Dijital çağda bile bir kitabı tamamlamak hâlâ iğneyle kuyu kazmak gibi. 80’lerde, 90’larda yazanlar için en büyük zorluk fizikseldi: daktilo şeritleri, düzeltme kağıtları, yayınevine postalama telaşı. Sırtında kalın bir defterle kafede yazan adam nostaljik gelebilir ama bugün ekranın başında oturan, dikkati bildirimle bölünen yazarın işi daha kolay değil.
Klişe gibi duruyor ama gerçekten, sabit bir oturuşun ve düzenli yazma saatinin önüne geçen tek şey, telefonun ekran ışığı. Eskiden yazmak için kütüphaneye, arşive gitmek şarttı. Şimdi Wikipedia iki tık ötede, ama o iki tık bazen saatlerce “araştırma yapıyorum” bahanesiyle YouTube’da kaybolmaya dönüşüyor. Üstelik elinin altında sonsuz bilgi olunca, yazarın kafası bilgiyle dolarken metinler çoğu zaman dağınık, yorgun ve bitmek bilmeyen taslaklara dönüşüyor.
Pratik engellerin başında odaklanma yetmezliği var. 2026’da bir romanı masa başında tamamlama oranı, 1996’dakinden daha düşük. Baskıdan kurtulmak kolay değil. Eskiden editörle yüzyüze bir bağ vardı. Şimdi e-posta zincirinden editörün sesini duymadan aylar geçiyor. Yazdığını anında “bulut”a atmak bir yandan güvenli, bir yandan da metnin canlı bir organizma gibi şişmesine sebep oluyor; eskiden bir defter bitince yeni bir deftere başlamak gerekiyordu, şimdi 13. taslak hâlâ hayatta.