Dört yıl önce Kadıköy’de bir oda ve bir valizle başladım bu işe. İsim gibi kulağa gelen “minimalizm”, benim için önce taşınma kolaylığı demekti. 2020 Temmuz’unda 35 derece sıcakta, biri kitap dolu iki koliyi üç kat merdivenden indirmek bana hayat dersi verdi: Ne kadar az eşya, o kadar özgürlük.
Çocukluğumdan beri evimizde her şey biriktirilirdi. Annem hala kullanmadığı tencereyi atamaz, babam eski cep telefonlarını yedek parça olur diye saklardı. İlk işim, 6 ay dokunmadığım ne varsa satmak ya da vermek oldu. 22 kitap, 3 pantolon, 1 kettle ve evdeki 7 tane aynı boyuttaki kupa… Hepsi ya Letgo’da, ya da komşuya gitti. Azaldıkça rahatladım. Eşyalar azalınca kafa da hafifliyor. Kulağa spiritüel geliyor ama birebir yaşadım.
Bir ara, IKEA’dan 800 liralık masa almak için günlerce düşündüm. Sonra aslında masa değil, masada yapılacak sohbetleri, kahveyi, çalışmayı istediğimi fark ettim. Eşyadaki o gereksiz anlam yüklemesi, reklamdan, dizilerden beynimize işliyor. O yüzden, şu an evde salonu dolduracak bir köşe koltuk yok mesela. Bir masa, iki sandalye, rahat bir ışık. Abartmıyorum, fazlası huzur kaçırıyor.
Bir arkadaşın düğününe gittiğimde (Bursa, 2022) masa üstünde 16 kişiye 4 farklı çatal, 3 çeşit bardak konmuştu. “Lazım olur” kafası. Halbuki, sade bir masa herkesin sohbetini daha samimi yapıyor. Ne kadar çok eşya, o kadar dikkat dağıtan şey.
Şimdi cebimdeki anahtarlıkta bir tane anahtar var. Ekte kredi kartı ve bir kimlik. Telefonumda 7 uygulama dışında hiçbir şey tutmuyorum. Hala bazen “şunu da alsam mı” diyorum ama sonra eski halimi hatırlayıp kendime gülüyorum. Az eşya, az dert.
İşin psikolojik kısmı da var tabii. Daha az seçeneğin olunca, karar vermek çileye dönmüyor. Sabah ne giyeceğim derdi bitti mesela. 3 tişört, 2 pantolon. Her biri birbiriyle uyumlu. Zamanında Steve Jobs’a “niye hep aynı şeyi giyiyorsun” diye dalga geçenlerin, sabahları 40 dakika ne giyeceğim diye kıvranmasına ayrı gülerim.
En çok da taşınırken anlaşılıyor bu işin kıymeti. Geçen sene Berlin’e giderken 23 kiloluk bir bavula bütün hayatımı sığdırdım. Her şeyi bırakıp gitmek, geride bir dağ gibi eşya bırakmamak… Büyük özgürlük.
Uzun lafın kısası, standartların, reklamların, “lazım olur” kafasının kölesi olmadan yaşamak istersen önce elindekilere bak. Gerçekten ihtiyacın ne, fazlası niye sende? Bir noktada, kalabalık eşyalardan kurtulmak sadece odanı değil, kafanı da ferahlatıyor. Yavaş yavaş başla. Iki kupa fazla, bir tişört eksik. Bir bakmışsın, hayat daha hafif gelmeye başlamış.
Çocukluğumdan beri evimizde her şey biriktirilirdi. Annem hala kullanmadığı tencereyi atamaz, babam eski cep telefonlarını yedek parça olur diye saklardı. İlk işim, 6 ay dokunmadığım ne varsa satmak ya da vermek oldu. 22 kitap, 3 pantolon, 1 kettle ve evdeki 7 tane aynı boyuttaki kupa… Hepsi ya Letgo’da, ya da komşuya gitti. Azaldıkça rahatladım. Eşyalar azalınca kafa da hafifliyor. Kulağa spiritüel geliyor ama birebir yaşadım.
Bir ara, IKEA’dan 800 liralık masa almak için günlerce düşündüm. Sonra aslında masa değil, masada yapılacak sohbetleri, kahveyi, çalışmayı istediğimi fark ettim. Eşyadaki o gereksiz anlam yüklemesi, reklamdan, dizilerden beynimize işliyor. O yüzden, şu an evde salonu dolduracak bir köşe koltuk yok mesela. Bir masa, iki sandalye, rahat bir ışık. Abartmıyorum, fazlası huzur kaçırıyor.
Bir arkadaşın düğününe gittiğimde (Bursa, 2022) masa üstünde 16 kişiye 4 farklı çatal, 3 çeşit bardak konmuştu. “Lazım olur” kafası. Halbuki, sade bir masa herkesin sohbetini daha samimi yapıyor. Ne kadar çok eşya, o kadar dikkat dağıtan şey.
Şimdi cebimdeki anahtarlıkta bir tane anahtar var. Ekte kredi kartı ve bir kimlik. Telefonumda 7 uygulama dışında hiçbir şey tutmuyorum. Hala bazen “şunu da alsam mı” diyorum ama sonra eski halimi hatırlayıp kendime gülüyorum. Az eşya, az dert.
İşin psikolojik kısmı da var tabii. Daha az seçeneğin olunca, karar vermek çileye dönmüyor. Sabah ne giyeceğim derdi bitti mesela. 3 tişört, 2 pantolon. Her biri birbiriyle uyumlu. Zamanında Steve Jobs’a “niye hep aynı şeyi giyiyorsun” diye dalga geçenlerin, sabahları 40 dakika ne giyeceğim diye kıvranmasına ayrı gülerim.
En çok da taşınırken anlaşılıyor bu işin kıymeti. Geçen sene Berlin’e giderken 23 kiloluk bir bavula bütün hayatımı sığdırdım. Her şeyi bırakıp gitmek, geride bir dağ gibi eşya bırakmamak… Büyük özgürlük.
Uzun lafın kısası, standartların, reklamların, “lazım olur” kafasının kölesi olmadan yaşamak istersen önce elindekilere bak. Gerçekten ihtiyacın ne, fazlası niye sende? Bir noktada, kalabalık eşyalardan kurtulmak sadece odanı değil, kafanı da ferahlatıyor. Yavaş yavaş başla. Iki kupa fazla, bir tişört eksik. Bir bakmışsın, hayat daha hafif gelmeye başlamış.
21