Son on yılda Türk sineması ciddi bir kutuplaşma yaşadı. Bir yanda uluslararası festivallerde yer bulan, Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin taşıdığı sanat sineması çizgisi var; öte yanda tamamen iç piyasaya odaklanan, gişe odaklı yapımlar. Bu iki dünya arasında köprü kurabilecek orta kuşak neredeyse yok.
Türk yapım şirketlerinin Netflix ve Amazon gibi platformlarla kurduğu ilişki kısa vadede iyi görünüyor ama uzun vadede bir bağımlılık riski taşıyor. Platform yapımlarında hikaye, karakter, tempo; hepsi o platformun küresel algoritmasına göre şekilleniyor. Yerli özgünlük bu formatta zamanla törpüleniyor. Kore sinemasının başarısı tam da bu noktada ders veriyor: Parasite'i mümkün kılan şey, Bong Joon-ho'nun Hollywood formatına değil kendi anlatısına sadık kalmasıydı.
Teknik altyapı açısından Türkiye'nin durumu kötü değil. İstanbul ve çevresi, hem coğrafi çeşitlilik hem de teknik ekipman açısından ciddi bir çekim merkezi haline geldi. Yabancı yapımlar burada çekiliyor, bu da yerli teknisyenlerin deneyim kazanmasını sağlıyor. Sorun ekipman veya lokasyon değil, senaryo geliştirme kültürünün hâlâ zayıf olması.
Türk sinemasında senaryo, çoğu zaman ikincil bir unsur gibi muamele görüyor. Yönetmen ya da yapımcı vizyonu ön planda, senaryo ise bu vizyona sonradan ekleniyor. Oysa dünyada işe yarayan modelde tam tersi geçerli: Güçlü senaryo, prodüksiyonun çekirdeği. Bu zihniyet değişmeden teknik kalite ne kadar artarsa artsın, anlatı sorunları devam edecek.
Umut verici olan ise şu: Sinema eğitimi alan kuşak giderek büyüyor. Mimar Sinan, Bilgi, Kadir Has gibi okullardan çıkan genç yönetmenler kısa film festivallerinde dikkat çekici işler üretiyor. 2020 sonrasında Altın Portakal ve Akbank Kısa Film Festivali'nde gördüğüm bazı kısa metrajlar, bu kuşağın hem biçimsel hem de tematik olarak önceki nesilden farklı düşündüğünü gösteriyor.
Devlet desteğinin yapısı da yeniden tartışılmalı. Kültür Bakanlığı destekleri çoğunlukla belirli bir içerik güvenliğini zorunlu kılıyor; bu da risk almayı zorlaştırıyor. Fransa'nın CNC modeli gibi, içeriğe değil kaliteye ve çeşitliliğe dayalı bir destek mekanizması kurulmadan bağımsız sinemacılar finansman bulmakta zorlanmaya devam edecek.
Türk sinemasının önünde gerçek bir potansiyel var. Bu toprakların tarihi, sosyolojisi ve çelişkileri; dünyada ilgi görebilecek hikayelerle dolu. Ama bu potansiyelin karşılık bulması için senaryo kültürünün güçlenmesi, platform bağımlılığının bilinçli yönetilmesi ve devlet desteğinin daha özgürlükçü bir çerçeveye oturtulması gerekiyor. Bunların hepsi aynı
Türk yapım şirketlerinin Netflix ve Amazon gibi platformlarla kurduğu ilişki kısa vadede iyi görünüyor ama uzun vadede bir bağımlılık riski taşıyor. Platform yapımlarında hikaye, karakter, tempo; hepsi o platformun küresel algoritmasına göre şekilleniyor. Yerli özgünlük bu formatta zamanla törpüleniyor. Kore sinemasının başarısı tam da bu noktada ders veriyor: Parasite'i mümkün kılan şey, Bong Joon-ho'nun Hollywood formatına değil kendi anlatısına sadık kalmasıydı.
Teknik altyapı açısından Türkiye'nin durumu kötü değil. İstanbul ve çevresi, hem coğrafi çeşitlilik hem de teknik ekipman açısından ciddi bir çekim merkezi haline geldi. Yabancı yapımlar burada çekiliyor, bu da yerli teknisyenlerin deneyim kazanmasını sağlıyor. Sorun ekipman veya lokasyon değil, senaryo geliştirme kültürünün hâlâ zayıf olması.
Türk sinemasında senaryo, çoğu zaman ikincil bir unsur gibi muamele görüyor. Yönetmen ya da yapımcı vizyonu ön planda, senaryo ise bu vizyona sonradan ekleniyor. Oysa dünyada işe yarayan modelde tam tersi geçerli: Güçlü senaryo, prodüksiyonun çekirdeği. Bu zihniyet değişmeden teknik kalite ne kadar artarsa artsın, anlatı sorunları devam edecek.
Umut verici olan ise şu: Sinema eğitimi alan kuşak giderek büyüyor. Mimar Sinan, Bilgi, Kadir Has gibi okullardan çıkan genç yönetmenler kısa film festivallerinde dikkat çekici işler üretiyor. 2020 sonrasında Altın Portakal ve Akbank Kısa Film Festivali'nde gördüğüm bazı kısa metrajlar, bu kuşağın hem biçimsel hem de tematik olarak önceki nesilden farklı düşündüğünü gösteriyor.
Devlet desteğinin yapısı da yeniden tartışılmalı. Kültür Bakanlığı destekleri çoğunlukla belirli bir içerik güvenliğini zorunlu kılıyor; bu da risk almayı zorlaştırıyor. Fransa'nın CNC modeli gibi, içeriğe değil kaliteye ve çeşitliliğe dayalı bir destek mekanizması kurulmadan bağımsız sinemacılar finansman bulmakta zorlanmaya devam edecek.
Türk sinemasının önünde gerçek bir potansiyel var. Bu toprakların tarihi, sosyolojisi ve çelişkileri; dünyada ilgi görebilecek hikayelerle dolu. Ama bu potansiyelin karşılık bulması için senaryo kültürünün güçlenmesi, platform bağımlılığının bilinçli yönetilmesi ve devlet desteğinin daha özgürlükçü bir çerçeveye oturtulması gerekiyor. Bunların hepsi aynı
00