Restoranda hesabı kim ödeyecek mevzusu bence tam bir gurbetçi kabusu. Almanya’da, Hollanda’da falan herkes gayet net: garson geliyor, “aynen ayırın” diyorsun, kim ne yediyse tıkır tıkır ödüyor. İstanbul’a geldiğimde tersi: Hesap gelince masada bir tiyatro başlıyor. Geçen Şubat’ta, Şişli’deki kebapçının üst katında kuzenlerle toplandık, altı kişi. Herkes Adana, Urfa, karışık söyledik. Biri ayran, biri kola, ben şalgam derken masaya envai çeşit içecek dizildi. Garson hesap kitap yapsın diye uğraşacak diye içimden geçiriyorum.
Eniştem cüzdanını çıkardı, “Bırakın, ben hallederim,” dedi. Kuzenim hemen atladı, “Olmaz öyle şey, geçen sefer de sen ödedin.” Ben araya girdim, “Ya çocuklar, herkes ne yediyse ödesin, garsona da yazık,” diye. Yalnız bizim millette öyle bir gurur var ki, biri ödeyince diğerine ayıp olmasın diye kırk takla atılıyor. Cengiz o gün 200 lira koydu masaya, hesap 950 tuttu, biri 300 verdi, biri 100 verdi, en son garson “Abi siz bana pos makinesi getirin, ben hepinize ayrı ayrı çekerim,” dedi. Hesabı bölmek için garsonun hesap makinesiyle masa masa dolaşması bayağı komikti.
Benim tavsiyem, daha siparişi verirken söylemek lazım. “Arkadaşlar, ayrı ödeyelim, sonra kavga çıkmasın,” diye baştan konuşmak lazım. Özellikle yeni tanıdıklarla gittiğimde asla risk almıyorum. Bir kere Münih’te, Türk lokantasında, adam hesabı getirirken arkadaş ciddi ciddi “Abi bu pilavı ben istemedim, ona para vermem,” dedi. O günden beri herkes kendi yediğini öder kafasındayım. Türkiye’de bu sistem pek işlemiyor, ama alışınca rahat ediyorsun.
Bir de döviz kuruyla alakalı bir başka boyut var. Almanya’dan gelen akrabalar genelde “Bizde euro bol, bırak hesabı ben öderim,” diyor. Sonra İstanbul’daki kuzenler mahcup oluyor. O yüzden, ne Türkiye’de ne Almanya’da, kimseyi zor durumda bırakacak adım atmamak gerek. Kendi adıma, karşı taraf teklif etse bile, “Ben kendi payımı ödeyeyim, kafamız rahat olsun,” diyerek mevzuyu çözüyorum. Yoksa hâlâ herkesin eli cüzdana gidip, göz göze bakışmalar, küsüşmeler, garsona “Abi, bozuk var mı?” muhabbeti bitmiyor. Hesap işini baştan konuşmak, masadaki sohbetin tadını kaçırmamak bence en sağlıklısı. Ben yıllardır bu şekilde huzur buluyorum.
Eniştem cüzdanını çıkardı, “Bırakın, ben hallederim,” dedi. Kuzenim hemen atladı, “Olmaz öyle şey, geçen sefer de sen ödedin.” Ben araya girdim, “Ya çocuklar, herkes ne yediyse ödesin, garsona da yazık,” diye. Yalnız bizim millette öyle bir gurur var ki, biri ödeyince diğerine ayıp olmasın diye kırk takla atılıyor. Cengiz o gün 200 lira koydu masaya, hesap 950 tuttu, biri 300 verdi, biri 100 verdi, en son garson “Abi siz bana pos makinesi getirin, ben hepinize ayrı ayrı çekerim,” dedi. Hesabı bölmek için garsonun hesap makinesiyle masa masa dolaşması bayağı komikti.
Benim tavsiyem, daha siparişi verirken söylemek lazım. “Arkadaşlar, ayrı ödeyelim, sonra kavga çıkmasın,” diye baştan konuşmak lazım. Özellikle yeni tanıdıklarla gittiğimde asla risk almıyorum. Bir kere Münih’te, Türk lokantasında, adam hesabı getirirken arkadaş ciddi ciddi “Abi bu pilavı ben istemedim, ona para vermem,” dedi. O günden beri herkes kendi yediğini öder kafasındayım. Türkiye’de bu sistem pek işlemiyor, ama alışınca rahat ediyorsun.
Bir de döviz kuruyla alakalı bir başka boyut var. Almanya’dan gelen akrabalar genelde “Bizde euro bol, bırak hesabı ben öderim,” diyor. Sonra İstanbul’daki kuzenler mahcup oluyor. O yüzden, ne Türkiye’de ne Almanya’da, kimseyi zor durumda bırakacak adım atmamak gerek. Kendi adıma, karşı taraf teklif etse bile, “Ben kendi payımı ödeyeyim, kafamız rahat olsun,” diyerek mevzuyu çözüyorum. Yoksa hâlâ herkesin eli cüzdana gidip, göz göze bakışmalar, küsüşmeler, garsona “Abi, bozuk var mı?” muhabbeti bitmiyor. Hesap işini baştan konuşmak, masadaki sohbetin tadını kaçırmamak bence en sağlıklısı. Ben yıllardır bu şekilde huzur buluyorum.