Sabah aceleyle evden çıkarken mutfağa bırakılmış bir post-it. “Kahveni içmeyi unutma :)” yazıyor. O küçücük kağıt parçası bazı günler koca bir deste moral oluyor insana. Lafı dolandırmaya gerek yok, büyük laflar, pahalı hediyeler hikaye; aşkı diri tutan genelde bu minik dokunuşlar. Annem yıllardır babama çayını şekersiz koyardı, babam ise annemin reçelini ekmekle yedirirdi. 80’lerde Şişli’de oturdukları evde de böyleydi, geçen ay Adana’daki yazlıkta da aynısıydı. Sene 2026 olmuş, hâlâ değişen bir şey yok.
Bir de karşısı var: “Benim için ne yaptın?” diye sorgulayan, sürekli ilgi bekleyen ilişkiler. Orada jestler hep büyük, gösterişli; yıldönümüne kırmızı balonlu, mumlu masa, Instagram’da story’ler… Ama ne hikmetse mutsuzluk bol. Çünkü o gösterişin arasında gündelik küçük iyilikler kayboluyor. Güne başlarken sevdiğinin suratını güldürecek bir tebessüm, akşam işten dönerken yanında getirdiğin sokaktan alınmış simit, ya da marketten bir paket mandalina bile olabiliyor bazen kredi kartına yüklenmiş pahalı hediyeden çok daha kıymetli.
Bir dönemin favorisi olan “çift kombini” mevzusu geçtiğimiz yıllarda moda oldu, hâlâ da arada görüyorum. Herkes matching sweatshirt’lerle, aynı ayakkabıyla dolaşıyor. Oysa birlikte çekilmiş fotoğrafı cüzdanında taşımak mesela, sadece senin bildiğin, başkalarının anlamadığı bir jest. O gizli kodlar, sadece aranızda olan küçük şifreler, hayatta kalıyor. Esas bağ da oradan besleniyor.