Sabah 07:30, Kadıköy Yoğurtçu Parkı. Elimde termos, önümde martılar. Her yer araba, beton, inşaat gürültüsü ama yine de çaprazdan bir serinlik geliyor, çimenin üstündeyim. Kimse anlatmıyor ama şehirde doğayı yakalamak biraz kurnazlık istiyor. Çünkü gözünün önünde, ama bakmasını bilmiyorsan kayboluyor.
Yıllar önce Ankara’da yaşarken, Eymir Gölü’ne haftada bir gitmezsem nefesim daralırdı. Orada öğrendim: Şehri suçlamanın anlamı yok, ne varsa sen bulacaksın. Mesela İstanbul’da minik mahalle parklarını keşfetmek, apartmanların arasındaki ıhlamur ağaçlarının altında zaman geçirmek. Betonun gölgesinde bile ekmek var.
“Doğaya çıkmak” illa Polonezköy’e gitmek değil. İş çıkışı Validebağ Korusu’nda yürümek, bir sabah Fenerbahçe sahilinde taş sektirmek de yeterli. Gece koşturması bitince eve dönerken burnuna yasemin kokusu çarpıyorsa, işte doğa orada.
Ayda bir günü tamamen telefon kapalı, orman açık modda geçiriyorum. Aydos’a gidip sadece ağaçları dinlemek, bazen piknik yapmak. Gözüm sürekli ekranda alışınca, gerçek yeşilin rengi unutuluyor.
Küçük çocuklu aileler için de net tavsiye: Bahçelievler’deki Şehit Piyade Er Fatih Satır Parkı’nda sabahın erken saatleri. Kalabalık basmadan, çimlere uzanıp gökyüzüne bakmak. Doğayla araya o kadar mesafe koymuşuz ki, bazen bir ağacın dalındaki serçeyi izlemek terapi gibi geliyor.
Bir de apartmanda saksıda çilek yetiştirmek var. Balkonunda yeşillik görmek, şehir içinde minik bir orman hissi veriyor. Geçen yaz, 16 Temmuz’da, ilk çileği kopardığımda çocuklar gibi sevindim. Her sabah sularken “her yer beton” diye söylenmekten vazgeçtim.
Yani taktik çok:
- Mahalle parklarının gizli köşelerini keşfet
- Bir günlüğüne telefonunu kapat
- Balkonunda bir şeyler yetiştir
- Sabah erken ya da gece geç saatlerde parkta yürü
- Gözlerini dört aç; saksıda, duvarda, çatıda bile doğa bulabilirsin
Şehri değiştiremiyorsan, bakış açını değiştiriyorsun. Doğayı uzakta arayarak zaman kaybetme, burnunun dibine kadar sokulmuş zaten. Şehirde ruhunu beslemenin yolu biraz merak, biraz da inat.
Yıllar önce Ankara’da yaşarken, Eymir Gölü’ne haftada bir gitmezsem nefesim daralırdı. Orada öğrendim: Şehri suçlamanın anlamı yok, ne varsa sen bulacaksın. Mesela İstanbul’da minik mahalle parklarını keşfetmek, apartmanların arasındaki ıhlamur ağaçlarının altında zaman geçirmek. Betonun gölgesinde bile ekmek var.
“Doğaya çıkmak” illa Polonezköy’e gitmek değil. İş çıkışı Validebağ Korusu’nda yürümek, bir sabah Fenerbahçe sahilinde taş sektirmek de yeterli. Gece koşturması bitince eve dönerken burnuna yasemin kokusu çarpıyorsa, işte doğa orada.
Ayda bir günü tamamen telefon kapalı, orman açık modda geçiriyorum. Aydos’a gidip sadece ağaçları dinlemek, bazen piknik yapmak. Gözüm sürekli ekranda alışınca, gerçek yeşilin rengi unutuluyor.
Küçük çocuklu aileler için de net tavsiye: Bahçelievler’deki Şehit Piyade Er Fatih Satır Parkı’nda sabahın erken saatleri. Kalabalık basmadan, çimlere uzanıp gökyüzüne bakmak. Doğayla araya o kadar mesafe koymuşuz ki, bazen bir ağacın dalındaki serçeyi izlemek terapi gibi geliyor.
Bir de apartmanda saksıda çilek yetiştirmek var. Balkonunda yeşillik görmek, şehir içinde minik bir orman hissi veriyor. Geçen yaz, 16 Temmuz’da, ilk çileği kopardığımda çocuklar gibi sevindim. Her sabah sularken “her yer beton” diye söylenmekten vazgeçtim.
Yani taktik çok:
- Mahalle parklarının gizli köşelerini keşfet
- Bir günlüğüne telefonunu kapat
- Balkonunda bir şeyler yetiştir
- Sabah erken ya da gece geç saatlerde parkta yürü
- Gözlerini dört aç; saksıda, duvarda, çatıda bile doğa bulabilirsin
Şehri değiştiremiyorsan, bakış açını değiştiriyorsun. Doğayı uzakta arayarak zaman kaybetme, burnunun dibine kadar sokulmuş zaten. Şehirde ruhunu beslemenin yolu biraz merak, biraz da inat.
00