Almanya’da ilk defa 2017 federal seçimlerinde oy kullanırken, “bu kadar mı karmaşık olur arkadaş” demiştim. Adamlar listeyi öyle bir dalavereyle hazırlamış ki, iki oy hakkın var: birini partiye, birini direkt adaya veriyorsun. Bir bakıyorsun, partin %30 alınca mecliste %30 sandalye garantiliyor ama listeden girenler, doğrudan seçilen vekiller, kontenjan derken başın dönüyor. Yani “her oy eşit” masalı işin başında bitiyor.
Amerika’daki sistem ise bir başka tuhaf. Kazanan her şeyi alıyor, özellikle başkanlık seçiminde. Florida’da bir oy farkla kazanan, tüm delegeleri götürüyor. 2000’de Bush-Gore seçimi hâlâ hafızalarda: Ülke çapında daha az oy alan adam başkan oldu. Demokrasi dediğin biraz şans işi, biraz da sistemin nasıl kurulduğuna bakıyor.
Türkiye’de dar bölgeye mi geçelim tartışması, ben çocukken de vardı, hâlâ var. Mevcut yüzde 7 baraj, aslında “ufak partiler yaşamasın, büyükler de işi sağlama alsın” mantığıyla tasarlanmış. 2023 seçimlerinde DEVA, Gelecek, Saadet gibi partiler toplamda yüzde 3-4 oya denk gelince “bu kadar zahmete değdi mi?” diye düşünmüştüm. Hele bir de ittifak sistemini anlamaya çalışınca insanın aklı gidiyor.
Demokratik temsil güzel laf da, sistemin ince ayarı her şeyi değiştiriyor. Mesela İsrail’in neredeyse sıfır barajı var; meclis tam curcuna. İtalya desen, koalisyonlar ve düşen hükümetlerden geçilmiyor. İngiltere’de ise dar bölge sistemiyle, bir parti yüzde 40 civarı oyla tek başına iktidar oluyor, diğer yüzde 60 tribüne oynuyor.
Baştan düzgün bir sistem kurmak şart. Yoksa “sandık demek demokrasi demek” diye kendimizi kandırırız. Aslında ortada sandıktan çıkan irade var; ama o iradenin nasıl temsil edildiği, ne kadarının çöpe gittiği, meclise kaç parçaya bölünüp geldiği tamamen kural meselesi. Bir ülkede yüzde 10 oyla meclise bile giremeyen parti ötekinde hükümet ortağı olabiliyor. Sistem, adamı sevdirir de, nefret ettirir de.
Bir de şu var: Herkes “temsil adaleti” diyor ama yüzde 0,5 oyla mecliste oyun çevirmek demokrasi mi, yoksa “istikrar” diye küçük partileri boğmak mı daha adil? Hangisini seçsen, diğerinden şikayet eden bol olur. O yüzden demokrasi biraz da sistemin ayarına dokunmamakta. Yoksa sürekli “bir dahaki seçimde düzeltiriz” diye diye yaşlanırız.
Amerika’daki sistem ise bir başka tuhaf. Kazanan her şeyi alıyor, özellikle başkanlık seçiminde. Florida’da bir oy farkla kazanan, tüm delegeleri götürüyor. 2000’de Bush-Gore seçimi hâlâ hafızalarda: Ülke çapında daha az oy alan adam başkan oldu. Demokrasi dediğin biraz şans işi, biraz da sistemin nasıl kurulduğuna bakıyor.
Türkiye’de dar bölgeye mi geçelim tartışması, ben çocukken de vardı, hâlâ var. Mevcut yüzde 7 baraj, aslında “ufak partiler yaşamasın, büyükler de işi sağlama alsın” mantığıyla tasarlanmış. 2023 seçimlerinde DEVA, Gelecek, Saadet gibi partiler toplamda yüzde 3-4 oya denk gelince “bu kadar zahmete değdi mi?” diye düşünmüştüm. Hele bir de ittifak sistemini anlamaya çalışınca insanın aklı gidiyor.
Demokratik temsil güzel laf da, sistemin ince ayarı her şeyi değiştiriyor. Mesela İsrail’in neredeyse sıfır barajı var; meclis tam curcuna. İtalya desen, koalisyonlar ve düşen hükümetlerden geçilmiyor. İngiltere’de ise dar bölge sistemiyle, bir parti yüzde 40 civarı oyla tek başına iktidar oluyor, diğer yüzde 60 tribüne oynuyor.
Baştan düzgün bir sistem kurmak şart. Yoksa “sandık demek demokrasi demek” diye kendimizi kandırırız. Aslında ortada sandıktan çıkan irade var; ama o iradenin nasıl temsil edildiği, ne kadarının çöpe gittiği, meclise kaç parçaya bölünüp geldiği tamamen kural meselesi. Bir ülkede yüzde 10 oyla meclise bile giremeyen parti ötekinde hükümet ortağı olabiliyor. Sistem, adamı sevdirir de, nefret ettirir de.
Bir de şu var: Herkes “temsil adaleti” diyor ama yüzde 0,5 oyla mecliste oyun çevirmek demokrasi mi, yoksa “istikrar” diye küçük partileri boğmak mı daha adil? Hangisini seçsen, diğerinden şikayet eden bol olur. O yüzden demokrasi biraz da sistemin ayarına dokunmamakta. Yoksa sürekli “bir dahaki seçimde düzeltiriz” diye diye yaşlanırız.
00