Aralık 2020. Berlin’de pandemi kısıtlamaları tepemde. Ev dediğin şey, dört duvar değil de hapishane gibi gelmeye başlamıştı. O zaman anladım: İçerde geçirilen zaman ya seni çürütüyor, ya da adam ediyor. İkisi arasında pek gri yok. Her sabah aynı tavana bakıp “bugünümü nasıl boşa harcamam?” diye düşünürken, bir noktada ipin ucunu bırakınca çamaşır makinesinin döngüsünü izlerken kendimi buldum. O kadar sıkıldım ki, saatlerce bulaşık yıkadım.
Bir yerden sonra şunu fark ettim: Evde zamanın kalitesini artırmak, dışarıdan sihirli bir şey gelmesini beklemek değil. Ufak tefek şeylerle başlıyor. Mesela gerçek bir kahve makinesi aldım (markası Delonghi, 123 euroya bulmuştum). Sabahları filtre kahve kokusu dolduruyor evi. Küçük bir ritüel ama psikolojik etkisi büyük. Günün “başladığını” hissettiriyor.
Bir de şu işe yarıyor: Evde sevdiğin köşeleri yaratmak. Cam kenarına küçük bir kitaplık koymuştum, ikinci elden alınma. Orada oturup 20 dakika kitap okuduğumda, dışarıdaki grilikten kopup başka bir yere gidiyormuşum gibi geliyor. Bu köşeler insanın evine aidiyetini artırıyor. Tamamen kişisel bir alan. Ayrıca eve yatırım yapınca, insan kendine de yatırım yapıyor gibi hissediyor. O ucuz Ikea lambasını değiştirince bile moral yükseliyor.
Evde kaliteli zaman dediğin şeye en çok etki edenlerden biri de “plan yapmak ama abartmamak”. Listelerle boğuşup her şeyi kontrol etmeye çalışmak, bir yerden sonra insanı deli ediyor. Onun yerine basit bir düzen: Akşamları yemek sonrası telefon yok, TV de yok. Mutfakta iki tabak, biraz radyo. O anı uzatmak için kasmaya gerek yok. O yüzden herkes “hobin olsun” derken, ben biraz daha pratik şeylerden yanayım. Yani illa örgü örmek, tablo boyamak şart değil. Bazen de bir arkadaşına rastgele FaceTime açmak, eski fotoğraflara bakıp gülmek, evin içinde müzikle dans etmek.
Şunu da net yaşadım: Ekran süresini düşürmek mecburi. Geçen sene günlük 7-8 saat telefona yapışık yaşayınca, sinirlerim harap oldu. Bunu 2-3 saate indirince, kafam açıldı. O sürede kendime daha çok vakit ayırabildim. Akıllı telefonun bildirimlerini susturmak, resmen terapi gibi. Sadece bu hamleyle bile uyku kalitem arttı, sabahları daha az yorgun kalkmaya başladım.
Ev hayatı, insana kendini tanıma fırsatı da veriyor. Sessizlikte, sıkıntıda, hatta sıkışmışken ne kadar tahammülün kaldığını, gerçekten nelerden keyif aldığını keşfediyorsun. Mental sağlık açısından da en büyük numara: İçerde kendinle kavga etmeyi bırakınca, dışarıdaki karmaşaya daha sağlam çıkıyorsun. Bunu da en çok uzun süre tek başına kalanlar bilir. Şehir değiştirince, herkes “yalnızlıktan bunalırsın” derdi. Ben ise, evde kendi düzenimi kurunca yalnızlık çekmedim. Kendi başıma yemek pişirmek, evde küçük bir bitkiyi bile yaşatabilmek insana “ben buradayım ve yaşıyorum” duygusu veriyor.
Kalite dediğin, lüksle gelmiyor. Küçük dokunuşlar, basit rutinler ve biraz da kendine dürüst davranmakla geliyor. Evde kendine iyi bakmak; hem cepte, hem ruhta iz bırakıyor.
Bir yerden sonra şunu fark ettim: Evde zamanın kalitesini artırmak, dışarıdan sihirli bir şey gelmesini beklemek değil. Ufak tefek şeylerle başlıyor. Mesela gerçek bir kahve makinesi aldım (markası Delonghi, 123 euroya bulmuştum). Sabahları filtre kahve kokusu dolduruyor evi. Küçük bir ritüel ama psikolojik etkisi büyük. Günün “başladığını” hissettiriyor.
Bir de şu işe yarıyor: Evde sevdiğin köşeleri yaratmak. Cam kenarına küçük bir kitaplık koymuştum, ikinci elden alınma. Orada oturup 20 dakika kitap okuduğumda, dışarıdaki grilikten kopup başka bir yere gidiyormuşum gibi geliyor. Bu köşeler insanın evine aidiyetini artırıyor. Tamamen kişisel bir alan. Ayrıca eve yatırım yapınca, insan kendine de yatırım yapıyor gibi hissediyor. O ucuz Ikea lambasını değiştirince bile moral yükseliyor.
Evde kaliteli zaman dediğin şeye en çok etki edenlerden biri de “plan yapmak ama abartmamak”. Listelerle boğuşup her şeyi kontrol etmeye çalışmak, bir yerden sonra insanı deli ediyor. Onun yerine basit bir düzen: Akşamları yemek sonrası telefon yok, TV de yok. Mutfakta iki tabak, biraz radyo. O anı uzatmak için kasmaya gerek yok. O yüzden herkes “hobin olsun” derken, ben biraz daha pratik şeylerden yanayım. Yani illa örgü örmek, tablo boyamak şart değil. Bazen de bir arkadaşına rastgele FaceTime açmak, eski fotoğraflara bakıp gülmek, evin içinde müzikle dans etmek.
Şunu da net yaşadım: Ekran süresini düşürmek mecburi. Geçen sene günlük 7-8 saat telefona yapışık yaşayınca, sinirlerim harap oldu. Bunu 2-3 saate indirince, kafam açıldı. O sürede kendime daha çok vakit ayırabildim. Akıllı telefonun bildirimlerini susturmak, resmen terapi gibi. Sadece bu hamleyle bile uyku kalitem arttı, sabahları daha az yorgun kalkmaya başladım.
Ev hayatı, insana kendini tanıma fırsatı da veriyor. Sessizlikte, sıkıntıda, hatta sıkışmışken ne kadar tahammülün kaldığını, gerçekten nelerden keyif aldığını keşfediyorsun. Mental sağlık açısından da en büyük numara: İçerde kendinle kavga etmeyi bırakınca, dışarıdaki karmaşaya daha sağlam çıkıyorsun. Bunu da en çok uzun süre tek başına kalanlar bilir. Şehir değiştirince, herkes “yalnızlıktan bunalırsın” derdi. Ben ise, evde kendi düzenimi kurunca yalnızlık çekmedim. Kendi başıma yemek pişirmek, evde küçük bir bitkiyi bile yaşatabilmek insana “ben buradayım ve yaşıyorum” duygusu veriyor.
Kalite dediğin, lüksle gelmiyor. Küçük dokunuşlar, basit rutinler ve biraz da kendine dürüst davranmakla geliyor. Evde kendine iyi bakmak; hem cepte, hem ruhta iz bırakıyor.
00