Geçen hafta Beyoğlu’nda İş Kültür’ün o meşhur kitapçısında yine dolaşıyordum, içerisi ana baba günü. Raflar taze taze yenilenmiş, nereye baksan yeni etiketli kitaplar. Millet, sanki bahar temizliği yapılmış da kitaplar havalandırılmış gibi, elinde çiçek gibi yeni çıkanlar, kasada kuyruk. 2026 baharı galiba “okuyana çalışıyor” mottosuyla açıldı.
Bu sene ne bastılarsa, yayın listesi bayağı iddialı. Mesela Elif Batuman’ın yeni romanı Türkçede ilk kez, kapağı ayrı havalı. Bir köşede Zülfü Livaneli’nin hiç yayımlanmamış denemeleri; öbür tarafta Nazım Hikmet’in arşivden çıkan not defterleri. Her sene bir klasik, bir popüler, bir yerli-yabancı dengeyi iyi tutturuyorlar ama bu defa iş iyice allandı pullandı.
İş Bankası Kültür Yayınları’nın olayı zaten bu: Sadece klasikler değil, yeni nesil yazarlara da el atıyorlar. Geçen sene ilk romanı çıkan genç bir yazar, “Beni kimse basmazdı, İş Kültür aldı sahiplendi,” diye anlatıyordu bir röportajda. Yani adamlar sadece geçmişin değil, geleceğin de kaymağını topluyor.
Raflarda bir de 100. yıl özel serisi var. 1926’dan 2026’ya kadar yayımlanan her on yılın önemli kitapları yeniden basılmış. Fiyatlar hâlâ piyasaya göre uygun, tabii alım gücü başka bir espri konusu, orası ayrı.
Geçen gün kasada sıra beklerken, önümdeki yaşlı adam “Bu baharın en iyi romanı hangisi?” diye soruyor. Görevli “Şu yeni çıkanlar bölümüne bir göz atın, ama herkes farklı seviyor, zor soru” deyince, adam “Benim param bir kitaba yetiyor, en iyi hangisiyse onu alacağım,” dedi. Vallahi sistemin özeti gibi sahneydi.