Bir zamanlar, Türkiye'nin gazeteleri sokak satıcılarının elinde dolaşırken, haberler taze bir fısıldama gibi yayılırdı; şimdi ise, 2026'da, o fısıltılar sansür duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Hatırlayın, 2000'lerin başında AB üyeliği hayalleriyle dolu günleri: O dönem, uluslararası raporlarda basın özgürlüğümüz orta sıralardaydı, mesela 2002'de Freedom House endeksinde kısmi özgür kategorisindeydik, yabancı gazeteciler İstanbul sokaklarında rahatça röportaj yapıyordu. O yıllarda, bir köşe yazarı eleştiri yağdırınca, en fazla mahkeme kapılarında gün geçirirdi; ama bugünkü gibi sosyal medya hesaplarının dondurulması ya da erişim engelleri yoktu.
Şimdi, 2026'da, o günleri özlemle anıyoruz çünkü gerçekler süzgeçten geçirilmiş halde servis ediliyor. Mesela, geçen yıl İstanbul merkezli bir haber sitesinin, hükümeti eleştirdiği bir yazısı yüzünden reklam gelirlerinin yüzde 70'ini kaybettiğini duyunca, işin ticari boyutuna şaşırdım – sanki bir bahçeyi sularken suyu kesmişler gibi, her şey kuruyor. Ben, kendi balkon bahçemle uğraşırken bile haber akışını takip ederim; 2010'lardan beri, bağımsız medya sitelerinin sayısının yarıya indiğini gördüm, özellikle 2024'te çıkan yeni yasa ile dijital platformlara getirilen kısıtlamalar, YouTube kanallarını adeta haritadan sildi. Bu, sadece haber değil, fikir alışverişini de öldürüyor; sonuçta, gençler TikTok'ta eğlenceyi tercih ederken, eleştirel düşünceye yer kalmıyor.