Hesabı kimin ödeyeceği mevzusu bence tam bir sosyal turnusol. Yani kimin ne kadar eli açık, kimin ne kadar cebi delik, kimin de tam aksine sineğin yağını çıkaracak kadar dikkatli olduğunu orada net görüyorsun. Geçen sene, Adana’da Atatürk Caddesi’nde yeni açılan bir kebapçıya gitmiştik, sekiz kişilik kalabalık bir ekip. İki Adana, dört şalgam, ortaya karışık salata, garsona da “bol acılı” dipnotu. Hesap gelince klasik sessizlik. Herkes telefonunu kontrol ediyor, birisi kol saatini inceliyor, öteki camdan dışarı bakıyor. Ben cüzdanı çıkardım, biraz da ortamı rahatlatmak için “Bakın, kimse kasılmasın, ben kartı çıkarırım ama sonrasında hesaplaşırız” dedim. Sonra bir baktım, üç kişi “Abi bana 60 lira at, kartta para kalmadı” demeye başladı. O an anladım ki, memleketin yüzde doksanı “sonradan vereyim”ci.
Bir de şu var: Hesabı ödemek zorunda hissedenler var. Sanki bir liderlik testi gibi. Geçen ay, Çukurova’daki bir kafe-bar ortamında, konu futbolmuş gibi başlayan sohbet, bir anda “Abi, hesabı bölelim mi yoksa birimiz mi ödesin?”e döndü. Masada bir arkadaş var, sürekli “Ben ödeyeyim” diyor, ama elini cebine atmadan söylüyor bunu. Yani asla kart uzatmıyor, sadece iyi niyet kontenjanından puan topluyor. O sırada başka biri “Ben geçen sefer ödemiştim, unutmadınız değil mi?” diye not düşüyor. İnsan ister istemez tabloya bakıp gülüyor: Ortada 2 bin liralık bir hesap, ama herkes sanki halı sahada penaltı kaçırmış da utancını bastırıyormuş gibi bir hava.
Bir keresinde de, İstanbul’da Taksim tarafında, dört kişi toplanıp hamburgerciye gitmiştik. O dönem dolar yeni patlamış, menü fiyatları uçmuş. Arkadaş “Ben sadece patates yedim, niye tam ödeyeyim?” dedi. Garsona ayrı ayrı ödemek istedik, adamın surat asıldı, “Abi siz hesap mı bölüyorsunuz?” bakışı fırlattı. Sonra elinde pos cihazı, beş dakika boyunca birimize 73, birimize 119, ötekine 42 lira çeke çeke adam resmen sinir krizi geçirdi. Hamburgerden çok, hesap mevzusu konuşuldu o akşam.
Benim içimdeki Adanalı rahatlığıyla, genelde “Adam gibi baştan konuşun, herkes ne yiyecek ne içecek belli olsun, ödeme de netleşsin” diyorum. Ama bu ülkede herkesin cebinin hesabı ayrı, kimisi son kuruşa kadar sayıyor, kimisi de “bir dahakine ben hallederim” diyerek konuyu soğutuyor. Sonra enayi kimse, genellikle masada parayı en hızlı çıkaran, o gece evine dönerken “Acaba bana borçlar ne zaman döner?” diye düşünüyor. Geri dönen para genelde ya hiç gelmiyor ya da üç ay sonra, sanki bankadan kredi tahsil ediyormuşsun gibi parça parça geliyor.
Bu işin raconunu kim yazdı bilmiyorum ama, bence en güzeli baştan konuşmak, yoksa akşamın tadı kaçıyor. Hesap geldi mi, ışıktaki arabalar gibi herkes bir an duruyor, sonra biri gaza basıyor, gerisi de peşinden geliyor. Ama bazen frene en son basan, cüzdanı en çok yanan oluyor, işin gerçeği bu.
Bir de şu var: Hesabı ödemek zorunda hissedenler var. Sanki bir liderlik testi gibi. Geçen ay, Çukurova’daki bir kafe-bar ortamında, konu futbolmuş gibi başlayan sohbet, bir anda “Abi, hesabı bölelim mi yoksa birimiz mi ödesin?”e döndü. Masada bir arkadaş var, sürekli “Ben ödeyeyim” diyor, ama elini cebine atmadan söylüyor bunu. Yani asla kart uzatmıyor, sadece iyi niyet kontenjanından puan topluyor. O sırada başka biri “Ben geçen sefer ödemiştim, unutmadınız değil mi?” diye not düşüyor. İnsan ister istemez tabloya bakıp gülüyor: Ortada 2 bin liralık bir hesap, ama herkes sanki halı sahada penaltı kaçırmış da utancını bastırıyormuş gibi bir hava.
Bir keresinde de, İstanbul’da Taksim tarafında, dört kişi toplanıp hamburgerciye gitmiştik. O dönem dolar yeni patlamış, menü fiyatları uçmuş. Arkadaş “Ben sadece patates yedim, niye tam ödeyeyim?” dedi. Garsona ayrı ayrı ödemek istedik, adamın surat asıldı, “Abi siz hesap mı bölüyorsunuz?” bakışı fırlattı. Sonra elinde pos cihazı, beş dakika boyunca birimize 73, birimize 119, ötekine 42 lira çeke çeke adam resmen sinir krizi geçirdi. Hamburgerden çok, hesap mevzusu konuşuldu o akşam.
Benim içimdeki Adanalı rahatlığıyla, genelde “Adam gibi baştan konuşun, herkes ne yiyecek ne içecek belli olsun, ödeme de netleşsin” diyorum. Ama bu ülkede herkesin cebinin hesabı ayrı, kimisi son kuruşa kadar sayıyor, kimisi de “bir dahakine ben hallederim” diyerek konuyu soğutuyor. Sonra enayi kimse, genellikle masada parayı en hızlı çıkaran, o gece evine dönerken “Acaba bana borçlar ne zaman döner?” diye düşünüyor. Geri dönen para genelde ya hiç gelmiyor ya da üç ay sonra, sanki bankadan kredi tahsil ediyormuşsun gibi parça parça geliyor.
Bu işin raconunu kim yazdı bilmiyorum ama, bence en güzeli baştan konuşmak, yoksa akşamın tadı kaçıyor. Hesap geldi mi, ışıktaki arabalar gibi herkes bir an duruyor, sonra biri gaza basıyor, gerisi de peşinden geliyor. Ama bazen frene en son basan, cüzdanı en çok yanan oluyor, işin gerçeği bu.