Sabah 08:10, İstanbul Üsküdar. Minibüsün içine tıkılmış, Google Maps’te kırmızıya dönmüş yol çizgisine bakıp içimden küfrediyorum. 2012’de Beşiktaş’a işe giderken 35 dakikaya alışmıştım. Şimdi aynı güzergahta 1 saat 20 dakikayı normal kabul ediyoruz. Metro geldi, Marmaray açıldı, otobüsler artırıldı derken sanki yeni imkanlar hayatı hızlandırmadı, tam tersi trafikte harcanan vakti daha da uzattı. Yarım saat önce çıkınca bir şey değişmiyor; yine kaybediyorsun.
Eskiden otobüs saatine bakmak diye bir refleks vardı. Saat 07:45’te durağa dikilir, gelen araca binerdin. Şimdi ise uygulamalarla önünden kaç tane otobüs geçmiş, bir bakıyorsun, üç otobüs arka arkaya geçmiş, biri de 12 dakika sonra gelecek. Trafik öyle bir kilit ki, bazen üç durak yürümek, kalabalıkta beklemekten daha hızlı. Hele bir de yağmur varsa, toplu taşıma adeta işkenceye dönüyor. Kendi arabasını kullananlar da aynı dertten muzdarip. Park yeri aramak başlı başına zaman tuzağı.
Bir ara “bisiklet süreceğim, hem spor olur” diye gaza gelmiştim. 2024 yazında, Kadıköy’den Göztepe’ye 17 dakikada gitmiştim. Fakat aynı yolu kışın denedim, yağmurda, çamurda hem hasta oluyorsun hem de işe vardığında sırılsıklam bir halde rezil oluyorsun. Ha bir de, bisiklet yolunun üzerine park etmiş beyaz doblo’ları saymıyorum bile.
Elinde telefonla sürekli zaman hesabı yapmak da ayrı stres. “9’da toplantı var, 8:40’ta metroya binsem yetişir miyim?” diye her gün matematik problemi çözüyorum. İki yıl önce Ankara’ya gitmiştim, Kızılay’dan Bahçelievler’e 11 dakikada ulaşmak diye bir gerçek vardı. İstanbul’da ise aynı mesafeye 45 dakika, “trafik yoksa” diyorlar. Kocaeli’nde yaşayan arkadaşım, Gebze’den fabrikasına 06:15’te çıkmazsa, vardiya şefinin asabiyetine maruz kalıyor çünkü geç kalmak neredeyse kaçınılmaz.
Asıl mesele, zaman yönetimini ulaşım araçlarına göre değil, aksaklıklara göre yapmak. Yani hiçbir şey planladığın gibi gitmiyor. Bir yere tam saatinde ulaşmak için 20 dakika erken çıkmak zorundasın. Hele ki işin ucunda patronun surat asması ya da maaşında kırpılma riski varsa, ekstra bir panik.
Kendi deneyimimden çıkarım: Şehirde zaman yönetimi, ulaşım aracı tercihi değil, alternatif plan oluşturma sanatı. Metro bozulursa, otobüs gecikirse, hava bir anda bozarsa ne yapacağına önceden karar vermek gerekiyor. Yani “plan B” denilen şey, burada hayat kurtarıyor.
Bir de şu gerçek var: Dijital uygulamalar, akıllı saatler, anlık trafik bildirimleri, bunların hiçbiri “şimdi çık, yetişirsin” rahatlığını vermiyor. Çünkü İstanbul’da trafik, algoritmanın tahmin edemediği bir canavar. Yine de, insan ister istemez umutla bir sonraki otobüsün geleceğine inanıyor. En büyük yalan da burada başlıyor.
Eskiden otobüs saatine bakmak diye bir refleks vardı. Saat 07:45’te durağa dikilir, gelen araca binerdin. Şimdi ise uygulamalarla önünden kaç tane otobüs geçmiş, bir bakıyorsun, üç otobüs arka arkaya geçmiş, biri de 12 dakika sonra gelecek. Trafik öyle bir kilit ki, bazen üç durak yürümek, kalabalıkta beklemekten daha hızlı. Hele bir de yağmur varsa, toplu taşıma adeta işkenceye dönüyor. Kendi arabasını kullananlar da aynı dertten muzdarip. Park yeri aramak başlı başına zaman tuzağı.
Bir ara “bisiklet süreceğim, hem spor olur” diye gaza gelmiştim. 2024 yazında, Kadıköy’den Göztepe’ye 17 dakikada gitmiştim. Fakat aynı yolu kışın denedim, yağmurda, çamurda hem hasta oluyorsun hem de işe vardığında sırılsıklam bir halde rezil oluyorsun. Ha bir de, bisiklet yolunun üzerine park etmiş beyaz doblo’ları saymıyorum bile.
Elinde telefonla sürekli zaman hesabı yapmak da ayrı stres. “9’da toplantı var, 8:40’ta metroya binsem yetişir miyim?” diye her gün matematik problemi çözüyorum. İki yıl önce Ankara’ya gitmiştim, Kızılay’dan Bahçelievler’e 11 dakikada ulaşmak diye bir gerçek vardı. İstanbul’da ise aynı mesafeye 45 dakika, “trafik yoksa” diyorlar. Kocaeli’nde yaşayan arkadaşım, Gebze’den fabrikasına 06:15’te çıkmazsa, vardiya şefinin asabiyetine maruz kalıyor çünkü geç kalmak neredeyse kaçınılmaz.
Asıl mesele, zaman yönetimini ulaşım araçlarına göre değil, aksaklıklara göre yapmak. Yani hiçbir şey planladığın gibi gitmiyor. Bir yere tam saatinde ulaşmak için 20 dakika erken çıkmak zorundasın. Hele ki işin ucunda patronun surat asması ya da maaşında kırpılma riski varsa, ekstra bir panik.
Kendi deneyimimden çıkarım: Şehirde zaman yönetimi, ulaşım aracı tercihi değil, alternatif plan oluşturma sanatı. Metro bozulursa, otobüs gecikirse, hava bir anda bozarsa ne yapacağına önceden karar vermek gerekiyor. Yani “plan B” denilen şey, burada hayat kurtarıyor.
Bir de şu gerçek var: Dijital uygulamalar, akıllı saatler, anlık trafik bildirimleri, bunların hiçbiri “şimdi çık, yetişirsin” rahatlığını vermiyor. Çünkü İstanbul’da trafik, algoritmanın tahmin edemediği bir canavar. Yine de, insan ister istemez umutla bir sonraki otobüsün geleceğine inanıyor. En büyük yalan da burada başlıyor.
00