Kredi kartı borcundan kurtulmak için denediğim yöntemler arasında taksitlendirme ve bütçe sıkılaştırmayı karşılaştırırsam, ikincisi daha az sancılı oldu. 2018'de, İstanbul'da yaşarken, bir bankanın kartıyla 5000 TL borç biriktirdim, hepsi gereksiz online alışverişlerden. İlk başta bankaya gidip borcu 12 taksitle yapılandırdım, aylık 500 TL ödeyecektim ama faiz oranı yüzde 2,5 olunca toplam borç 6000 TL'ye çıktı. Bu süreçte her ayın ortasında ödeme günü gelince stresle uyanıyordum, hatta bir keresinde o ayın kiramı geciktirdim.
Sonra bütçe kesmeye döndüm, evde her harcamayı not almaya başladım. Mesela, haftalık market alışverişini 200 TL'den 150 TL'ye indirdim, Ziraat Bankası hesabımı sadece nakit için kullandım. Bu sayede altı ayda borcu sıfırladım, çünkü ekstra freelance işlerle 1000 TL ek gelir elde ettim. Taksitlendirme uzun vadede faizi artırırken, bütçe kontrolü hemen rahatlama getirdi; geçen yaz tatil için birikim yapabildim bile. Bana kalırsa, borçtan kaçışta disiplin her zaman kart oyunlarından üstün. Bu yöntemle bir daha aynı hataya düşmedim, en azından geçen ayki faturaları vaktinde kapattım.
Yanlış meslek seçmek cebimi eritti, ruhumu yordu. Ben 2010'da, İzmir'de, herkesin "güvenli iş" dediği muhasebecilik bölümüne girdim oysa ev temizliği hobimdi. Mezun olunca, 2016'da bir şirkette işe başladım, aylık 3000 lira kazanıyordum ama sayılarla boğuşurken her günüm zehir oluyordu. Sonra eski sınıf arkadaşım Ayşe, kendi temizlik firmasını kurdu, ilk yılında 6000 lira gelir elde etti ve ben onu kıskanırken fark ettim: Sevmediğin işte kalırsan, hem para hem zaman kaybediyorsun.
Geçen ay Bauhaus’tan sipariş ettiğim o yeni, paslanmaz çelik çöp kovası geldiğinde, kapıyı açıp kutuyu gördüğümde içimi tuhaf bir sevinç kapladı. 10 yıldır kullandığım eski kova paslanmış, kapağı da düzgün kapanmıyordu. Düsseldorf’ta küçük bir dairede yaşadığım için her milimetresi değerli oluyor insanın. O kutuyu açtığımda, içinden çıkan parlak, pırıl pırıl yeni kova, mutfağıma sanki yepyeni bir hava kattı.
Düşünsenize, bir çöp kovası bile insana bu kadar keyif verebiliyor. Ben bu durumu her seferinde, sanki evimin bir köşesine sihirli bir dokunuş yapılmış gibi hissediyorum. Özellikle temizlik malzemesi, deterjan gibi pratik ürünler geldiğinde, o ürünlerin evime kattığı düzen ve hijyen hissi paha biçilemez oluyor. Geçen hafta gelen o mikrofiber temizlik bezleri de aynı etkiyi yarattı bende, sanki tüm evi yeniden keşfedecekmişim gibi.
Ben lisede hep ev işlerine meraklıydım, ama ailem "güvenli iş" diye ısrarla temizlik sektörünü seçmemi istedi. 2018'de İstanbul'un bir temizlik firmasında iş buldum, başlangıç maaşı 1800 liraydı, ama her gün leke kovalarken ruhum daralıyordu. O sırada lise arkadaşım Ece, turizm okudu, o yaz Bodrum'da otelde çalışıp 3000 lira kazanıyordu. Şimdi 5 yıl sonra, ben hala aynı işi yaparken, onun gibi keyifli bir mesleğe geçmek için fırsat kaçtı.
2015'te, Ankara'da otururken, kredi kartı borcum 4500 TL'ye ulaştı, hep Garanti Bankası'ndan gelen tekliflerle başladı. Her ay asgarinin üstüne 1000 TL ekstra ödeyerek borcu altı ayda sıfırladım, bu sırada market alışverişini haftada bir seansa indirip, evdeki malzemelerle idare ettim. O dönemde, eski bir deftere harcamalarımı not alıp, gereksizleri çizmek işe yaradı, mesela ayda 200 TL'lik online alışverişi tamamen kestim. Borç bittiğinde, cüzdanımda nakit tutmak daha rahat hissettirdi.
Ben lisede 2008'de ailemin baskısıyla tıp fakültesine yöneldim, Ankara'da okudum. Mezun olunca doktorluk bana sadece borç yükü getirdi, ilk yılımda 5000 lira kredi ödemesiyle boğuşurken hastaları dinlemek yerine saatlerimi kağıt işlerine harcıyordum. Oysa lise arkadaşım Eren edebiyat okudu, 2015'te kitap editörlüğüne geçti ve yıllık geliriyle seyahat ederken ben tatilleri borç ödemeye ayırıyordum. Meslek, sadece geçim değil, ruhun neyi beslediğini gösteriyor.
Freelance temizlik işlerine 2018'de İstanbul'un Taksim civarında başladım, her iş için kendi faturamızı kendimiz kesiyoruz ama döviz kurundan dolayı kazancımız eriyip gidiyor. Geçen yıl bir ev temizliği sözleşmesi için 300 euro aldım, ama banka komisyonları ve vergi kesintileriyle elime 220 euro kaldı, üstelik Wise hesabı yine bloke olmuştu. Bu özgürlük denen şey, aslında sürekli bir güvensizlik duygusu yaratıyor, para akışını kontrol edememek insanı felsefi olarak yoruyor; özgür olmak mı, yoksa sistemin kölesi miyiz diye düşünmeden edemiyorum. Her transferde devletin gölgesini hissetmek, freelance'in romantik yanını silip atıyor.
Yıl 2005, üniversiteden yeni mezun olmuşum, üzerimde bir ton heyecan ve anlamsız bir özgüven. İlk görüşmem bir tekstil firmasıyla, Kadıköy'de eski bir apartman dairesinde. O zamanlar internet bu kadar yaygın değil, navigasyon hak getire. Adresi bir kağıda not aldım, otobüsten indim, sokak sokak aradım. Hava sıcak, ben takım elbise içinde terliyorum, kravat boğazımı sıkıyor. O kadar yürüdüm ki, ayakkabı topuklarımın altı su toplamıştı. Kapıyı çaldım, içeriden yaşlı bir teyze çıktı, "Buyurun evladım, müdür bey sizi bekliyor" dedi. Şaşırdım tabii, buranın iş yeri olduğuna inanamadım.
İçeri girdim, müdür bey kırklı yaşlarında, biraz dağınık bir adam. Masasının üzeri evrak yığını, sigara dumanı içeriyi kaplamış. Bana "Otur evladım" dedi, eliyle bir sandalyeyi işaret etti. Sandalye sallanıyor, ben de tutuna tutuna oturdum. CV'mi uzattım, adam göz ucuyla baktı, sonra bana "Sen bu işe yaramazsın" dedi. Şok oldum, ne diyeceğimi bilemedim. Boğazım düğümlendi, gözlerim doldu. Adam devam etti, "Senin gibi taze beyinler buraya gelmez, git büyük firmalarda çalış." O an hem kırıldım hem de bir ders aldım.
Kredi kartı borcundan kurtulmak için neler denediniz, işe yarayan ya da yaramayan yöntemleriniz oldu mu? Ben bir ara borçları ödemek için ek iş yapmaya kalkıştım, akşamları bir markette kasada duruyordum ama o yorgunlukla eve gelince elim yine online alışveriş sitelerine gidiyordu. Yani borç öderken bir yandan da yeni borçlar ediniyordum, bu kısır döngüden çıkmak gerçekten zorlayıcı. Bir dönem banka bana borç yapılandırma teklif etti, faiz oranlarını düşürüp taksit sayısını artırdılar. Ancak bu da sadece nefes alma süresi kazandırdı, kökten bir çözüm olmadı. Gerçekten de bu borç yükünden kurtulmanın sihirli bir formülü var mı merak ediyorum.
2005'te ilk arabamı aldım, o zamanlar Ankara'da öğrenciydim. 1995 model bir Fiat Uno'yu 2500 liraya kaptım, ikinci el pazarından, motoru gayet sağlamdı ama her hafta yağını kontrol etmek zorunda kalıyordum. Arabanın maliyeti sadece o ilk ödeme değildi, her ay benzin için 150 lira harcıyordum, o dönemlerde litre başına 2 lira civarıydı, ama İstanbul trafiğinde yakıtı çabuk bitiyordu. Sigorta primi 300 lira tutuyordu, plaka için de ekstra 100 lira vergi ödemiştim, bunların hepsi asgari ücretin yarısı kadardı ve beni sıkıştırıyordu.
Şimdi 2024'te aynı arabayı elden çıkardım, değeri sıfırlanmıştı neredeyse, ama araba sahibi olmanın felsefesi değişmedi: özgürlük vaadiyle gelen bir zincir. Her yıl MTV'si 1500 lira, lastik değişimi için 800 lira harcadım, üstüne yıpranmış koltukları temizlemek için kendi yöntemlerimi kullandım, mesela evdeki sirkeyi karıştırıp siliyordum. Fiyatlar uçtu, mesela geçen sene bir Renault Clio'nun yakıtı 30 liraya doluyordu, ama trafikte saatler harcamak insanı yoruyor, zamanın parasını düşününce asıl maliyet oradan geliyor. Benim gibi bir leke avcısı için, arabayı temiz tutmak ekstra iş demek; motor yıkamak için 50 lira veriyordum her ay, ama bu uğraş özgürlüğün illüzyonunu hatırlatıyor.
2015'te, İstanbul'da 4500 TL kredi kartı borcuma saplandım, faizler her ay üstüne biniyordu. Ben de harcamalarımı kağıda döktüm, mesela haftalık 100 TL'lik yemek parasını yarıladım ve evde pişirmeye başladım. Yan gelir için Uber şoförlüğü yaptım, iki ayda fazladan 1500 TL kazandım, borcu tek seferde kapattım. Artık kart limitini düşük tutuyorum, nakit dışında alışveriş yapmıyorum.
Kredi kartı borcu, insanın hayatını bir zincire dönüştürüyor; özgürlüğün illüzyonunu verip sonra onu kısıtlıyor. 2018'de, Ankara'da, 5000 TL borca bulaştım, her ay asgari ödeme yapınca faizler büyüyordu. Felsefesi basit: Sahip olmak değil, ihtiyaçsız yaşamak kurtarır, ben o yıl sadece gıda ve kiraya odaklandım, her ay bütçemin yüzde 20'sini fazladan yatırdım. Sonunda, borçtan kurtulunca, harcama kararlarının gerçek özgürlüğü getirdiğini anladım. Bu yöntemle, 10 ayda temizlendim, şimdi her alışverişi sorguluyorum.
Geçen sene, Eylül 2023'te Ankara'da Kızılay'dan ANKARAY'a bindim, ev temizliği malzemelerimle birlikte. Çantamda deterjan şişesi ve bir şişe beyaz sirke taşıyordum, ama vagon aşırı kalabalıktı, insanlar birbirine yaslanıyordu. Yanımda duran birinin çantası sıvı bir şey döküp ayakkabımın üstünü lekelemişti, muhtemelen kahve, çünkü kumaşta kahverengi bir iz kaldı. Ben o an çantamı sıkıca tutmaya çalıştım, ama bu tür kalabalıkta hijyen sorunlarını önlemek zor oluyor.
O gün eve varınca, lekeyi çıkarmak için hemen sirkeyi kullandım, ama metrobüsteki nemli ortam lekelerin yerleşmesine neden olmuştu. İstanbul'da da benzer şeyler yaşadım, mesela 2022'de Beşiktaş'tan metroya binerken, vagon zemini ıslaktı, muhtemelen önceki yolcuların su dökmesinden, ve pantolonumun kenarına yapışmıştı. Benim gibi temizlik meraklıları için bu durum can sıkıcı, çünkü toplu taşımada her şey hızla bulaşıyor. O yüzden her seferinde, yola çıkmadan önce çantama bir adet mikrofiber bez ve küçük bir sprey şişe deterjan koyuyorum, markası Ariel, çünkü leke çıkarmada etkili.
Ankara seyahatimde, dönüş yolunda aynı sorunla karşılaşınca, eve gidip lekeyi soğuk su ve tuzla ovuşturarak temizledim, yaklaşık 10 dakika sürdü. Bir keresinde, 2021'de İzmir'de ESHOT otobüsünde oturduğum koltukta eski bir leke buldum, belki yemek kalıntısı, ve evde yıkama makinesinde çıkardım ama renk atması oldu. Bu deneyimler bana, toplu taşımada hafif, su geçirmez çantalar kullanmanın faydasını öğretti, mesela benimki Decathlon'dan, 50 liraya aldım. Kalabalık saatlerde, öğlen 12'de gitmek yerine akşam 6'yı tercih ediyorum, çünkü o vakitler daha az insan oluyor ve temizlik riski azalıyor.
Freelancer olarak Türkiye'de döviz kuruyla boğuşmak cabası. 2022'de bir müşteri için 500 dolarlık bir iş yaptım, ödemeyi TL'ye çevirirken banka kuru yüzde 20 düşürdü, elimde kalanla faturaları bile zor ödedim. İş bulmak için Fiverr'da saatler harcıyorum ama yerli müşteriler hep pazarlık peşinde, üstüne KDV beyannamesi için her ay vergi dairesine gidiyorum. Bu şartlarda freelance hayali çabuk söner, hele ki enflasyon her ay maaşımı yutuyor.
Freelancer olarak Türkiye'de döviz hesabı açmak başlı başına dert, ben 2021'de Ankara'da ev temizliği işlerini online pazarlamaya çalışırken bir sürü engelle karşılaştım. Mesela Upwork'ten bir İngiliz müşteriden 200 dolarlık ödeme aldım, ama banka yüzde 15 komisyon kesti, bir de kur farkı ekleyince elimde 150 dolar kaldı. Avrupa'da yaşarken PayPal ile anında çekiyordum, burada ise her seferinde vergi dairesi belgesi peşinde koşuyorum, hesap bloke olma riski var. Bu işin tadı tuzu kaçıyor, müşteri bulmak yetmiyor, para transferi için ekstra emek harcıyorsun.
Geçen kış, Şubat 2024'te, Ankara'nın Sıhhiye otobüsünde sıkıştım, herkes üst üste duruyordu, yerler ıslak izlerle doluydu. Ben leke avcısı olarak, o kalabalıkta temiz bir köşe aradım ama bulamadım, cebimdeki mendille koltuğa dokundum. Toplu taşıma, hayatın geçici temaslarını hatırlatıyor; her seferinde, kirli bir elle tutulan tutamaç, kendi düzenimi koruma mücadelesi. O gün inince, ayakkabılarımı sil baştan temizledim, çünkü bu anlar, varoluşun kırılganlığını somutlaştırıyor. Ankara sokaklarında her yolculuk, iz bırakan bir felsefe dersi.
2014'te annemi İzmir'de bir devlet hastanesine götürdüm, rutin bir kan testi için. Sabah 7'de kapıda beklemeye başladık, önünde 50 kişi vardı, bekleme salonu tıka basa doluydu. Doktor muayenesi sadece 3 dakika sürdü, hemşire hızlıca kan aldı, sonuçları ertesi gün almak için tekrar geldik, ama sistemde karışıklık çıktı, bir hafta uğraştık. O zamanlar asgari ücret 900 liraydı, test ücreti 20 lira gibi görünse de, iş günü kaybı ve ulaşım masrafları eklenince aile bütçesini sarsıyordu.
Benim gibi ev bakımına meraklı biri olarak, sağlık sistemindeki bu yavaşlığı evde önlem alarak aşmaya çalışıyorum. Mesela, 2017'de tansiyon aletini aldım, markası Omron, 120 liraya, her sabah ölçüm yapıyorum, böylece acil durumları erkenden fark ediyorum. Bir keresinde 2021'de babamın şeker seviyesi yüksek çıktı, evdeki test çubuklarıyla tespit ettim, hemen aile hekimine gittik, ama randevu sistemi MHRS üzerinden alındı, 3 gün sonraydı. Özel hastaneleri denedim, geçen yıl İstanbul'da bir check-up için gittim, randevu 2 saat gecikti, doktor detaylı sordu, ama fatura 800 lira tuttu, o da eczane masrafları hariç. Pratik ipucu: Randevuları mutlaka MHRS'den alın, ama mobil uygulamayı kullanın, web sitesi bazen çöküyor, ben 2023'te bir randevuyu app ile aldım, en azından bildirim geliyor.
Geceleri uyuyamamak, benim için evdeki küçük dağınıklıkların zincirleme etkisiyle başlıyor. Mesela geçen kış, Ocak 2024'te, İstanbul'daki evimde perdeleri asmayı ertelemiştim, gece yarısı rüzgarın sesi odamı doldurunca uykum kaçıyor. O an, perdelerin tozunu almamış olmam aklıma üşüşüyor, sanki her esinti evin her köşesini ele geçiriyor. Ben hemen yataktan kalkıp, elime eski bir bez alıp pencere kenarını silmeye başlıyorum, çünkü o sessizlikte bile evin bakımını düşünmeden duramıyorum.
Ev bakımını ihmal etmek uykusuzluğun en büyük tetikleyicisi bende. Geçen ay, Mart 2024'te, banyodaki küf lekelerini temizlemeyi gündüze bırakmıştım, ama gece iki gibi gözlerimi açtım ve o lekelerin yayıldığını hayal ettim. Hemen kalktım, bir kova suyla beyaz sirke karışımı hazırladım – bunu yıllardır kullanıyorum, çünkü evdeki doğal çözümler en güvenilirler – ve banyoyu silmeye koyuldum. O işlem sırasında, suyun akışı ve temiz kokunun evi sarması biraz rahatlatıyor, ama ertesi sabah işe gitmek için yorgun uyanmak ayrı bir dert.
Pratik bilgi olarak, uykusuzlukla baş etmek için ev düzenini gündüzden oturtmayı deniyorum. Mesela geçen yaz, Temmuz 2023'te, mutfaktaki tezgahı her akşam silmeye başladım, markası Tesco olan bir bezle, çünkü o alışkanlık gece zihnimi rahat bırakıyor. Bir keresinde, saat üçe doğru uyandım ve yatak odasındaki yastık kılıfının lekeli olduğunu fark ettim, hemen makineye attım, ama o sırada evin sessizliğinde kendi kendime mırıldanarak işimi bitirdim. Evdeki bu tür detaylar, gündüz gözden kaçsa da, gece beni rahatsız ediyor, sanki her leke bir uyku düşmanı gibi.
İstanbul'un simidi, bence sokak lezzetlerinin kralı, geçen sene haziran ayında Fatih'te erken sabah yürüyüşümde yediğim o taze, susamlı simit hala aklımda. 5 liraya aldığım simit, fırından yeni çıkmış, yanında bir bardak çayla mükemmeldi. Ankara'daki katmeri denedim 2022'de Ulus'ta, bol fıstıklı ama simidin o çıtır dokusu ve pratikliği yanında sönük kalıyor. Ben simidi her zaman tercih ederim, sokaklarda hızlı bir atıştırmalık için ideal.
1990'ların İstanbul'unda, annem her pazar günü evde ekmek yapardı, o dar mutfakta Piyale unuyla hamuru yoğururdu. Ben sekiz yaşındayken yardım ederdim, ama ellerime yapışan hamuru silmek için hemen bez almaya giderdim, tezgahı kirletmemek için dikkat ederdim. O sıcak ekmek fırından çıkınca evin her köşesi mis gibi kokardı, sanki temizlikten sonra gelen ödül gibiydi. Şimdi o günleri hatırladıkça, geçen ay kendi denememde Dr. Oetker maya kullandım, ama anneminki kadar puf puf olmadı.
Senin o "sokak lezzetlerinin şahı" dediğin midye dolma var ya, bana hep bir şüphe kaynağı olmuştur. 2018 yazıydı, Alaçatı'da bir tezgahtan aldım, hani "taptaze" dedikleri cinsten. Gece boyu midemle sohbet ettik durduk, resmen iç organlarım rap konseri vermişti.
Şimdi ben o konsere rağmen, yine de o meşhur ıslak hamburgerin hakkını veririm. Taksim'de, o buharlı vitrinlerin önünde kuyruğa girip, iki dakikada bir tane mideye indirmek... İşte bu başka bir seviye. Ne bileyim, kokoreç de öyle, dumanı tüten sıcak ekmeğin arasında, o baharatlı lezzet. Midye dolma mı, hah, ben almayayım.
Herkesin aklında bir sokak lezzeti şampiyonu var, bu konuda benim de eleştirel bir gözüm var. Mesela çoğu kişi dönerin tahtını kimseye kaptırmaz, özellikle de yurtdışında yaşayanlar için bir hasret objesidir. Oysa ben 2022 yazında İzmir'de, Alsancak'taki o meşhur kumrucuda yediğim kumrunun, dönerle kıyaslanamayacak kadar kendine özgü bir havası olduğunu düşünüyorum. Sucuğu, salamı, kaşarı ve domatesiyle o sıcacık ekmeğin içinde, yanında ayranla bambaşka bir dünya.
İstanbul'daki midye dolma da ayrı bir kategoride ama bazen hijyen konusunda endişelerim oluyor, özellikle sıcak havalarda midyenin taze kalması zor bir iş. Beşiktaş'ta 2018'de bir seferinde yediğim midyeden sonra hafif bir mide rahatsızlığı yaşamıştım, o günden beri daha seçici davranıyorum. İyi bir midyeci bulmak gerçekten şans işi. Sokak lezzetleri dediğin sadece lezzetiyle değil, o anki ortamı ve deneyimiyle de öne çıkmalı, bence kumru bu konuda daha az risk taşıyor ve her zaman garanti bir lezzet sunuyor.
Ankara sokaklarında kumpir denemeden geçmeyin, bence en iyi sokak lezzeti o. 2015 sonbaharında Kızılay'da bir kumpirciye uğramıştım, patatesi fırından yeni çıkmış, üstüne kaşar peyniri, zeytin, turşu eklemişler, tam bir ziyafet. Ben o gün soğuk havada yedikten sonra ısındığımı hissettim, evde benzerini yapmaya çalıştım ama sokak havası olmadan olmuyor. İzmir'deki boyoz da güzel ama kumpir'in doyuruculuğu bir başka, hele ki 20 liraya.
Benim için bu kavga, yumurtanın kalitesiyle ilgili. Annem köy yumurtası buldu mu direkt haşlar, ben de o sapsarı sarısıyla beraber yerim. Geçenlerde bir zincir marketten aldığım yumurtayla omlet yaptım, rengi soluktu, tadı da pek hoşuma gitmedi. Oysa 2022 yazında eşimle Ayvalık'ta bir kahvaltı mekanında yediğimiz, üzeri pul biberli sucuklu yumurtanın lezzeti hâlâ aklımda. Kendi tavuklarını besliyorlardı, fark netti. Sizce de yumurtanın pişirme şeklinden çok, kendisi mi önemli? Ben de bu konuda bir leke avcısıyım, kalitesiz ürünlere tahammülüm yok.
2020'de ilk karavan turumu İstanbul trafiğinden kaçıp yaylalara doğru yaptım, bir Citroen Jumper ile. Yolda en çok temizlik meselesini atladığımı fark ettim, mesela her durakta kumlar doluyordu. Şimdi, yanımda pratik bir kova ve deterjan taşıyorum, her akşam 10 dakikada yüzeyleri siliyorum ki sabah ferah uyanayım. Karavanla Türkiye'yi gezmek için, hafif bir vakum al derim, örneğin Black+Decker modelini, özellikle kıyı şeridinde kum sorununu çözer. Bodrum'da bir kamp alanında denedim, ertesi gün her şey taze hissedildi.
61
O gün eve döndüğümde ağladım, bütün özgüvenim yerle bir olmuştu. Annem "Boşver oğlum, vardır bir hayır" dedi. Ama ben aylarca o sözü unutamadım. Sonraki görüşmelerimde daha temkinli oldum, ilk izlenimin ne kadar önemli olduğunu anladım. O tekstil firması, o sallanan sandalye ve o "Sen bu işe yaramazsın" sözü, bana hayatımın ilk iş dersini verdi. Şimdilerde gülüyorum ama o zamanlar dünyanın sonu gelmiş gibiydi.
00
Araba, hayatta seçimlerimizin yansıması gibi; bir yandan hareketlilik sağlıyor, diğer yandan borç batağına sokuyor. Mesela 2018'de Bodrum'a gittiğimde, kiralık bir aracın günlük maliyeti 200 lira olmuştu, o tatilde sadece yakıta 500 lira harcadım ve dönüş yolunda lastik patladı, tamir 250 lira. Bu deneyimler gösteriyor ki, araba sahibi olmak bir felsefe meselesi, paranın ötesinde ruhu yoran bir yük. Ben her seferinde daha azını tercih ettim, mesela toplu taşıma kullanınca zamanım arttı, ev temizliğine daha çok vakit ayırdım. Markalar değişiyor, Toyota Corolla'nın yeni modelleri 1 milyon liraya dayandı, ama asıl soru şu: bu maliyetler bizi gerçekten nereye götürüyor? 2012'de sattığım Uno'dan kalan tek şey, cebimdeki boşluk ve öğrendiğim dersler. Araba, bir araç olmaktan çıkıp hayatın ağırlığı haline geliyor, özellikle Türkiye'de ekonomi böyle dalgalanırken. Yakıt zamları her ay artıyor, geçen ay 40 lira olan litre fiyatı şimdi 50 lira, ve bu sadece başlangıç. Benim gözlemim, araba sahibi olmanın maliyetini hafife almamak, yoksa hayatın direksiyonu elden kayıyor.
00
Geçtiğimiz aylarda, İstanbul'da Marmaray'da benzer bir olay yaşadım, birinin ayakkabısı çantama sürtüp iz bırakmıştı. Ben her defasında, inince hemen bir kafe bulup lekeyi silmeye çalışıyorum, ama en iyisi önceden hazırlıklı olmak. Mesela, sirke ve deterjanı yanımda taşıyınca, eve varmadan müdahale edebiliyorum. Bu tür yolculuklarda, benim gibi ev bakımına düşkünler için en pratik yol, her seferinde kişisel hijyen seti hazırlamak. Ankara'dan dönerken, bir keresinde lekeyi tamamen çıkarmayı başardım, sadece 5 dakika uğraşarak. Türkiye'de toplu taşımayı kullanırken, bu detaylar hayatı kolaylaştırıyor, ben her seferinde yeni bir şey öğreniyorum. Eylül 2023'teki o ANKARAY yolculuğu, bana çantaları çift katmanlı seçmenin önemini gösterdi, mesela sentetik kumaşlı olanlar. Beşiktaş'taki metroya binerken, artık her şeyi kontrol ediyorum, çünkü leke avcısı olmak böyle bir şey. Ağustos 2022'de benzer bir durum yaşayınca, evde özel karışımlar denemeye başladım, tuz ve limon suyuyla. Bu yöntemler, toplu taşımada karşılaşılan sorunları azaltıyor, ben de her seferinde uyguluyorum. Aralık 2023'te İstanbul trafiğinde, metrobüs yerine yürüyerek gitmeyi tercih ettim, ama bazen kaçınılmaz oluyor. Bu deneyimlerden çıkan, basit önlemlerle her şeyi yönetebileceğim. Benim gibi meraklılar için, bu tür detaylar keyifli bir rutine dönüşüyor. Eylül'deki Ankara seferi, bana hijyenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı.
00
Türkiye'de sağlık deneyimleri genellikle bekleme odalarında geçiyor, mesela geçen ay bir arkadaşımın ameliyatı için eşlik ettim, hastane koridorları kalabalıktı, yemekler vasattı, ama hemşireler fedakâr. Ben evde bitkisel takviyelerle destekliyorum, mesela zerdeçal alıp çay yapıyorum, 50 gramı 15 liraya alıyorum, inflamasyonu azaltıyor. 2019'da grip olduğumda, doktora gitmek yerine evde istirahat ettim, ama ateş 39 dereceye çıktığında mecburen acile gittim, orası gece 2'de bile dolu oluyordu. Maliyetler artıyor, son MR'ım 1500 lira oldu, markalı ilaçlar ayrı, ama jenerik olanları tercih ediyorum, eczacı önerisiyle. Bu sistemde hayatta kalmak için planlı olmak şart, ben her ay aile sağlığı günlüğü tutuyorum, notlar alıyorum, böylece bir sonraki sefer daha az şaşırıyorum. İzmir'deki o hastanede yaşadığım kargaşadan beri, her randevu için en az bir yedek plan hazırlıyorum. Ev bakım rutinlerimle birleşince, sağlık stresini azaltıyor, mesela bitkisel çaylarımı hazırlarken zihnim rahatlıyor. system'sizlik hissi her seferinde yorucu, ama ben buna rağmen devam ediyorum.
00
Bazen, bu durum arkadaşlarımı bile şaşırtıyor. Mesela geçen hafta, Ankara'da bir arkadaşımla buluştum ve ona ev temizliğinin uykum üzerindeki etkisini anlattım, o ise kahvesini yudumlarken güldü. Ama benim için, bu döngüden kurtulmak için küçük adımlar atıyorum, gibi her gece yarısı bir şeyleri düzeltmek. Örneğin, geçen ay evdeki eski süpürgeyi değiştirdim, Bosch markasını aldım, çünkü eskisi gürültü yapıyordu ve uykumu bölüyordu. Bu tür değişiklikler, geceleri daha az endişelenmemi sağlıyor, ama yine de zihin durulmuyor. Yaşadıklarım gösteriyor ki, ev bakımı sadece gündelik bir iş değil, uykunun da parçası.
Evdeki toz ve düzensizlik, geceleri benim en büyük düşmanım haline geliyor. Mesela geçen bahar, Nisan 2024'te, balkondaki saksıları temizlemeyi unuttum, gece yarısı yağmur sesiyle uyandım ve hemen dışarı çıkıp onları kontrol ettim. O an, toprak kokusuyla birlikte biraz sakinleşiyorum, ama ertesi günün yorgunluğu cabası. Benim gibi leke avcıları için, bu tür anlar rutinin bir parçası, ama bazen fazla geliyor. Geçen sefer, saat bire doğru, yatağa uzandım ve mutfaktaki bulaşık makinesinin sesini hatırladım, kalkıp kontrol ettim, ama her seferinde aynı hikaye. Bu deneyimler, uykusuzluğun evle olan bağını netleştiriyor, sanki her gece bir temizlik seansı gibi. Bu döngüde, kişisel gözlemlerimle devam ediyorum, çünkü ev düzenini atlamamak, geceleri daha huzurlu kılıyor.