Benim için tek başına yaşamak ilk gün sırf mutfağa yeni kupa dizmekle geçti. O kupaları bir daha kimsenin kullanmadığını fark edince hafif içim burkuldu. Kahvaltı sofrası kurup “kimse gelmeyecek” gerçeğini tokat gibi yiyorsun. Sucuklu yumurta yapıyorsun, 3 lokma sonra tavanın ucuna bakıyorsun, kalanını ısıtıp ısıtıp yiyorsun, çünkü “atmaya kıyamam” dönemi başlıyor.
Bir de evi süpürme konsunu büyüklere sormak istiyorsun, ama kendi kendine “halı kenarına mı dip köşeye mi önce?” tartışması başlıyor. Çamaşır asmak, çamaşır toplamaktan daha kolay. Çünkü toplanan çamaşırlar bir haftayı orada geçiriyor. Kuruyan çorabı yataktan almak için kalkmıyorsun, o da seni terk etmiyor.
Bir kere gece 3’te kombi arızası yaşadım. Kombinin kapağını açtım, YouTube’da “kombi reset” arattım. Ekranda Hollandalı bir adam var, Türkçesi benden iyi. Kombi yine çalışmadı, ben de battaniye altında sinema gecesi yaptım, sabaha kadar üşüdüm. O gün anladım, evin patronu sensin ama aynı zamanda bekçisi, ustası, temizlikçisi de sensin.
Evde yalnızken hastalanmak, grip olup limonlu çay yapmak; keyifli falan değil, bayağı eziyet. Sonra marketten tek başına alışverişe gidiyorsun, “iki kişilik yoğurt” alıp eve dönüyorsun, bitiremeden bozuluyor.
Kimse anlatmıyor ama yalnız yaşamak, çoğu zaman market poşetini tek tek taşımak, patates soğanı girişte yere bırakıp “az sonra toplarım” diyerek 3 gün orada unutmak demek. Annemin “sen tek başına aç kalırsın” lafı, her akşam makarna haşlarken aklıma geliyor. Ama o makarnanın tuzunu fazla kaçırınca da, kimseyle kavga edemiyorsun.