Benim için hayatı çalan mobil oyunlar deyince aklıma Subway Surfers geliyor. 2015’te üniversitede vizeler yaklaşırken, final haftası motivasyonu diye başladım, bıraksam hoca düşmanım olacak kadar bağımlı hale geldim. Sabah dersliğe geçerken, “Bir koşu daha” diye açıyordum. Otobüste önümde oturan biriyle göz göze geliyordum, onun da ekranında aynı oyun. Bazen yan yana koşan iki karakter gibiydik ama gerçek hayatta yere basmıyorduk, parmaklarımız ekrana yapışık. 26 Mayıs 2015’te, saat gece 3’te, “600.000 skor yapacağım” diye inat ettim. Oyun bitince ertesi gün sınavda harita sorusunu boş bıraktım çünkü kafamda sadece trenler ve altınlar dönüyordu.
Mobil oyunlar bana göre zamanın güncel kumarı. Jeton yerine ömür harcıyorsun. Clash Royale’de de işin rengi para kısmına kayıyor. 2022’de, tam yılın ilk haftasında, sırf bir sandık erken açılsın diye 35 lira verdim. Sonra o sandıktan efsanevi kart değil, bildiğin hayal kırıklığı çıktı. O noktada fark ettim, oyunlar sadece zaman değil, hayattan alınan küçük zevkleri de emiyor. Bir keresinde annem pazar kahvaltısında simit böldü, ben ekrana bakıp “bekle, maçtayım” dedim. O an simidin sıcaklığı, çayın kokusu yerine, parmaklarımın arasına sıkışan soğuk bir telefon vardı.
Felsefi taraftan bakınca, oyunlar bana sorumluluktan kaçış gibi geliyor. Kendi hayatının başrolünde olmak zor, ekrana bakınca başkasının senaryosunda figüran olmak kolay. Her level, gündelik telaşlardan bir kaçış bileti. Ama bazen arka planda çalan hayat müziğini kaçırıyorsun, ekran başında bir can daha isterken.