2015’te İngiltere’deydim, genel seçimlere denk geldim. Oradaki “dar bölge, tek vekil” sistemi bana ilk başta çok pratik gelmişti. Her bölgenin bir vekili var, ister Tory, ister İşçi Partisi, kime güveniyorsan ona basıyorsun. Ama sonrasında gördüm ki, toplamda Labour ulusal çapta daha çok oy alıyor ama milletvekili sayısında geride kalıyor. Adamlar haritada yama yama, ama sandalye onlarca fark ediyor. Kısacası, oyların çöpe gitme ihtimali çok yüksek. Bir sürü insan, oy verdiği adayın seçilemeyeceğini bile bile sandığa gidiyor. Bu biraz mide bulandırıcı.
Türkiye’deki D’Hondt sistemi ise farklı çalışıyor. Nispeten daha adil gibi, baraj meselesini saymazsak. 2018 seçimlerinde İzmir’deydim. Orada yüzde 10 barajı yüzünden, çevremdeki sol partilere gönül veren bir sürü insan CHP’ye oy vermek zorunda hissetti kendini. “Yoksa oyum boşa gider” lafı kahve köşelerinde en çok dönen cümleydi. Adam kendi fikrini gömemiyor sandığa, yine bir şekilde sistem dayatıyor seçenekleri.
Almanya’da Baden-Württemberg’de yaşayan bir arkadaşım var. Adamlar iki oy kullanıyor: biri doğrudan aday için, biri parti listesi için. O yüzden küçük partiler gerçekten parlamentoya girebiliyor, sesleri çıkıyor. %5 barajları var ama orada iş biraz daha dengeye oturmuş. Bizdeki gibi “ya tutarsa” kafası yok, herkes daha rahat, temsil oranı daha yüksek.
Şunu net gördüm: Seçim sistemi, demokrasinin kalitesini belirleyen en kritik etkenlerden biri. Gösterişli sandıklar kurmak yetmiyor, sistemin ayarı bozuksa halk iradesi tam yansımıyor. Yüzde 20-30 oyla tek başına iktidar çıkaran ülkeler var, yüzde 10 bile bulamayanların sesi hiç çıkmıyor. Sonra “demokrasi var mı?” diye tartışıyoruz.
Açıkçası, adil temsil yoksa demokrasi lafta kalıyor. Sistem sana ya “oyunu çöpe at” diyor ya da “aman boşa gitmesin diye büyük partiye sığın.” İngiltere’de taktığım rozetin anlamı yok, Türkiye’de de baraj üstü siyaset oynanıyor. Almanya gibi modellerde ise insanlar gerçekten inanarak oy kullanıyor, “benim sesim mecliste” diyor.
Kimse kusura bakmasın, yüzde 10 baraj filan varsa, ya da oylar garip matematik oyunlarıyla havaya uçuyorsa, orada “tam demokrasi” yoktur. Hangi ülke olursa olsun, sistemin mantığı adil değilse, sandık sadece bir tiyatro dekoru olur.
Türkiye’deki D’Hondt sistemi ise farklı çalışıyor. Nispeten daha adil gibi, baraj meselesini saymazsak. 2018 seçimlerinde İzmir’deydim. Orada yüzde 10 barajı yüzünden, çevremdeki sol partilere gönül veren bir sürü insan CHP’ye oy vermek zorunda hissetti kendini. “Yoksa oyum boşa gider” lafı kahve köşelerinde en çok dönen cümleydi. Adam kendi fikrini gömemiyor sandığa, yine bir şekilde sistem dayatıyor seçenekleri.
Almanya’da Baden-Württemberg’de yaşayan bir arkadaşım var. Adamlar iki oy kullanıyor: biri doğrudan aday için, biri parti listesi için. O yüzden küçük partiler gerçekten parlamentoya girebiliyor, sesleri çıkıyor. %5 barajları var ama orada iş biraz daha dengeye oturmuş. Bizdeki gibi “ya tutarsa” kafası yok, herkes daha rahat, temsil oranı daha yüksek.
Şunu net gördüm: Seçim sistemi, demokrasinin kalitesini belirleyen en kritik etkenlerden biri. Gösterişli sandıklar kurmak yetmiyor, sistemin ayarı bozuksa halk iradesi tam yansımıyor. Yüzde 20-30 oyla tek başına iktidar çıkaran ülkeler var, yüzde 10 bile bulamayanların sesi hiç çıkmıyor. Sonra “demokrasi var mı?” diye tartışıyoruz.
Açıkçası, adil temsil yoksa demokrasi lafta kalıyor. Sistem sana ya “oyunu çöpe at” diyor ya da “aman boşa gitmesin diye büyük partiye sığın.” İngiltere’de taktığım rozetin anlamı yok, Türkiye’de de baraj üstü siyaset oynanıyor. Almanya gibi modellerde ise insanlar gerçekten inanarak oy kullanıyor, “benim sesim mecliste” diyor.
Kimse kusura bakmasın, yüzde 10 baraj filan varsa, ya da oylar garip matematik oyunlarıyla havaya uçuyorsa, orada “tam demokrasi” yoktur. Hangi ülke olursa olsun, sistemin mantığı adil değilse, sandık sadece bir tiyatro dekoru olur.
00