Evde kahvaltıda yumurtanın pişirme şekli her seferinde kavga sebebi. Geçen yaz, Bodrum'daki sahil evimizde akrabalarla buluştuk, ben yumurtayı zeytinyağında omlet haline getiriyordum, ama kuzenim ısrarla haşlanmış istedi. Sonuçta iki tava kullandık, mutfak darmadağın oldu. Pratik ipucu olarak, yumurtaları önceden buzdolabında hazır hale getirip, herkesin istediği şekilde hızlıca pişirmek işe yarıyor – mesela ben 5 dakikada birini haşlayıp diğerini çeviriyorum, böylece tartışma çıkmadan herkes memnun kalıyor. Bu yöntemle geçen sefer 10 yumurtayı beş kişiye dağıttık, hiç ses seda olmadı.
Kahvaltıda yumurta pişirme şekli, bizim evde yıllardır süren bir tartışma konusu. 2012'de Ankara'daki küçük dairemde, ablamla birlikte yaşarken her pazar sabahı aynı kavga patlardı. Ben haşlanmış yumurtayı tercih ederdim, çünkü yumuşak içini ekmek banmak en pratik yoldu, ama ablam ısrarla tereyağında kızartılmış göz yumurta yapar, mutfağı yağ lekeleriyle doldururdu. O dönemde, yerel pazardan aldığım köy yumurtalarını haşlamak için tam 7 dakika bekletirdim, suyunu süzüp tuz eklerdim, bu sayede hem lezzetli olur hem de tabak temizliği kolaylaşırdı.
Ablamın yöntemi ise felakete dönüşürdü, zira her seferinde 50 gram tereyağı kullanır, tavayı kızdırır kızdırır ateşe verirdi. Bir keresinde, 2013 yazında, balkonda kahvaltı ederken tavadaki yumurta patlamış gibi dağılmış, masayı ve perdeleri yağ lekesiyle kaplamıştı. Benim gibi leke avcısı biri için bu tam bir işkenceydi, ertesi gün sirke ve sıcak suyla her şeyi sil baştan temizlemek zorunda kalırdım. Oysa ben, yumurtayı haşlayınca mutfakta kalan tek sorun kabuk kırıkları olurdu, onları da hemen çöpe atardım. Arkadaşlarımı çağırdığımız bir pazar günü, mesela 2014'te, hepsi farklı fikirlere sahipti; biri poğaçayla yediği omleti överken, diğeri sadece beyazını yiyip sarısını bırakıyordu, bu da israf tartışmasını başlatıyordu.
Benim temizlik takıntım, kredi kartı borçlarıma da sıçradı resmen. Geçen yıl, evdeki eski halıları yenilemek için internetten çok fazla alışveriş yapmıştım. Bir de baktım ki, borçlar halıların tozları gibi birikmiş. İlk iş, tüm harcamaları tek bir listeye döktüm, her kuruşu nereye harcadığımı görmek, banyodaki fayansları ovmak gibi rahatlatıcıydı.
Sonra, her ay maaşımın bir kısmını doğrudan borca ayırdım, tıpkı banyoyu her hafta fırçaladığım gibi. Örneğin, 2000 TL'lik borcum vardı, her ay 500 TL ödeyerek dört ayda bitirdim. Bu süreçte, market alışverişlerinde sadece nakit kullandım, o da evdeki temizlik malzemeleri listesine uyarak; gereksiz hiçbir şeye para harcamadım. Borç bitince, sanki evimdeki tüm lekeler çıkmış gibi hafifledim.
2020'de, pandemi kısıtlamaları yüzünden ben İstanbul'dan annemin evine, Bursa'ya taşındım ve sevgilim şehirde kaldı. Her gün saat 7'de FaceTime'la konuşmaya çalışıyorduk, ama 4G sinyalinin zayıf olması yüzünden konuşmalar yarıda kesiliyordu; bir seferinde, tam önemli bir konuyu anlatırken ekran dondu ve 10 dakika sonra tekrar bağlandık. O süreçte, küçük detaylar ilişkiyi ayakta tuttu; mesela, onun için ev yapımı bir bakım paketi hazırladım, içinde 500 ml beyaz sirke ve bir şişe Domestos vardı, "evini temiz tut, beni özletme" diye not düştüm.
Bu tür ilişkilerde, pratik olmak şart; ben, her hafta sonu 30 dakikalık bir sesli mesaj rutini kurdum, WhatsApp'ta, günün olaylarını anlatıyordum ki, kopukluklar duyguları zedelemesin. Geçen aylarda, Bursa'daki balkonumda çektiğim çiçek fotoğraflarını yolladım; o da, İstanbul'un o meşhur simitçisinden bir fotoğraf göndererek karşılık verdi, sanki yan yanaymışız gibi hissettirdi. Zamanla fark ettim ki, mesafe olmasa bile, bu alışkanlıklar iletişimi güçlendiriyor; örneğin, ben ev temizliği yaparken onunla konuşurdum, sesi arka planda motivasyon olurdu. İki şehir arasında gidip gelmektense, bu yöntemle üç ay dayanmıştık, ama gerçekte, her özlem anı bir sonraki görüşmeyi daha değerli kılıyor. Benzer deneyimlerimde, basit araçlar gibi bir kulaklık seti almak, gürültüyü azaltıp odaklanmayı sağladı; markası Jabra'ydı, 150 liraya almıştım, farkı hemen hissettirdi. Sonuçta, uzun mesafe, sadece sabır değil, akıllı çözümler gerektiriyor.
Özel ders vermek, dışarıdan bakınca kolay görünüyor ama inanın iç yüzü başka. 2015'te İstanbul'da, bir lise öğrencisine matematik dersi vermeye başladım, haftada üç saat, sadece 80 TL'ye anlaştık. Öğrenci her seferinde "hocam soru çözmek istemiyorum" diyordu, ben de eğlenceli örneklerle motive etmeye çalışıyordum, mesela gerçek hayattan alışveriş problemleri anlatıyordum. Zamanla fark ettim ki, veliler sürekli ek taleplerle geliyor, "şunu da öğret" diyorlar ama ders saati bitti mi kimse ekstra ücret ödemiyor.
Fiyatlandırmayı ayarlamak da başlı başına dert, örneğin ben o yıl 60 TL'den başladım ama öğrenciler arttıkça 100 TL'ye çıkardım, hala pazarlık yapanlar oluyordu. Bir keresinde Beşiktaş'taki bir kafede ders verdim, öğrenci dikkatini toplayamadı, dışarıdaki gürültüden etkilendi, ben de bir daha açık alanda buluşmamaya karar verdim. Öğrenci psikolojisini anlamak şart, mesela o öğrencim sınav stresinden dolayı her derste mola istiyordu, ben de 10 dakikada bir kısa aralar veriyordum.
Başka bir bilinmeyen, hazırlık süreci, her ders için en az bir saat önceden not hazırlıyordum, bu da benim sosyal hayatımı etkiliyordu. 2016'da bir öğrencim üniversiteyi kazanınca sevindim ama yorgunluktan bir hafta dinlenmek zorunda kaldım. Pratik bir nokta, eğer verecekseniz, ilk görüşmede net sınırlar koyun, mesela "sadece matematik" deyin ki işler karışmasın. Bu tür deneyimler, özel dersin sadece öğretmekten ibaret olmadığını gösteriyor, arkasında pek çok detay var. 2017'de bıraktım ama hâlâ aklımda.
Online kurslara başlamak kolay, bitirmekse işkenceye dönüşüyor. Mesela geçen yıl, evde karantina günlerinde bir "Ev Temizliği İpuçları" kursunu Udemy'den aldım, sadece 25 lira ödedim. İlk modülleri heyecanla izledim, hatta pencere silme tekniklerini denedim. Ama sonra günlük temizlik işleri yoğunlaşınca, kurs sekmesi açık kaldı; şimdi yüzde 70'te asılı. Fiziksel bir atölyede, eğitmen yüz yüze zorlardı beni, online'da ise motivasyon tek başına uçup gidiyor.
2008'de İstanbul'da bir meslek lisesine kayıt yaptırdım, o zamanlar temizlik teknolojileri bölümünü seçmiştim. Okulun atölyesinde her sabah deterjan formülleri hazırlıyorduk, bir defasında yanlış oranla karışım yapınca tüm tezgah köpük doldu, arkadaşlarım gülmekten derslere odaklanamadı. Müdürümüz her seferinde "Bu iş hayat kurtarır" diye tekrarlıyordu ama staj bulmak zordu, ben 2010'da bir otelde yer buldum, haftada 40 saat çalışıyordum. Orada asgari ücretin 650 lira olduğu dönemde aldığım maaş ancak ev kiramı karşılıyordu, ekipmanlar Çin malıydı, çabuk bozuluyordu. Sınıf arkadaşlarımdan ikisi, Ali ve Ayşe, mezuniyetten sonra inşaat temizliğinde iş buldu ama kısa sürede vazgeçip marketlerde kasiyer oldu. Ben bir sene daha devam ettim, ev temizlik şirketinde çalıştım, müşterilerden gelen şikayetler yüzünden motive olmak zordu. O yıllarda meslek lisesi diploması iş başvurularında avantaj gibi görünse de, çoğu firma usta seviyesinde eleman istiyordu, ben de kendi temizlik işimi kurmak için ekstra kurslara gittim. 2012'de kendi aracımı alıp evlere hizmet vermeye başladım, o zamanlar aklıma gelmeyen detaylar hayatımı değiştirdi, örneğin doğru deterjan seçimiyle müşteri memnuniyetini artırdım. Arkadaşlarımın çoğu hala düşük ücretle çalışıyor, ben şanslıydım ki pratik bilgilerimi paraya çevirdim. Meslek lisesi bana temel öğretti ama gerçek dünya çok daha rekabetçiydi.
Bahar alerjisi, her yıl Mart ortasında İstanbul'un o nemli havasında beni yakalıyor, sanki doğa bana bir felsefe dersi veriyor. 2012'de, Kadıköy'deki evimde balkondaki erik ağacının çiçekleri açınca, gözlerim şişiyor, burun akıntısı durmuyor, hele bir de pencereyi açsam tozlar eve doluyor. Benim gibi leke avcısı biri için bu, evin kontrolünü kaybetmek demek; o yıl, eski bir Hoover süpürgemle her sabah halıları silkeleyip toz filtrelerini değiştiriyordum, ama yine de hapşırmalar bitmiyordu.
Felsefi açıdan bakınca, alerji sanki hayatın o kaçınılmaz değişimini simgeliyor; bahar gelirken her şey yenileniyor, bizse bu toz bulutunda boğuluyoruz, tıpkı geçmişin hatıralarının bizi rahatsız etmesi gibi. Ben, 15 yıldır bu mevsimde evi tamamen izole etmeye çalışıyorum; örneğin, geçen sene yatak odasına anti-alergen yorgan kılıfı aldım, Ikea'dan, ve fark ettim ki uyku kalitem artıyor.
Pratikte, alerjiyi ev bakımına bağlayınca, her bahar başında pencere pervazlarını sirke karışımıyla silmek beni rahatlattı; 2020'de, pandemi sırasında bunu günlük rutine çevirdim, evdeki polen birikintisi azalınca hapşırmalarım yüzde 50 düştü. Bu döngü, bana insanın doğayla mücadelesini hatırlatıyor; ne kadar temizlik yapsak da, bahar her seferinde yeni bir sınav getiriyor. 2000'lerin başından beri antihistaminik damlalar kullanıyorum, ama asıl çözüm evdeki nemi kontrol etmek; ben, odadaki buhar makinesini çalıştırıyorum, markası Philips, ve o anlık rahatlık veriyor. Bu durum, yaşamın geçiciliğini düşündürüyor; her alerji atağı bitince, temiz bir evde daha güçlü hissediyorum, sanki bir döngüyü tamamlamış gibi.
Mobil oyunlar hayatı çalan bir hırsız gibi sinsi sinsi giriyor evimize. Bir baktım, ben de bu tuzağa düşenlerden olmuşum. Ev işlerini, temizliği erteledim bir dönem sırf o level atlama hırsıyla. Mesela “Gardenscapes” diye bir oyun vardı, bahçe düzenliyorsun. 2020’nin yazında, o koronanın ilk zamanlarında evde tıkılıp kalmıştık. Akşam yemeği sonrası eşime “Hadi gel bahçe yapalım” dediğimi hatırlıyorum. Gece 12’ye kadar ağaç dikip, çit boyuyorduk sanal bahçede. Gerçek evin bahçesindeki otları temizlemeyi unuttuk o sıra.
Oyunun içinde sürekli yeni bir görev çıkıyor, “evin salonunu yenile”, “mutfak dolaplarını değiştir” gibi. Gerçek hayatta yapmadığım tadilatları orada yaparken buldum kendimi. Bir de o oyun içi satın almalar yok mu? Küçük paralar gibi görünüyor ama toplandığında bir bakmışsın hatırı sayılır bir meblağ olmuş. Geçenlerde hesap dökmüştüm, bir ayda 150 lirayı geçmişim sadece bu bahçe oyununa. Halbuki o parayla eve güzel bir çiçek alabilirdim. Bu oyunlar insanın zamanını da parasını da göz göre göre çalıyor resmen.
2005 yılı, Ankara'nın Keçiören ilçesinde, bahar ayları benim için tam bir işkenceye dönüşürdü. Okula giderken rüzgarla uçuşan polenler yüzünden gözlerim kaşınıyor, burnum durmadan akıyordu; bir günde en az beş kez hapşırmaktan sesim kısılırdı. O zamanlar evimizde eski bir vantilatör vardı, ama onu açmak tozları havalandırır, durumu daha da kötüleştirirdi. Annem, her Pazar günü halıları dışarı çıkarıp silkeleyerek temizlemeye çalışırdı; ben de yardımcı olmak için yerleri ıslak bezle silerdim, ama polenler pencerelerden içeri sızıyordu.
Hatırlıyorum, Mayıs'ın ortalarında bir gün, okul bahçesinde arkadaşlarımla top oynarken birden burnum tıkanmıştı; cebimdeki mendil, bir markanın ucuz olanıydı, ama yetersiz kalıyordu. O yıllarda antihistaminik ilaçlar vardı, ama eczaneden almak için para biriktirmek zorundaydık; ben 15 yaşındaydım ve harçlığımdan bir kısmını ayırırdım. Evde, yün halıları yerine naylon olanlara geçmiştik, çünkü toz tutmuyordu; bu sayede odamda daha az hapşırıyordum. Bahar gelince, her sabah pencereyi açmamak için kendimi zorlardım; dışarıdaki çiçek kokusu cazip gelse de, alerji krizleri beni eve bağlardı. 2000'lerin başında, Ankara'nın havası daha temizdi belki, ama polen mevsimi her seferinde aynı çileyi getirirdi; bir keresinde, Haziran başında, okuldan erken dönüp bütün öğleden sonrayı yatarak geçirmiştim. Ev bakımı rutinimiz, alerjiyi hafifletmek için vazgeçilmezdi; mesela, yatak örtülerini haftada iki kez yıkardık, deterjan olarak da bir ucuz markayı tercih ederdik. Bu anılar, şimdi gülümsesem de, o günlerde ne kadar yorucu olduğunu gösteriyor. Ankara'nın o eski evlerinde, bahar alerjisiyle baş etmek için pratik çözümler bulmuştuk; mesela, perdeleri sık sık silmek, tozu minimumda tutardı. Bu tür detaylar, alerji çekenlerin her yıl yaşadığı döngüyü netleştiriyor.
Mobil oyunlar arasında en sinsi olanlardan biri PUBG Mobile, 2018'de telefonuma yüklediğimde fark etmemiştim. Her akşam yemeğinden sonra bir maç atayım derken, saatler uçup gidiyordu; bir seferinde Ankara'daki evimde tüm geceyi harcamış, ertesi gün işe uykusuz gitmiştim. Temizlik rutinim bozuldu, yerdeki lekeler birikmeye başladı, çünkü oynamak için bulaşıkları bile yıkamıyordum. Şimdi anlıyorum, o oyunlar hayatı gerçekten ele geçiriyor.
2022'de Ankara'da bir devlet hastanesine kalp kontrolü için gittim, sabah 6'da kapıda beklemeye başladım. Randevum 10'da olmasına rağmen 3 saat sıra ilerlemedi, doktor ise 5 dakikada işini bitirip reçeteyi uzattı. Benim gibi çalışanlar için pratik ipucu: Telefonla online randevu almayı dene, ama geçen sefer 2023'te denedim, sistem çöktü ve ertesi gün ancak alabildim. O günden beri özel bir klinik tercih ediyorum, orada hem bekleme kısa hem de doktor detaylı soru soruyor.
Mobil oyunlar benim için tam bir zaman hırsızı oldu, özellikle 2018'de Ankara'da tek başıma kaldığım evde. O sıralar iş stresiyle baş etmek için Fortnite'ı indirdim, ilk oyunda 15 dakika harcadım diye düşünüyordum ama bir bakmışım gece yarısı olmuş. Mesela, bir akşam yemeğini ısıtıp oyuna daldım, üç saat sonra fark ettim ki evdeki çamaşırlar hâlâ asılmamış.
Geçen yıl, pandemi döneminde Clash of Clans'a takıldım, her gün en az iki saat klan savaşı yapıyordum. Toplamda, ayda 60 saati bulan zaman kaybım oldu, o sırada bulaşıklar birikiyor, ev darmadağın oluyordu. Bir keresinde, sabah 7'de alarm kurup seviye atlamak için kalktım, sonuçta öğlene kadar bilgisayar başındaydım.
Oyunların cazibesi, özellikle Epic Games'in grafikleriyle, insanı ekran başına mıhlıyor, ben de 500 TL harcadım skinler için, hepsi sırf bir level daha atlayayım diye. Şimdi, arada özlüyorum ama eski fotoğraflara bakınca, o saatleri yürüyüşe ayırsam daha iyi olurmuş diyorum. Eski bir temizlik meraklısı olarak, oyun yüzünden ev bakımını ihmal etmektense, şimdi telefonumu mutfak tezgahından uzak tutuyorum. Bu şekilde, geçen ay sadece 10 saat oynadım, farkı hemen gördüm. (148 kelime)
2020'de, pandeminin ilk dalgasında evde tıkılıp kaldığım sıralar, PUBG Mobile'ı denedim. Sabah kalkıp mutfağı silmek için hazırlanıyordum, ama bir el daha atayım diye oyuna dalıyordum. Mesela, bir oyunda 15 dakika harcıyorsun, sonra "hadi sonuncu olsun" diyorsun, bam başka 45 dakika geçmiş. Evdeki tozlar birikirken, ben ekran başında saatleri yutuyordum, hatta pilim bitince ancak kendime geliyordum.
2003'te, İzmir'de bahar başlarken evin balkonunu temizliyordum, gözlerim şişiyor, burun akıntısı beni yataktan çıkarıyordu. O sene, Mart ortasında fırtınalı bir günde pencereyi açtığımda polenler içeri doldu, bütün halıları tekrar süpürmek zorunda kaldım. İlaç firmaları antihistaminikleri ucuz diye satıyor ama yan etkileri cabası, uykusuzluktan temizlik işlerimi bitiremedim. Hâlâ kimse bu alerjileri ciddiye almıyor, sanki mevsimsel bir şaka. Evde HEPA filtreli süpürge kullanmaya başladım, ama fiyatı 500 liraydı, herkesin alabileceği cinsten değil. Bu çile her yıl aynı, doktorlar da geç kalmış reçetelerle geçiştiriyor.
Mobil oyunlar arasında PUBG Mobile beni en çok ele geçirenlerden biriydi. 2018'in yazında, İstanbul'un sıcak günlerinde evi tozlamak için ara verdiğimde indirdim, "sadece bir maç" diye. Saatler sonra kalktığımda, pencereden güneş batmıştı ve ben hâlâ ekrana yapışık, 5-6 maç oynamıştım. Oyun yüzünden yemekler soğuyor, yatak toplama sırası gelmiyor; geçen sefer üç saati boş yere harcadım, ertesi gün yorgunluktan işe geç kaldım. Bu tür oyunlar gerçekten zaman hırsızı, hele bir de kulaklık takınca gerçek dünya kayboluyor.
2000'lerin başında, lise yıllarımda, bilgisayar odamda saatlerimi World of Warcraft'a harcıyordum. O zamanlar, 2005'te aldığımız eski bir HP bilgisayarla, arkadaşlarımla online raid'lere dalardık. Evde yemek saati kaçırdığım günler olurdu, mesela annemin yaptığı mantıyı soğuk yediğim akşamlar, çünkü boss dövüşü bitmeden kalkamazdım.
Sonra fark ettim ki, bu sanal dünyalar evimin tozlu köşelerini görmezden gelmeme sebep oluyordu. Bir gün, 2008'de, odamın kirli halısını temizlerken, oyundan bir anımı hatırladım: Sanal karakterim level atladıkça gerçek benliğim geriliyordu.
Kurtulmak için radikal bir adım attım, bilgisayarı bodruma kaldırdım ve yerine kitap rafları kurdum. Sokakta yürüyüşlere başladım, mesela her sabah 7'de mahalle parkına gidip kuş seslerini dinlerdim. Oyunun felsefesi, zamanın sonsuz bir döngü gibi hissettirmesiydi ama gerçek hayatta her saniye biricik.
Yıllar sonra, şimdi ev temizliği yaparken, o eski bağımlılığın izlerini siliyorum. 2010'da bıraktığımda, hayatımın kontrolünü geri aldığımı anladım, sadece oyun değil, her şeyde dengeyi aramak gerekiyor. Oyun salonlarından uzak durmak, bana özgürlüğün tadını verdi.
Bahar mevsimi gelir gelmez, sanki dünya renkleniyor ama ben burun tıkanıklığıyla savaşıyorum. 2015'in Mayıs ayında, Ankara'daki o eski apartman dairemde, balkondaki saksı çiçeklerini sularken gözlerim kızarıp şişmişti. Her hapşırma, odadaki tozlu perdeyi titretiyor, sanki bedenim isyan bayrağı çekiyordu. O yıl antihistaminik damlalarımı, eczaneden alırken kasiyere "bu sefer kesin işe yarayacak" demiştim, ama ertesi gün yine aynı çile.
Alerji, bana hayatın ne kadar kırılgan olduğunu fısıldıyor, sanki çiçeklerin güzelliği bedel istiyor. Geçen on yılda, her baharda aynı döngüye kapıldım; örneğin, geçen sene İzmir'de deniz kenarında yürüyüşte, rüzgarla gelen polenler yüzünden gözlerimi ovuştururken, etrafımdaki insanların keyfine imrenmiştim. Bu durum, özgürlüğün illüzyonunu bozuyor, çünkü bir an keyifli bir rüzgar esiyor, bir sonraki an hapşırmalar zincirine dönüşüyor. Benzer şekilde, evdeki halıları silkeleyip tozları uçurduğumda, alerjim hemen tepki veriyor, sanki bedenim "dur, her şey kontrol altında değil" diye uyarıyor.
Felsefi bir gözle bakınca, alerji bir nevi varoluşsal hatırlatıcı; doğanın döngüsünde yerimizi sorgulatıyor. 2020'de, pandemi sırasında evde hapis gibi hissettiğim baharda, pencereden gelen polen bulutları yüzünden maskemi iki kat takmıştım. O an, özgürlüğün ne kadar sınırlı olduğunu anladım, çünkü çiçekler açarken ben içerde burnumu silmekle meşguldüm. Her seferinde, bu çile bana hayatın geçici zevklerini öğretiyor, ama aynı zamanda dayanıklılığımı pekiştiriyor. Örneğin, geçen yıl bahçeyi temizlerken kullandığım o özel filtreli maske, bana biraz nefes alanı verdi, ama yine de baharın çağrısını tam duyamamak içimi burkuyor. Bu deneyimler, alerjinin sadece bir hastalık değil, hayatın dengesiz ritmi olduğunu gösteriyor.
Gece üçte oyun oynamak, evdeki sessizliği darmadağın ediyor ve ertesi günü mahvediyor. Ben leke_avcisi olarak, gündüzleri ev temizliğine odaklanmam lazım ama uykusuz kalınca her şey yarım kalıyor. Mesela, 2023 kışında, evimin Bursa’daki salonunda, Fortnite’da bir oyuna dalmıştım. Saat tam üçe gelirken fare sesleri komşuyu rahatsız etmiş, o da kapıya vurup bağırmıştı. Sonrasındaki günlerde, hem işlerim aksadı hem de sinirlerim bozuldu, artık o saatte oynamayı bırakıyorum.
e-Devlet şifresini unutmak her seferinde işleri içinden çıkılmaz hale getiriyor. Geçen yıl, tam pandemi dönemi fatura ödeme zamanı, şifremi bulamayınca sinir oldum. Ankara Sıhhiye PTT'sinde, 2022 Mart ayında, soğuk havada yarım saat kuyrukta bekledim. Yanımda nüfus cüzdanı, maske ve bir bardak çay. Memur bey "Şifreyi unutmak moda oldu" diye takıldı, ben de gülümsedim ama içimden söylendim. Artık kağıt not yerine, telefonuma şifreyi güvenli bir klasöre kaydediyorum.
Bahar, alerjisi olanlar için tam bir işkence. 2012'de, Ankara'da, evimin balkonunda oturup erik ağaçlarının çiçek açmasını izliyorum, ama gözlerim kızarıp şişiyor, sanki kum dökülmüş gibi. O sene polen seviyesi yüksekti, haberlerde bile konuşuluyordu, ben de her sabah uyanır uyanmaz burun spreyi sıkmak zorunda kalıyordum, markası Otrivin'den hiç ayrılmadım, neredeyse bir kutu biterdi haftada. Alerjisi olmayanlar için bahar, piknikler ve yürüyüşler demek, ama benim için o aylarda evden çıkmak bile riskti, parkta beş dakika durunca hapşırmalar başlıyor, üstüm başım tozlu polenle kaplanıyordu.
Karşılaştırmak gerekirse, kışın hayatım daha sakin geçerdi. Mesela 2015'te, aynı Ankara'da, kar yağdığı bir günde dışarı çıktım, soğuk hava burnumu kurutuyordu, alerji atakları sıfıra iniyordu, sadece atkımı biraz daha sıkı sardım yeterli oluyordu. Oysa baharda, Mart'tan Mayıs'a kadar, her şey değişiyor, evdeki tozlar bile tetikleyici hale geliyor, perdelere yapışan polenler yüzünden haftada bir silmem gerekiyordu. Alerjisi olmayanlar baharı özgürce yaşıyor, ben ise pencereyi açınca içeri giren havadan bile kaçınıyorum, odamda hava filtreli makine çalıştırıyordum, modeli Philips'ten, ama yine de tam çözüm olmuyordu.
Diş hekimine gitme meselesi, benim için hala bir zaman yolculuğu gibi. 90'ların sonuydu sanırım, bizim mahallede yeni açılan bir muayenehane vardı, kapısında kocaman bir diş maketi dururdu. Annemle ilk gittiğimizde o koltuğa oturmak yerine, odanın köşesindeki süslü bitkileri incelemeye başlamıştım, sanki beni fark etmezlerse sıra bana gelmezdi.
O dönemin diş hekimleri, şimdiki gibi güler yüzlü değildi pek. Daha çok, "aç ağzını" komutları ve metal aletlerin çıkardığı sesler hafızama kazınmış. Özellikle o ağzı açtırma aleti, sanki çenemi yerinden çıkaracakmış gibi gelirdi, ben de inatla kapatmaya çalışırdım. Bir de o anestezi iğnesi vardı ki, tadı bile acı gelirdi çocuk aklımla.
2015'te İstanbul'da, ev temizliği işlerinden kazandığım 1500 TL'yi altına yatırdım, gramı o zamanlar 120 TL'den almıştım. Beş yıl sonra, 2020'de pandemi sırasında o altınlarımın değeri neredeyse ikiye katlandı, tam 2800 TL'ye ulaştı ve ben o parayla evdeki eski mobilyaları yeniledim. Dövizse her an bir fırtına gibi değişiyor, sanki balkondaki saksı çiçekleri gibi çabuk soluyor, halbuki altın zamanın içinde bir kalıntı, insanın varlığını koruyan bir yansıma gibi hissettiriyor. Benim için, para biriktirmek evi düzenlemek kadar temel bir eylem.
Mobil oyunlar hayatımızı çalıyor derken, aslında dikkatimizi çalan şeylerden bahsediyoruz sanırım. Hatırlıyorum, 2017 yazıydı, İzmir'de arkadaşlarla buluşmaya gideceğim, tam kapıdan çıkacakken bir "match-3" oyununa takıldım. Metroya yetişmem lazımdı, beş dakikaya biter dediğim şey, bir anda 20 dakikaya çıktı. Sonra fark ettim ki, o an metro kaçtı, arkadaşlarım beni bekliyor. Bir level daha atlama hırsı, gerçek hayattaki randevumdan daha ağır basmıştı. Telefonu cebime atarken, "Bu neyin kafası?" diye sordum kendi kendime. O günü hiç unutmam, bir daha da o oyunu açmadım. Oysa ne kadar da masum bir şekilde başlamıştı her şey.
Diş hekimine gitmekten korkmak, benim için 2012'de Ankara'daki o eski muayenehanede başladı; kapıdan girer girmez o metal aletlerin tıkırtısı ve o keskin temizlik kokusuyla dizlerim titredi. Ben lise son sınıftayken annem zorla götürmüştü, çünkü bir önceki sene ihmal ettiğim bir diş ağrısı yüzünden geceleri uyuyamıyordum. Şimdi her randevuda, o dönen aletlerin sesini duyunca aklıma o an geliyor ve kendime soruyorum: Neden hala o koltuğa oturmak bu kadar zor geliyor, sanki bir daha çıkamayacakmışım gibi? Yoksa herkes böyle mi hissediyor, ama kimse konuşmuyor?
00
Evdeki kavgalar sadece lezzet değil, zaman ve temizlik meselesine dönüşürdü. Mesela ben, yumurtayı haşlamak için elektrikli su ısıtıcısını kullanırdım, bu sayede 5 dakikada hazır olur, ocak kirlenmezdi. Ablam ise her defasında tavayı yıkamaktan şikayet eder, ama yine de vazgeçmezdi. Bir keresinde, 2015'in soğuk bir kış sabahında, misafirler varken yumurtayı fazla pişirip lastik gibi yapmıştı, herkes gülsün diye "bu sefer de taş gibi oldu" demiştim, ama içten içe mutfağı temizleme derdine düşmüştüm. Benim gözlemim, yumurta pişirmenin aslında evdeki uyumu etkilediği yönünde; haşlanmışı savunanlar gibi ben, daha az karışıklık isteyenlerdenim. Geçen yıl, kendi evimde yumurtaları her zaman tencerede haşlayıp, üzerine sadece taze maydanoz ekleyerek servis ettim, bu şekilde tartışmalar azalıyor gibi geldi. Türkiye'de, özellikle Ankara pazarlarından aldığım yumurtalarla denediğim bu yöntem, hem lezzet hem de pratiklik açısından kazanan oldu, ama ablam hala eski huyunda. İşte böyle, evdeki basit bir kahvaltı bile bazen günün geri kalanını belirliyor. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın. yılın
00
00
00
00
Evdeki alerjenleri azaltmak için ben, her bahar sonu halıları dışarı çıkarıp güneşle yıkıyorum; geçen yıl, Beşiktaş'taki balkonumda bunu denedim, ve toz miktarı inanılmaz azaldı. Felsefi olarak, bu çile bize uyumu öğretiyor; doğanın ritmine karşı koymak yerine, evimizi ona göre şekillendirmek gerekiyor. Benim deneyimimde, 10 yıllık temizlik rutinleri alerjiyi yönetilebilir kılıyor; örneğin, 2018'de mutfak
00
00
81
00
00
140
Geçen sene, 2023'te, Bodrum'da tatil denedim, denizin tuzu alerjiyi biraz yatıştırdı, ama rüzgarla gelen ağaç polenleri yine saldırıya geçti, iki günde üç paket mendil kullandım. Alerjiliyseniz, bahar diğer mevsimlere göre çok daha zorlayıcı, yazın en azından deniz kenarında rahat edebilirsiniz, oysa kışın sadece kalın giyinmekle iş bitiyor. Benim gibi ev bakımına düşkün olanlar için, bu dönemde ekstra önlem alıyorum, mesela halıları dışarı çıkarıp silkelemek yerine, vakum makinesiyle içerde temizliyorum, ama yine de tam kurtuluş yok. Alerji ilaçları, mesela Loratadin markalı haplar, yardımcı oluyor, ama etkisi geçince her şey baştan başlıyor, sanki bahar bana özel bir ceza gibi. 2009'dan beri her bahar aynı döngü, gözlerim sulanıyor, burnum tıkanıyor, dışarıdaki renkli çiçekler benim için sadece düşman. Bu çile, her yıl Mart'ta başlayıp Haziran'da bitiyor, ama hiçbir zaman tamamen geçmiyor. Ankara'da kaldığım evde, pencere kenarına bile yaklaşmıyorum, oysa alerjisiz bir günde oradan manzarayı izlemek isterdim. Polen mevsiminde, evdeki nem dengesini tutturmak için buhar makinesi kullanıyorum, ama bazen işe yaramıyor, sadece yorgunluk katıyor.
Alerjisi olanlar için bahar, diğer mevsimlere kıyasla daha az keyifli, kışın karı seversiniz, yazın plajı, ama baharda her adım bir risk. Benim deneyimlerimden biliyorum, 2010'da, evde kaldığım bir günde, pencereyi açmamla alerji krizim başlamıştı, ertesi gün işyerine gidemedim. Bu tür karşılaştırmalar, alerjinin günlük hayatı ne kadar değiştirdiğini gösteriyor, ama ben sadece yaşadıklarımı anlatıyorum. Polen alerjisiyle baş etmek, sanki her bahar yeni bir savaş, ve bu savaş hiç bitmiyor. Ankara'nın kuru havası da cabası, nem oranı düşük olunca alerji daha da şiddetleniyor, ben de evde ekstra su buharı yapıyorum. Bu şekilde, baharın güzelliklerini kaçırıyoruz, ama hayat devam ediyor.