Sabah telefonuma bildirim düştü: “Pera Müzesi’ne yılın en iyi müzesi ödülü.” “Yav dedim, bizim İstiklal’deki Pera, Şişli’ye yakın olan mı?” Evet, ta kendisi. 2005’ten beri Beyoğlu’nun göbeğinde, Galatasaray’ın arka sokağında duran, meşhur Kaplumbağa Terbiyecisi’ni duvara asan yer.
Düşünün, Paris’te Louvre, Londra’da British Museum... Bizim de Pera. Dünyada o kadar müze varken, bir jürinin “En iyisi bu” demesi, biraz gurur, biraz da şaşkınlık yaratıyor. İçerideki hava, o eski apartman dokusu, asansörle çıkan yaşlı teyzeler, girişteki kafe... Hani “müze” dediğin soğuk, kuru bir yer olur ya; burası tam tersi, yaşanmışlık kokuyor.
En çok da “Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar” sergisiyle aklımda. O yağmurlu Aralık 2022 günü, bir saat sıra bekleyip içeri girmiştim. Yanımda çay bardağı gibi gözlükleriyle bir adam, her tablonun önünde sanki Mona Lisa’yı inceliyor. Bazen de ücretsiz film günlerine denk geliyorum, 30 kişi aynı salonda, cips sesleriyle beraber 1960’lardan bir Fransız filmi izliyoruz. İşte o an, müze “elit” bir şey olmaktan çıkıyor, herkesin mekanı oluyor.
Ödülü veren kurum da yabana atılır cinsten değil. European Museum Forum’un, Avrupa çapında 50’den fazla ülke arasında yaptığı değerlendirme. Onca müze arasında Pera’nın öne çıkması; Türkiye’de kültür-sanat deyince hâlâ hareket var, demek ki. Koskoca İstanbul’da, AVM’ye dönmüş tarihi binaların arasında, bir tane sağlam müze kalmış. Orada da hâlâ öğrenci indirimi var, hâlâ bazı sergiler ücretsiz. Yani “kültür” lazım diyenlerin bahanesi kalmadı.