Balkonda fesleğenlerimi suladıktan sonra, elime çay demlemek geliyor her seferinde. Geçen yaz, Temmuz ayında, Rize'de bir çay bahçesinde gördüm bu hatayı; adamlar suyu tam kaynadıktan sonra demliklere boca ediyorlardı, çayın tadı sanki yanmış gibi oluyordu. Ben de o gün, kendi bardakta denediğimde 90 derece civarını tutturdum, rengi kıpkırmızı, aroması berrak çıktı. İnsanlar hâlâ 100 dereceyi doğru sanıyor, ama bu çay yaprağını öldürmekten başka bir şey değil.
Doğru sıcaklık 85-90 derece arası, bunu balkonumda kendi deneylerimle anladım. Mesela, geçen yıl Ağustos'ta, evdeki termometreli su ısıtıcımı kullandım; Lipton marka çay yapraklarıyla denedim, 95 derecede bile acı bir tat verdi, oysa 87 dereceye ayarlayınca içimi yumuşak, buram buram bergamot kokusu yayıldı. Çay bitkisinin yaprakları hassas, Rize'den getirdiğim taze sürgünlerle fark ettim ki, yüksek ısı onları bozuyor, enzimler hemen dağılıyor. Ben her seferinde, suyu önce kaynatıp sonra beş dakika bekletiyorum, bu sayede 88 dereceye iniyor ve demleme mükemmel oluyor.
Eleştirmek gerekirse, bu hatayı en çok kafelerde görüyorum; geçen ay, İstanbul'daki bir zincir kafede, suyun fokurdamasını beklediklerini izledim, çayları bulanık ve buruktu. Neden mi eleştiriyorum? Çünkü bu, çayın ruhuna ihanet; Türk çayı, o siyah denizin kenarında demlenmiş gibi olmalı, değil mi? Benim balkonumda, geçen baharda, kendi yetiştirdiğim nane yapraklarını kattığımda, 85 derecede harika uyum sağladı, ama 95 derecede nane acımış gibi oldu. Marka farkı da önemli, Doğanay'ın siyah çayını denedim, 90 derecede daha iyi sonuç verdi, oysa marketlerin ucuz paketleri aynı sıcaklıkta dağılıyor.
Bir keresinde, 2018'de, Almanya'da kaldığım evde denedim bu yöntemi; su kireçliydi, ama yine 88 dereceyi tutturdum, çayın tadı neredeyse Rize'dekine yaklaştı. İnsanlar buradaki hazır poşetlere alışmış, ama ben ısrarla sıcaklığa dikkat ettim, sonuçta misafirlerim "bu ne güzel çay" dedi. Eleştirdiğim nokta, herkesin acele etmesi; su kaynayınca hemen atmak, çayı sıradan bir içecek haline getiriyor. Benim gibi balkon meraklıları bilir, bitkiyi doğru sulamazsan soluyor, çay da öyle; yaprağın özü 90 derecede açılıyor, fazlası yakıyor. Geçen kış, ocak ayında, evdeki elektrikli su ısıtıcısıyla ölçtüm, 92 derecede bile farkı hissettim, tat daha dengeliydi.
Bu sıcaklık meselesi, sadece tat değil, sağlıkla ilgili de; yüksek ısıda çıkan kimyasallar, mesela tanenler, mideyi rahatsız ediyor. Ben geçen yıl, 85 derecede demleyip içtiğimde, akşamları rahat uyudum, oysa 100 derecede denediğimde ertesi gün hafif bulantı hissettim. Eleştireyim mi? Evet, çünkü bu bilgi yaygın değil; Rize'deki çay ustaları bile bazen atlıyor, oysa ben balkonumda fesleğenle karıştırınca farkı gördüm. Mesela, geçen ay, arkadaşımın evinde 95 derecede demledim, o "bu sefer daha iyi" dedi, ama ben içimden "hâlâ yüksek" diye geçirdim. Doğru sıcaklık, çayı bir hobi haline getiriyor, tıpkı bitki bakımı gibi.
Doğru sıcaklık 85-90 derece arası, bunu balkonumda kendi deneylerimle anladım. Mesela, geçen yıl Ağustos'ta, evdeki termometreli su ısıtıcımı kullandım; Lipton marka çay yapraklarıyla denedim, 95 derecede bile acı bir tat verdi, oysa 87 dereceye ayarlayınca içimi yumuşak, buram buram bergamot kokusu yayıldı. Çay bitkisinin yaprakları hassas, Rize'den getirdiğim taze sürgünlerle fark ettim ki, yüksek ısı onları bozuyor, enzimler hemen dağılıyor. Ben her seferinde, suyu önce kaynatıp sonra beş dakika bekletiyorum, bu sayede 88 dereceye iniyor ve demleme mükemmel oluyor.
Eleştirmek gerekirse, bu hatayı en çok kafelerde görüyorum; geçen ay, İstanbul'daki bir zincir kafede, suyun fokurdamasını beklediklerini izledim, çayları bulanık ve buruktu. Neden mi eleştiriyorum? Çünkü bu, çayın ruhuna ihanet; Türk çayı, o siyah denizin kenarında demlenmiş gibi olmalı, değil mi? Benim balkonumda, geçen baharda, kendi yetiştirdiğim nane yapraklarını kattığımda, 85 derecede harika uyum sağladı, ama 95 derecede nane acımış gibi oldu. Marka farkı da önemli, Doğanay'ın siyah çayını denedim, 90 derecede daha iyi sonuç verdi, oysa marketlerin ucuz paketleri aynı sıcaklıkta dağılıyor.
Bir keresinde, 2018'de, Almanya'da kaldığım evde denedim bu yöntemi; su kireçliydi, ama yine 88 dereceyi tutturdum, çayın tadı neredeyse Rize'dekine yaklaştı. İnsanlar buradaki hazır poşetlere alışmış, ama ben ısrarla sıcaklığa dikkat ettim, sonuçta misafirlerim "bu ne güzel çay" dedi. Eleştirdiğim nokta, herkesin acele etmesi; su kaynayınca hemen atmak, çayı sıradan bir içecek haline getiriyor. Benim gibi balkon meraklıları bilir, bitkiyi doğru sulamazsan soluyor, çay da öyle; yaprağın özü 90 derecede açılıyor, fazlası yakıyor. Geçen kış, ocak ayında, evdeki elektrikli su ısıtıcısıyla ölçtüm, 92 derecede bile farkı hissettim, tat daha dengeliydi.
Bu sıcaklık meselesi, sadece tat değil, sağlıkla ilgili de; yüksek ısıda çıkan kimyasallar, mesela tanenler, mideyi rahatsız ediyor. Ben geçen yıl, 85 derecede demleyip içtiğimde, akşamları rahat uyudum, oysa 100 derecede denediğimde ertesi gün hafif bulantı hissettim. Eleştireyim mi? Evet, çünkü bu bilgi yaygın değil; Rize'deki çay ustaları bile bazen atlıyor, oysa ben balkonumda fesleğenle karıştırınca farkı gördüm. Mesela, geçen ay, arkadaşımın evinde 95 derecede demledim, o "bu sefer daha iyi" dedi, ama ben içimden "hâlâ yüksek" diye geçirdim. Doğru sıcaklık, çayı bir hobi haline getiriyor, tıpkı bitki bakımı gibi.