İlk defa yurt dışına çıktığımda yıl 2014’tü, destinasyon Brüksel. O dönem Türk pasaportunun bordo olması hâlâ havalı geliyordu bana. İstanbul’dan sabah uçağına atladım, elimde yalnızca 65 euro ve 2 paket Ülker çubuk kraker. Schengen vizesini alırken evrak stresiyle üç kilo verdim, onu iyi hatırlıyorum. Brüksel Havaalanı’nda ilk defa pasaport kontrolünde İngilizce konuşmaya çalışınca ne dediğimi ben bile anlamadım. Metrodan bilet almayı çözmek için beş dakika makinaya bakakaldım, en sonunda yanımdaki Faslı bir teyze gösterdi. Grand Place’de turist gibi değil de, uzaydan gelmiş gibi dolandım. Bira fiyatını görünce bir şişeyle idare ettim, patates kızartması ise resmen törenle satılıyor, sırada beklerken içimden “Bizde olsa bu kadar abartmazlardı” diye düşündüm. Akşam hostelde ilk defa bir Alman ve iki Brezilyalıyla aynı odada kaldım, horlama senfonileri hâlâ aklımda. Şehirdeki çikolata kokusu başka hiçbir yerde yok, onu da ancak orada anladım.