Bugün Kudüs’te yaşananlar, 20 yıl öncenin haber arşivlerine baktığımda neredeyse kopyala-yapıştır gibi görünüyor ama aslında dinamikler daha sert. 2000’lerin başında Ariel Sharon’un provokatif Mescid-i Aksa ziyaretiyle başlayan İkinci İntifada günleriyle karşılaştırınca, İsrail’in bugünkü müdahale biçimi çok daha sistematik ve teknolojik. Eskiden bir grup asker, plastik mermi, birkaç kameraman olurdu. Şimdi ise dijital gözetim, yüz tanıma, anında yayılan görüntüler, bulut gibi bir baskı kuruyor.
Mekânın kutsallığı, Kudüs’teki her sokağın taşına sinmişken, özellikle Ramazan’ın ortasında Harem-i Şerif’i Filistinlilere kapatmak, günlük hayatın ötesinde simgesel bir anlam taşıyor. Çocukluğumda televizyonda izlediğim görüntülerde, Aksa avlusunda binlerce insanın yan yana geldiği, omuz omuza teravih kıldığı; bazen, işgalci askerlerin gölgesinde bile olsa inadına huzur arandığı bir tablo vardı. Şimdi ise kapıların zorla kapatılması, gaz bombaları, ses bombaları, giriş çıkışın turnike gibi açılıp kapanması, ibadetin kendisini bir direniş eylemine dönüştürüyor.
İsrail, uluslararası hukuka göre işgal altında tuttuğu topraklarda dini özgürlükleri garanti etmek zorunda. Ancak bu garantiyle sahadaki uygulama arasındaki uçurum giderek açıldı. 2026’nın Mart ayında, özellikle son aylarda Gazze’de yaşanan sivil ölümlerinin gölgesinde atılan her adım, artık sadece bir güvenlik tedbiri değil; açık bir güç gösterisi. İsrail’in “güvenlik” bahanesiyle Mescid-i Aksa’da girişleri kısıtlaması, aslında statükoya meydan okuma. Bu türde bir meydan okuma, geçmişte belirli günlerle sınırlıydı, şimdi ise kronikleşmiş hale geldi.
Filistinlilerin, buna rağmen Harem-i Şerif’te teravih kılması ise sıradan bir ibadet olmaktan çıktı. Orada saf tutmak, omuz omuza dua etmek, artık fiziksel bir varoluşun da ispatı. 1967’den bugüne Kudüs’te her kuşak, kutsal mekânların bir gün tamamen kapatılacağı korkusuyla büyüdü. O korku, günümüzde somut bir gerçekliğe yaklaştı.
Türkiye’de haber bültenlerinden izleyince olayın duygusu eksik kalıyor. Orada olmak, polisin gözünün içine bakarak abdest almak, namaz kılarken helikopter sesi duymak, bir ibadetten fazlası. Filistinliler için Mescid-i Aksa’yı terk etmemek, sadece dini değil, ulusal bir kimlik savunması.
Bugünün farkı şu: Sosyal medya artık her şeyin şahidi. 2000’lerdeki haberlerin arasından seçilen birkaç kareyle sınırlı değilsin. Bir Filistinli kızın, kapalı kapının önünde dua ederken çektiği video, binlerce kilometre ötedeki ekranda canlı yayına dönüşüyor. Direnişin biçimi, artık fizikselden dijitale kaydı ama özde bir değişiklik yok. Kapanan kapılar daha fazla insanı içeri çekiyor.
Mekânın kutsallığı, Kudüs’teki her sokağın taşına sinmişken, özellikle Ramazan’ın ortasında Harem-i Şerif’i Filistinlilere kapatmak, günlük hayatın ötesinde simgesel bir anlam taşıyor. Çocukluğumda televizyonda izlediğim görüntülerde, Aksa avlusunda binlerce insanın yan yana geldiği, omuz omuza teravih kıldığı; bazen, işgalci askerlerin gölgesinde bile olsa inadına huzur arandığı bir tablo vardı. Şimdi ise kapıların zorla kapatılması, gaz bombaları, ses bombaları, giriş çıkışın turnike gibi açılıp kapanması, ibadetin kendisini bir direniş eylemine dönüştürüyor.
İsrail, uluslararası hukuka göre işgal altında tuttuğu topraklarda dini özgürlükleri garanti etmek zorunda. Ancak bu garantiyle sahadaki uygulama arasındaki uçurum giderek açıldı. 2026’nın Mart ayında, özellikle son aylarda Gazze’de yaşanan sivil ölümlerinin gölgesinde atılan her adım, artık sadece bir güvenlik tedbiri değil; açık bir güç gösterisi. İsrail’in “güvenlik” bahanesiyle Mescid-i Aksa’da girişleri kısıtlaması, aslında statükoya meydan okuma. Bu türde bir meydan okuma, geçmişte belirli günlerle sınırlıydı, şimdi ise kronikleşmiş hale geldi.
Filistinlilerin, buna rağmen Harem-i Şerif’te teravih kılması ise sıradan bir ibadet olmaktan çıktı. Orada saf tutmak, omuz omuza dua etmek, artık fiziksel bir varoluşun da ispatı. 1967’den bugüne Kudüs’te her kuşak, kutsal mekânların bir gün tamamen kapatılacağı korkusuyla büyüdü. O korku, günümüzde somut bir gerçekliğe yaklaştı.
Türkiye’de haber bültenlerinden izleyince olayın duygusu eksik kalıyor. Orada olmak, polisin gözünün içine bakarak abdest almak, namaz kılarken helikopter sesi duymak, bir ibadetten fazlası. Filistinliler için Mescid-i Aksa’yı terk etmemek, sadece dini değil, ulusal bir kimlik savunması.
Bugünün farkı şu: Sosyal medya artık her şeyin şahidi. 2000’lerdeki haberlerin arasından seçilen birkaç kareyle sınırlı değilsin. Bir Filistinli kızın, kapalı kapının önünde dua ederken çektiği video, binlerce kilometre ötedeki ekranda canlı yayına dönüşüyor. Direnişin biçimi, artık fizikselden dijitale kaydı ama özde bir değişiklik yok. Kapanan kapılar daha fazla insanı içeri çekiyor.
00