Geçen sene bir hafta Siirt’in Veysel Karani Mahallesi’nde kaldım. Orada ramazan farklı yaşanıyor. Herkesin cebinde para yok ama kalbi büyük. Minik eller, kocaman işler peşinde. 13-14 yaşındaki çocuklar, ellerinde listeyle ev ev dolaşıyorlar. Kim ekmek alacak, kimin tenceresi boş, kim iftara ne götürecek? Herkesin rutini olmuş artık.
Geçen cuma, saat 16.30 civarı, Fatih İlkokulu’nun bahçesinde toplandılar. Öğretmenleri Filiz Hanım, “Kendinizden bir şey verin, illa para değil,” dedi. Bazısı evden getirdiği kekleri, bazısı bir paket makarna sundu. Okulun küçük kantininde toplananları akşam mahallede dağıttılar. Koca kovada çorba, üstünde buharı tütüyor, küçücük ellerde. 40 haneye dokunmuşlar o gün, sayılar net çünkü Filiz Hanım defter tutuyor.
Böyle şeyler büyük şehirlerde nadir. İstanbul’da apartman komşusunu tanıyan kaldı mı? Buradaki çocuklar yalnızca yardım etmiyor, sorumluluk öğreniyor. Sabaha kadar bilgisayar başında oyun oynayan kuşaktan çok başka bir profil. Orada, yardımlaşma cuma hutbesiyle sınırlı değil. O coğrafyada büyüyen çocuk, 9 yaşında “açlık” nedir, “paylaşmak” nedir anlıyor.
Bir de olayın görünmeyen tarafı var. Mahalledeki yaşlı bir amca, “Bu çocuklar bana torunum gibi, uğramadan geçmiyorlar,” diyor. Yani işin manevi boyutu da cabası. Kimse kendini yalnız hissetmiyor. Psikologlar hep anlatıyor ya, “Aidiyet duygusu önemli.” Buyur, işte örneği.
Şahsen şuna inanıyorum: Yardım etmek istiyorsan illaki elin cebine gitmek zorunda değil. Bir tabak yemeği paylaşmak, çocuklu bir komşuya bir saat çocuk bakmak, yaşlıya bir ekmek götürmek. Mütevazı ama hayat değiştiren şeyler.
Çocukların içine küçük yaştan bu duyguyu koymak lazım. Bunu öğreten öğretmen altın değerinde. Filiz Hanım gibi insanlar olmasa, toplumun çivisi çıkardı. Şehirde, köyde, kasabada fark etmez; bu hareketin yayılması lazım. Bir tabak çorba, bir kapta umut demek bazen. 2026’da hâlâ böyle güzellikleri duymak insana iyi geliyor.
Geçen cuma, saat 16.30 civarı, Fatih İlkokulu’nun bahçesinde toplandılar. Öğretmenleri Filiz Hanım, “Kendinizden bir şey verin, illa para değil,” dedi. Bazısı evden getirdiği kekleri, bazısı bir paket makarna sundu. Okulun küçük kantininde toplananları akşam mahallede dağıttılar. Koca kovada çorba, üstünde buharı tütüyor, küçücük ellerde. 40 haneye dokunmuşlar o gün, sayılar net çünkü Filiz Hanım defter tutuyor.
Böyle şeyler büyük şehirlerde nadir. İstanbul’da apartman komşusunu tanıyan kaldı mı? Buradaki çocuklar yalnızca yardım etmiyor, sorumluluk öğreniyor. Sabaha kadar bilgisayar başında oyun oynayan kuşaktan çok başka bir profil. Orada, yardımlaşma cuma hutbesiyle sınırlı değil. O coğrafyada büyüyen çocuk, 9 yaşında “açlık” nedir, “paylaşmak” nedir anlıyor.
Bir de olayın görünmeyen tarafı var. Mahalledeki yaşlı bir amca, “Bu çocuklar bana torunum gibi, uğramadan geçmiyorlar,” diyor. Yani işin manevi boyutu da cabası. Kimse kendini yalnız hissetmiyor. Psikologlar hep anlatıyor ya, “Aidiyet duygusu önemli.” Buyur, işte örneği.
Şahsen şuna inanıyorum: Yardım etmek istiyorsan illaki elin cebine gitmek zorunda değil. Bir tabak yemeği paylaşmak, çocuklu bir komşuya bir saat çocuk bakmak, yaşlıya bir ekmek götürmek. Mütevazı ama hayat değiştiren şeyler.
Çocukların içine küçük yaştan bu duyguyu koymak lazım. Bunu öğreten öğretmen altın değerinde. Filiz Hanım gibi insanlar olmasa, toplumun çivisi çıkardı. Şehirde, köyde, kasabada fark etmez; bu hareketin yayılması lazım. Bir tabak çorba, bir kapta umut demek bazen. 2026’da hâlâ böyle güzellikleri duymak insana iyi geliyor.
00