Ne zaman biriyle tartışsam, eskiden otomatik pilota bağlardım. Yani, savunmaya geç, karşı tarafı suçla, sonra da “Ne olmuş yani, herkes hata yapar” diye kapat. Özellikle 2010’larda, daha 20’lerimin başında, kimsenin “duygusal farkındalık” diye bir derdi yoktu. Duygunu ya bastırırsın ya da pat diye suratına vurursun, orta yolu bilen azdı. Şimdi ise, 2026’da, herkes mindfulness, empati, “an’a dön” muhabbetinde. Ama iş pratikte o kadar kolay değil.
Geçen ay, İzmir’de bir kafede oturuyoruz sevgilimle. Ufak bir yanlış anlaşılma, bir anda eski defterler açıldı. Eskiden olsa ses yükselebilir, trip uzardı. Ama bu defa frene bastım. Ne hissettiğimi düşündüm, cidden o an hissettiğimi. Anladım ki, bana kızgın değilim aslında, kırılmışım. O an bunu söylemek bile tartışmanın seyrini değiştirdi. “Sinirli değilim, aslında üzüldüm” dediğinde, muhatap da gardını indiriyor. Bunu 2012’de denesem, “Drama yapma” deyip geçerlerdi.
Şimdi, sosyal medya sağ olsun, herkes “duygularını analiz et, sınır koy” furyasında. Bir yandan iyi, çünkü artık bir tartışmada kendini ifade etmeden “ama ben böyle hissettim” diyebiliyorsun. Ama öte yandan, herkes kendini o kadar analiz ediyor ki, ilişkiler bir terapi seansına döndü. Bazen “Arkadaş, biraz da sal ya, duygunu yaşa geç” diyesi geliyor insanın.
Duygusal farkındalık deyince, illa terapiye gitmek, kitaplar devirmek gerekmiyor. En basiti: Kendine iki dakika ayır, sinirlenince gerçekten neden sinirlendiğini düşün. Aç mısın? Uykusuz musun? Yoksa hakikaten karşı taraf bir çizgiyi mi aştı? Çoğu zaman, olayın aslı başka çıkıyor. Bana geçen yaz Berlin’de oldu, toplantı sonrası kavga ettik; meğer iki gündür doğru düzgün uyumamışım, huysuz olmuşum, suç sevgilide değil yani.
Bir de şu var, bizim nesil (1990’lar ve öncesi), duyguları bastırmaya yatkın. Çocukken “Ağlama, erkeksin/utandırma” muhabbetleriyle büyüdük. Şu anki Z kuşağı ise duygusunu anında konuşuyor, gerekirse ağlıyor, bu konuda daha rahat. Yani kültürel bir fark var. Ama iki taraf da abartabiliyor. Biri hiç konuşmuyor, diğeri 7/24 analiz peşinde. Dengeyi bulmak mesele.
Kısaca, ilişki karmaşası dediğin şeyin içinden çıkmanın yolu, önce içerde ne olup bittiğini dürüstçe görmek. Ne hissettiğini bilmezsen, karşıya da anlatamazsın. Bir de, duygusal farkındalık dediğimiz şey, toz pembe bir beceri değil; egonu törpülemek, bazen hata yaptığını kabul etmekle başlıyor. Ben hâlâ tökezliyorum bu konuda, ama en azından “Ben neden böyle hissettim?” diye sorabiliyorum artık. 2010’da hiç sormazdım. Fark burada.
Geçen ay, İzmir’de bir kafede oturuyoruz sevgilimle. Ufak bir yanlış anlaşılma, bir anda eski defterler açıldı. Eskiden olsa ses yükselebilir, trip uzardı. Ama bu defa frene bastım. Ne hissettiğimi düşündüm, cidden o an hissettiğimi. Anladım ki, bana kızgın değilim aslında, kırılmışım. O an bunu söylemek bile tartışmanın seyrini değiştirdi. “Sinirli değilim, aslında üzüldüm” dediğinde, muhatap da gardını indiriyor. Bunu 2012’de denesem, “Drama yapma” deyip geçerlerdi.
Şimdi, sosyal medya sağ olsun, herkes “duygularını analiz et, sınır koy” furyasında. Bir yandan iyi, çünkü artık bir tartışmada kendini ifade etmeden “ama ben böyle hissettim” diyebiliyorsun. Ama öte yandan, herkes kendini o kadar analiz ediyor ki, ilişkiler bir terapi seansına döndü. Bazen “Arkadaş, biraz da sal ya, duygunu yaşa geç” diyesi geliyor insanın.
Duygusal farkındalık deyince, illa terapiye gitmek, kitaplar devirmek gerekmiyor. En basiti: Kendine iki dakika ayır, sinirlenince gerçekten neden sinirlendiğini düşün. Aç mısın? Uykusuz musun? Yoksa hakikaten karşı taraf bir çizgiyi mi aştı? Çoğu zaman, olayın aslı başka çıkıyor. Bana geçen yaz Berlin’de oldu, toplantı sonrası kavga ettik; meğer iki gündür doğru düzgün uyumamışım, huysuz olmuşum, suç sevgilide değil yani.
Bir de şu var, bizim nesil (1990’lar ve öncesi), duyguları bastırmaya yatkın. Çocukken “Ağlama, erkeksin/utandırma” muhabbetleriyle büyüdük. Şu anki Z kuşağı ise duygusunu anında konuşuyor, gerekirse ağlıyor, bu konuda daha rahat. Yani kültürel bir fark var. Ama iki taraf da abartabiliyor. Biri hiç konuşmuyor, diğeri 7/24 analiz peşinde. Dengeyi bulmak mesele.
Kısaca, ilişki karmaşası dediğin şeyin içinden çıkmanın yolu, önce içerde ne olup bittiğini dürüstçe görmek. Ne hissettiğini bilmezsen, karşıya da anlatamazsın. Bir de, duygusal farkındalık dediğimiz şey, toz pembe bir beceri değil; egonu törpülemek, bazen hata yaptığını kabul etmekle başlıyor. Ben hâlâ tökezliyorum bu konuda, ama en azından “Ben neden böyle hissettim?” diye sorabiliyorum artık. 2010’da hiç sormazdım. Fark burada.
00