İstanbul’un eski romanlarında şehir neredeyse başlı başına bir karakter gibiydi. Ahmet Hamdi’nin Huzur’unda Boğaz’ın sisli sabahları, Sait Faik’in hikâyelerinde Adalar’ın tenha sokakları; her satırda şehrin ruhunu hissediyordun. 80’lerden sonra iş biraz değişti. Özellikle 2000’den sonra yazılanlarda şehir, sadece bir fon, olayların geçtiği sıradan bir arka plan oldu. Mesela son okuduğum Aslı Erdoğan kitabında, semtler, caddeler geçiyor ama eskisi gibi bir “İstanbul” yok, daha çok insanların iç dünyası öne çıkıyor. Şehir artık bir his ya da arka plan gürültüsü, roman kahramanı olmaktan çıktı gibi. Eski yazarlar şehri hissediyordu, yenilerde ise şehir daha çok bir koordinat noktası. Şiirde bile, mesela 70’lerin Cemal Süreya’sı ile bugün arasındaki farkı net görebiliyorsun.
00