İstanbul’da Fatih’te bir apartmanın dördüncü katında, camdan dışarı bakarken kulağına dolan trafik uğultusunu duyduysan, ne demek istediğimi çok iyi anlarsın. O ses günün her saati orada. Sabah camı açıp bir yudum hava almak istersin, pat! Klakson, motosiklet egzozu, arada sokaktan geçen seyyar satıcı, bir de o asla tükenmeyen inşaat sesi. Uyumak için pencereyi kapatsan boğuluyorsun, açsan kafayı yiyorsun.
2019’da Kadıköy’de bir yıl yaşadım, tam tren yoluna bakan bir daireydi. İlk hafta hiç uyuyamadım, çünkü her gece 03:12’de Haydarpaşa yönüne bir yük treni geçerdi. Zamanla alışır insan diyorlar ama alışmak demek, yorgun ve huzursuz uyanmak demekmiş. O dönemde baş ağrılarım arttı, sabahları sinirli kalkmaya başladım. Arkadaşım ses ölçüm cihazı getirdi; gece 65 desibel, gündüz 80’i buluyor. Dünya Sağlık Örgütü sınırı ise 55 desibel — üstü sağlığı riske sokuyor.
Bu gürültü mevzusu öyle hafife alınır bir dert değil. Sadece uykusuzluk yapmıyor; odaklanmayı, öğrenmeyi, hatta sindirimi bile bozabiliyor. Araştırmalar, şehirde yaşayanların kırsaldakilere göre %30 daha fazla anksiyete ve depresyon yaşadığını söylüyor. Özellikle çocuklarda okuma-yazma başarısını da düşürüyor. Bir ara Avcılar’da çocuklar için kulak tıkacı dağıtıldığını duymuştum, acı ama gerçek.
Kimine abartı gelebilir ama uzun süreli şehir gürültüsü, kalp-damar hastalıklarını tetikliyor. Özellikle sabit bir frekansta, mesela klimanın veya jeneratörün çıkardığı sabit vızıltı, tansiyonu zıplatıyor. 2023’te yapılan bir araştırmada, İstanbul’da ana yola yakın oturanların kalp krizi geçirme oranı, sessiz ara sokaklarda yaşayanlardan %22 daha yüksek çıkmış.
Bir de şu var: Beyoğlu’nda bir kafede çalışırken, gürültüden dolayı yazılarımı iki kat daha yavaş yazıyordum. Kafamı toparlayıp odaklanmak mümkün değil. Gürültülü ortamda çalışanların üretkenliği %40’a yakın düşüyor diyor araştırmalar. Zaten gürültüden kaçıp kütüphanelere sığınanlar bunun sebebini iyi bilir.
Gurbetçiler olarak Avrupa’da yaşayınca işin farkı iyice ortaya çıkıyor. Berlin’de yaşarken, ana caddede oturmama rağmen pencereden doğru düzgün ses gelmiyordu; camlar kalın, yolun asfaltı düzgün, kimse klakson çalmıyor. Almanya’da “Lärmschutz” dedikleri bir gürültü kontrolü var, saat 22.00’den sonra çöp atmak bile yasak. Türkiye’de ise bir türlü bu işi ciddiye alan yok.
Bazen düşünüyorum; şehir gürültüsü insana sadece kulak tıkacı taktırmıyor, ruhunu da gürültüye karşı köreltiyor. Uzun süre sessiz bir yere gittiğinde, bir garip çekingenlik, huzursuzluk baş gösteriyor. Kalabalıkta ve seste büyüyenler için sessizlik bile tehdit gibi. Ama ne olursa olsun, gürültüye alışmak, onun zararlı etkilerini silmiyor. Şehir hayatının en sinsi zehri bu ses kirliliği. Bir gün herkes ya kaçacak ya da kulağı sağır olacak, başka yolu yok gibi.
2019’da Kadıköy’de bir yıl yaşadım, tam tren yoluna bakan bir daireydi. İlk hafta hiç uyuyamadım, çünkü her gece 03:12’de Haydarpaşa yönüne bir yük treni geçerdi. Zamanla alışır insan diyorlar ama alışmak demek, yorgun ve huzursuz uyanmak demekmiş. O dönemde baş ağrılarım arttı, sabahları sinirli kalkmaya başladım. Arkadaşım ses ölçüm cihazı getirdi; gece 65 desibel, gündüz 80’i buluyor. Dünya Sağlık Örgütü sınırı ise 55 desibel — üstü sağlığı riske sokuyor.
Bu gürültü mevzusu öyle hafife alınır bir dert değil. Sadece uykusuzluk yapmıyor; odaklanmayı, öğrenmeyi, hatta sindirimi bile bozabiliyor. Araştırmalar, şehirde yaşayanların kırsaldakilere göre %30 daha fazla anksiyete ve depresyon yaşadığını söylüyor. Özellikle çocuklarda okuma-yazma başarısını da düşürüyor. Bir ara Avcılar’da çocuklar için kulak tıkacı dağıtıldığını duymuştum, acı ama gerçek.
Kimine abartı gelebilir ama uzun süreli şehir gürültüsü, kalp-damar hastalıklarını tetikliyor. Özellikle sabit bir frekansta, mesela klimanın veya jeneratörün çıkardığı sabit vızıltı, tansiyonu zıplatıyor. 2023’te yapılan bir araştırmada, İstanbul’da ana yola yakın oturanların kalp krizi geçirme oranı, sessiz ara sokaklarda yaşayanlardan %22 daha yüksek çıkmış.
Bir de şu var: Beyoğlu’nda bir kafede çalışırken, gürültüden dolayı yazılarımı iki kat daha yavaş yazıyordum. Kafamı toparlayıp odaklanmak mümkün değil. Gürültülü ortamda çalışanların üretkenliği %40’a yakın düşüyor diyor araştırmalar. Zaten gürültüden kaçıp kütüphanelere sığınanlar bunun sebebini iyi bilir.
Gurbetçiler olarak Avrupa’da yaşayınca işin farkı iyice ortaya çıkıyor. Berlin’de yaşarken, ana caddede oturmama rağmen pencereden doğru düzgün ses gelmiyordu; camlar kalın, yolun asfaltı düzgün, kimse klakson çalmıyor. Almanya’da “Lärmschutz” dedikleri bir gürültü kontrolü var, saat 22.00’den sonra çöp atmak bile yasak. Türkiye’de ise bir türlü bu işi ciddiye alan yok.
Bazen düşünüyorum; şehir gürültüsü insana sadece kulak tıkacı taktırmıyor, ruhunu da gürültüye karşı köreltiyor. Uzun süre sessiz bir yere gittiğinde, bir garip çekingenlik, huzursuzluk baş gösteriyor. Kalabalıkta ve seste büyüyenler için sessizlik bile tehdit gibi. Ama ne olursa olsun, gürültüye alışmak, onun zararlı etkilerini silmiyor. Şehir hayatının en sinsi zehri bu ses kirliliği. Bir gün herkes ya kaçacak ya da kulağı sağır olacak, başka yolu yok gibi.
00