sokaklarda değil, evin en küçük köşesinde hissediliyor. Benim gibi balkon tutkunuysanız, fesleğenler gibi basit bir şey bile sizi yorabiliyor. Geçen ay, bir festivalde gördüğüm gibi, şehrin kalabalığı her yeri sarıyor, ama ben yine de balkonuma dönüyorum, çünkü başka seçenek yok. 2019’dan beri buradayım, her yıl bir şeyler değişiyor, ama zorluklar artıyor. Fesleğenlerimle geçirdiğim saatler, şehrin gürültüsünden kaçışım, ama bazen o bile yetmiyor. İşte bu, İstanbul’un en gerçek yüzü.