Sene 2000, Kadıköy Altıyol’da yürüyorsun. İnsan kalabalığı bugünkü gibi boğmuyor, vapurdan inip rıhtıma kadar salına salına 10 dakikada varıyorsun. O zamanlar Starbucks yok, Simit Sarayı yeni yeni açılmış, herkesin elinde 1 liralık susamlı simit. Trafik desen, evet var ama en azından sabah ve akşam saatlerinde başına bela. Şu an ise E-5’te 7/24 kırmızı yanıyor, adam evden işe 2 saatte gidiyor.
2005’te Beşiktaş’ta öğrenci evine taşınmıştım. Ev arkadaşım Cihangir’de barmenlik yapıyordu, 400 liraya ev bulmuştuk. Bugün aynı daireye 25 bin lira istiyorlar, üstelik kombi hâlâ arızalı. O zamanki komşu teyzeler hala pencereden "Evladım, sular gitti mi?" diye seslenirdi; şimdi herkes kendi dünyasında, apartmanda kimse kimseyi tanımıyor. Güvenlikli siteler, kuryeyi aşağıya çağırmalar, kapıda şifreli girişler… Eski mahalle kültürü adeta un ufak oldu.
Bir zamanlar vapurda 1,5 liraya çay içip boğazı izlemek lükstü; şimdi Kartal’dan Eminönü’ne geçmek bile kombinasyon problemi. Metroya bin, Marmaray aktarması, üstüne metrobüs… Hepsinin ayrı kalabalığı, ayrı hengamesi var. Gece sokakta rahat yürürdüm, şimdi hele Taksim, Karaköy tarafında her köşe başında turist avcısı, hanutçu. 2010’larda gece hayatı daha canlı, daha güvenliydi. Şimdi ya çok pahalı, ya tatsız.
Ekonomik olarak da şehir yordu. Eskiden dışarıda yemek basit bir döner, bir ayran, öğrenci harçlığıyla halledilirdi. Şimdi dışarıda iki kişilik normal bir kahvaltı 400 liradan başlıyor. Haliyle insanlar evde kalmaya, birbirini evde ağırlamaya döndü. Şehir sanki eski sosyal ortamının yerini sessiz, bireysel bir yaşama bıraktı.
En büyük değişim, sabırsızlık ve tahammülsüzlükte. Eskiden insan bir durakta otobüs beklerken kafasını kaldırır, çevresine bakardı; şimdi herkes kulaklıkla, telefona gömülmüş. Dışarıdan bakınca herkes bir yere yetişiyor gibi, ama kimse de bir yere varmıyor.
Bu şehirde nefes almak zorlaştı. Ama hâlâ Galata’da sabah yürüyüşü, Moda’da bir kahve, boğaz havası almak insana nefes aldırıyor. İstanbul, hâlâ tekinsiz bir cazibe. Ne tam kopabiliyorsun, ne de kolayca tutunabiliyorsun. Herkes bir şekilde sıkışmış; kimi anılarında, kimi hayallerinde.
2005’te Beşiktaş’ta öğrenci evine taşınmıştım. Ev arkadaşım Cihangir’de barmenlik yapıyordu, 400 liraya ev bulmuştuk. Bugün aynı daireye 25 bin lira istiyorlar, üstelik kombi hâlâ arızalı. O zamanki komşu teyzeler hala pencereden "Evladım, sular gitti mi?" diye seslenirdi; şimdi herkes kendi dünyasında, apartmanda kimse kimseyi tanımıyor. Güvenlikli siteler, kuryeyi aşağıya çağırmalar, kapıda şifreli girişler… Eski mahalle kültürü adeta un ufak oldu.
Bir zamanlar vapurda 1,5 liraya çay içip boğazı izlemek lükstü; şimdi Kartal’dan Eminönü’ne geçmek bile kombinasyon problemi. Metroya bin, Marmaray aktarması, üstüne metrobüs… Hepsinin ayrı kalabalığı, ayrı hengamesi var. Gece sokakta rahat yürürdüm, şimdi hele Taksim, Karaköy tarafında her köşe başında turist avcısı, hanutçu. 2010’larda gece hayatı daha canlı, daha güvenliydi. Şimdi ya çok pahalı, ya tatsız.
Ekonomik olarak da şehir yordu. Eskiden dışarıda yemek basit bir döner, bir ayran, öğrenci harçlığıyla halledilirdi. Şimdi dışarıda iki kişilik normal bir kahvaltı 400 liradan başlıyor. Haliyle insanlar evde kalmaya, birbirini evde ağırlamaya döndü. Şehir sanki eski sosyal ortamının yerini sessiz, bireysel bir yaşama bıraktı.
En büyük değişim, sabırsızlık ve tahammülsüzlükte. Eskiden insan bir durakta otobüs beklerken kafasını kaldırır, çevresine bakardı; şimdi herkes kulaklıkla, telefona gömülmüş. Dışarıdan bakınca herkes bir yere yetişiyor gibi, ama kimse de bir yere varmıyor.
Bu şehirde nefes almak zorlaştı. Ama hâlâ Galata’da sabah yürüyüşü, Moda’da bir kahve, boğaz havası almak insana nefes aldırıyor. İstanbul, hâlâ tekinsiz bir cazibe. Ne tam kopabiliyorsun, ne de kolayca tutunabiliyorsun. Herkes bir şekilde sıkışmış; kimi anılarında, kimi hayallerinde.
00