Evde işler bitmiyordu, hele 90'ların başında, İstanbul'un o eski apartmanında büyüdüğüm zamanlar. Annem her pazar sabahı pencere camlarını silerdi, ben de merdivene çıkıp yardım ederdim ama siler silmez dışarıdaki toz bulutu her şeyi tekrar kirletirdi. O yıllarda çamaşırlar elde yıkanırdı, haftada iki kez kazan kaynardı, ben de avluda asılan çarşafların arasında saklanıp oyun oynardım. Bir keresinde 1995'te, yaz tatilinde, dedemin eski evinde kaldık, bulaşıklar birikmişti, gece yarısı kadar sürdü temizlemek.
Ben büyüdükçe fark ettim, bu işler hiçbir zaman tam bitmiyor, sadece birinden diğerine geçiyorsun. Mesela geçen yıl kendi evimde, o küçük mutfakta, yerleri silmiştim ama ertesi gün çocuğumun ayakkabıları her yeri batırmıştı. Eski püskü süpürgemi hatırlıyorum, markası bile yoktu, sıradan bir şeydi ama o aletle saatlerce uğraşırdım. Şimdi makine var, ama toz torbası her seferinde dolar, sanki ev kendini yeniliyor gibi geliyor. O çocukluk günlerinde annemin "Yine mi?" dediği anlar, şimdi benim hayatım olmuş.
Evde bitmeyen bu liste, sanki bir döngü, her temizlikten sonra yeni bir leke beliriyor. Benim gibi leke avcısıysanız, bilirsiniz, o eski perdeleri yıkamak için bir gün ayırırsınız, ertesi gün güneş ışığı yeni lekeleri gösterir. 2000'lerin başında, ilk evlendiğimde, eşimle birlikte haftasonları temizliğe girişirdik, ama yorgunluktan ertesi günü baştan başlamak zorunda kalırdık. Şimdilerde, pratik çözümler buluyorum, mesela deterjan markalarını deneyerek, ama o nostaljik his, çocukluğumun evini hatırlatıyor, sanki hiç değişmemiş. Bu işler, hayatın bir parçası, her seferinde yeni bir hikaye.
Kredi çekip pişman olanlar, bu konuda gerçekten başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Yıl 2018'di, evlenmek üzereydim ve ev eşyalarını tamamlamak için biraz paraya ihtiyacımız vardı. Annemle babamın “aman ha, borç alma” diye defalarca uyarmasına rağmen, o anki heyecanla Denizbank’tan 15 bin lira kredi çektim. O zamanlar faizler de şimdiki gibi uçuk değildi, aylık 700 lira gibi bir taksiti vardı.
İlk birkaç ay ödemeler tıkır tıkır gitti, hatta bankadan otomatik ödeme talimatı vermiştim. Ancak işler tam da beklediğim gibi gitmedi. Düğünden sonra evde bir sürü küçük ama beklenmedik masraf çıktı. Buzdolabının suyu akıttığını fark ettik, tamirci çağırdık. Salonun perdesi kısa geldi, yenisini yaptırmak zorunda kaldık. Bir de balayı harcamaları eklenince, o 700 lira her ay gözümde büyümeye başladı.
Bir süre sonra maaşım yatar yatmaz önce banka o parayı çekiyordu. Ayın geri kalanında elimde kalan parayla idare etmeye çalışıyordum. Eşim de benim gibi tutumlu bir insan olmasına rağmen, o 700 liranın eksikliği her ay kendini hissettiriyordu. Sanki maaşım hiç tam yatmıyormuş gibi bir his. Geçen ay ödemeyi bir gün geciktirdim, hemen telefonuma "Değerli müşterimiz, ödemeniz gecikmiştir" mesajı geldi. Banka affetmiyor, anında takip ediyor.
Geçen yaz, Bodrum'da tatil planı yaparken otel fiyatlarını gördüm, geçen sene 1000 liraya kaldığımız oda şimdi 2500 lira olmuştu. Benzer şekilde, İstanbul'da market sepetimde zeytinyağı 150 liraya fırladı, oysa iki yıl önce 50 liraya alıyordum. Her ay bütçemden kesmek zorunda kaldığım bu artışlar, orta sınıfı iyice sıkıştırıyor; geçen hafta, arkadaşımın düğününe giderken bile taksi yerine yürüyerek gitmek zorunda kaldım, yakıt fiyatları yüzünden. Ev masrafları böyle artınca, basit bir hafta sonu keyfi bile hayal oluyor artık.
İstanbul'da sokak lezzetleri sadece mideye değil, ruha da iyi geliyor. Geçen ay cuma akşamı Kadıköy'e indik, Moda'ya doğru yürürken kokoreç tezgahını görünce durdum. Normalde titizimdir, sokakta yemek konusunda temkinliyim ama o an dayanamadım. Küçük bir tabureye oturdum, şişten taptaze kesilen kokoreci izledim. Usta, yarım ekmeğin içine bol domates, biraz pul biber, kimyon ve kekik ekledi, bana uzattı.
Yanında ayran yerine şalgam suyu içtim, acısı damağımı yaktı ama bir yandan da serinletti. O ekmeğin çıtırtısı, içindeki baharatların kokusu... Üzerime bulaşır mı diye düşünmeden yedim. Zaten leke_avcisi olarak biliyorum ki, yağlı leke nasıl olsa çıkar, önemli olan o anın tadını çıkarmak. Kokoreçten sonra Moda'da bir dondurmacıdan Antep fıstıklı dondurma aldım, dondurma kağıdı bile üzerimde iz bırakmadı. Akşam eve geldiğimde üzerimdeki kokoreç kokusunu fark ettim, ama o bile beni rahatsız etmedi, aksine o anı hatırlattı.
2018 yazında, İzmir'de ev tadilatı için Yapı Kredi'den 50 bin lira kredi aldım. Faiz oranı yüzde 1.8'den başlayıp bir yıl içinde yüzde 2.5'e fırladı, her ay 1500 lira ödemek zorunda kaldım. Maaşımın büyük kısmını bu yutunca, tatil planlarını iptal ettim ve kredi kartı borcu birikti. Şimdi dönüp bakıyorum, o parayı biriktirseydim çok daha rahat olurdum, ama iş işten geçti. Bankanın sürekli aramaları sinirimi bozuyor, bir daha asla bu hataya düşmem.
Ben 2017'de İstanbul'dan Muğla'nın bir sahil kasabasına taşındım, apartman dairesinden bahçeli eve geçiş yaptım. Orada ev temizliği daha az zahmetli, çünkü trafik tozu yok, her gün silmek zorunda kalmıyorum. Mesela geçen yaz, sadece haftada iki kez siliyorum, o da deniz melteminden gelen kumu almak için. İstanbul'da metro kiriyle boğuşurken, burada organik deterjanlar yeterli oluyor, hatta bahçeden topladığım otlarla ev yapımı temizlik solüsyonu hazırladım. Bu hayatı tercih edersin, ama market alışverişi için araba şart.
2022'de Ankara'da bir ev kiraladım, ev sahibi kapıdan girer girmez "her hafta perşembe sabahı pencere camlarını siliyorsun, yoksa komşular şikayet eder" diye kural koydu. Benim gibi temizliğe meraklı biriyim ama bu, kiracıyı bahçıvan yerine koymak gibiydi. Kira 1500 liraydı, üstüne bu saçma denetimler eklenince özgürlüğüm kısıtlandı. Böyle absürt kurallar yüzünden, o evden çıkıp daha normal bir yere taşındım.
2005'te İstanbul'un o eski apartmanından taşındığımda, sadece kamyon kiralamak için 800 lirayı gözden çıkarmadım. Taşınmadan bir hafta önce, duvarlardaki lekeleri silmek için bin bir zahmetle eski bir sünger setini çıkarmıştım, ama koltukların kumaşı yırtılmıştı, onu tamir ettirmek için mahalledeki tamirciden 150 lira kaptım. Ben evi boşaltırken annem gelip yardımcı oldu, ama onunla birlikte eski fotoğrafları kutuya koyarken, kutuların ağırlığından belim tutuldu, ertesi gün işime gidemedim.
O zamanlar her şey daha elle tutulur gelirdi, mesela Ikea'nın o devasa kutularını merdivenden indirmek için komşumuz Ahmet amcayı çağırmıştım, o da bana bir sigara molasında hayat dersi verdi ama faturası ekstra vakit oldu. Görünmeyen maliyetler arasında en çok enerji kaybı vardı, çünkü gece yarısına kadar eşyaları yerleştirirken, ertesi sabah uykusuz kalkıp işe koştum. Eski evin anahtarını teslim ederken, apartman görevlisine bir kutu çikolata bıraktım, o da 20 liraya patladı. Şimdilerde düşünüyorum da, o günlerdeki yorgunluklar, bugün ev bakımını daha titiz yapmamı sağladı.
Taşınma sırasında kullandığım o eski süpürgeyi hatırlıyorum, markası Bosch'tu, ama pilini şarj etmek için saatler harcayınca, bir de yedek pil aldım, 50 lira daha gitti. O günler, her ayrıntı parayı emiyordu sanki, mesela perdeleri sökmek için merdiven kiraladım, 30 lira verdim ve düşmemek için dikkat kesildim. Ev taşımanın asıl yükü, sadece cepten çıkanlar değil, o unutulmaz yorgunluktu. 2005'in o yazında, her adımda bir sürpriz çıkıyordu, şimdi bakınca gülümsetiyor.
Geçen yaz, İzmir'de ailemle piknik planladık, ama mangal kömürünün torbası 100 liraya gelince vazgeçtik. 5 yıl önce 20 liraya alırdık, şimdi o parayla sadece bir şişe su alabildik. Arabayla gitmektense otobüsle gittik, ama biletler de iki katına çıkmış, sanki her şey bize şaka yapar gibi. En komiği, eve dönünce buzdolabındaki bayat ekmeği ziyafet saydık, pahalılık yüzünden lüksümüz o oldu.
2018'de İzmir'de, en yakın arkadaşıma mesaj attım, "Akşam buluşalım" dedim, ama aceleden ünlem koymadım. O, soğuk davrandığımı sanıp cevap vermedi, ben de saatlerce kafamda kurdum: Belki randevumu unuttum sandı, ya da kelimeleri yanlış yorumladı. Mesajlarda ses tonu eksik olunca stres katlanıyor, hele ki hızlı yazınca. Ben artık her önemli cümleye bir soru işareti ekliyorum, örneğin "Akşam buluşalım mı?" diye, anlaşılsın diye. Bu sayede üç defada bir yanlış anlaşılmayı önledim.
Benim için sosyal medya bağımlılığı, evde biriken toz gibi; her gün üstüne basıyorsun ama fark etmiyorsun. 2021'in kasımında, Ankara'daki evimde karantina günlerinde saatlerce TikTok'ta gezinirken, eşim mutfağı temizlemek için beni çağırdı. Telefonu yatak odasına bırakıp, yerleri silmeye başladım ve ilk 15 dakika içinde zihnimdeki gürültü azaldı. O gün, 2 saatlik temizlik seansından sonra, ekranı açmak yerine pencereyi açtım ve dışarıdaki seslere kulak verdim.
Sonradan fark ettim ki, evi düzenli tutmak gibi sosyal medyayı da kısıtlamak pratik bir alışkanlık. Mesela, geçen yaz İzmir tatilinde, telefonun ekran süresini 1 saate indirdim ve o vakti balkonu süpürmeye ayırdım. Her akşam, biriken çamaşırları yıkarken, algoritmanın çekiciliğinden uzaklaşıp kendi düşüncelerime döndüm. Bu yöntemle, 3 ayda 20 kilo fazlalık gibi bağımlılık oranını azalttım; artık, bir bildirim yerine, temiz bir tezgah görmek daha keyifli geliyor. Ev bakım rutini, dijital detoksu kolaylaştırıyor, tıpkı leke çıkarmak gibi adım adım ilerliyorsun.
Geçen yaz, Ağustos 2023'te, Marmaris'te bir otele yerleştim ve yorgunluktan yatağı kontrol etmeden atladım. Sabah uyanınca yastıkta eski bir leke buldum, meğer çarşaflar düzgün yıkanmamış, otel 'beş yıldız' diyor ama ben yıldızları saymakla meşguldüm. Artık tatilde ilk işim yastıkları koklamak ve çevirmek, alaycı bir şekilde "tatil temizliği efsanesi" diye mırıldanıyorum – ne de olsa leke avcısıyım, ama tatilde avlanmayı unutmuşum. Bu pişmanlık her seferinde gülümsetiyor, ama bir daha asla.
Geçen yaz, Ağustos 2023'te Ege kıyılarından İstanbul eve döndüğümde, her şey aynıydı ama odalar sanki daha boş gelmişti. Sabah rutinim bozulmuş, tatilde alıştığım deniz havası yerine trafik sesi beni yormuştu. Hemen pencereyi açıp evi havalandırdım, sonra yatak odasını toz aldırıp temiz çarşafla değiştirdim. Bu basit adım, zihnimi canlandırıyor ve o boşluğu çabucak atlatmama yardımcı oluyor. Benim gibi leke avcısıysanız, eve dönüşte ilk iş temizlik yapmak, rutini geri getiriyor.
90'larda, babamın İzmir'de küçük bir apartman dairesini temizlerken duyduğum o limon kokulu deterjan sesiyle uyanırdım Pazartesi sabahları. Okula gitmek istemezdim, yataktan kalkmak sanki dağları aşmak gibi gelirdi, annem bana hızlı bir kahvaltı hazırlardı ama ben hala yorgun hissederdim. Şimdi, Amsterdam'da ev bakımı işleriyle uğraşıyorum, her Pazartesi'yi pencere camlarını silerek başlatıyorum – geçen ay, 15 dakika içinde Bosch marka spreyimle parlattım, o pırıl pırıl görüntü beni harekete geçiriyor. Eskiden olduğu gibi, evi toparlamak sendromu yenmenin en pratik yolu.
İlk buluşmada en berbat hata, geç kalmak ve bunu umursamazca geçiştirmek. 2017'de İzmir'in sahilindeki bir kafede bekledim, adam 20 dakika gecikti, sonra "trafik" dedi gülerek. Ben sıcakta terlerken, kahve soğurken o rahat rahat oturdu. Böyle bir saygısızlık, ikinci buluşmayı bile akla getirmiyor.
2008'de Ankara'da özel ders vermeye başladım, liseye yeni geçmiş bir öğrenciye matematik anlatıyordum. İlk dersimde saatlerce hazırlık yapmıştım, ama çocuk dikkatini 10 dakika bile veremedi, sürekli telefonuna bakıyordu. O zaman anladım ki, özel dersin en bilinmeyeni öğrencinin motivasyonunu yakalamak, yoksa para alıp vakit kaybediyorsun. Benim için fiyatı 50 liraya koymuştum o dönem, ama veli her seferinde "ekstra konu ekleyin" diyordu, ders 1 saati 1,5 saate çıkarıyordu. Bir keresinde, 2010'un baharında, aynı öğrenciye sınav için geometri çalıştırdım, sonuçta notu 40'tan 70'e çıktı ama ben tükenmiştim, çünkü evde kendi işlerimi ertelemek zorunda kaldım. Türkiye'de özel ders verenler bilir, veliler bazen öğretmeni ev işçisi gibi görür, "bu hafta iki gün gelin" diye baskı yapar. Ben de o sıralar başka işim vardı, temizlik malzemeleri satıyordum, ama dersler yüzünden stokları takip edemiyordum. Öğrencilerin aile baskısı altında ezilmesi ayrı bir dert, mesela o çocuğun annesi her ders sonunda "daha iyi olsun" diye mesaj atıyordu, sanki ben sihirbazım. Zamanla fark ettim ki, özel dersin gizli yanı ücretin dışında duygusal yükü, bir saatlik ders bazen gününü mahvediyor. Benim gibi birkaç yıl yapanlar, sonunda standart bir işe geçiyor, çünkü bu iş tahmin edilenden daha yorucu. Ankara'da o sokaklarda dolaşırken, her defasında "acaba bugün nasıl geçecek" diye düşünürdüm, ama gerçekten bilmediğin şey öğrencinin anlık ruh haliydi.
2022'de İstanbul'un o kalabalık sokaklarında koşu app'leriyle başladım spora, her sabah 6'da 5 km hedef koydum. İlk hafta dizlerim ağrıyordu, merdiven çıkmak işkenceye döndü ama ikinci haftada bel çevrem 3 cm inceldi, tartıda farkı gördüm. Enerji patlaması yaşadım, öğlen uykularım kalktı, yemeklerde sebze ağırlıklı gittim. Aynada omuzlarım şekil aldı, eski tişörtlerim dar gelmeye başladı.
Tek başına yaşarken temizlik rutini bir anda hayatın en büyük savaşı haline geliyor, ben de ilk apartmanımda bunu sert bir şekilde öğrendim. 2015'te Ankara'daki o küçücük daireye taşındığımda, her Pazar sabahı kalkıp tozları silmek için elime bez alıyordum. Ama tek başıma olunca, bir hafta sonu ertesi güne kalıyor ve mutfaktaki yağ lekeleri büyüyordu, sanki onları kimsenin görmeyeceği bir sır gibi. Benim gibi leke avcısıysanız, o lekelerin markette aldığınız ucuz deterjanla çıkmadığını anlıyorsunuz, örneğin o markanın adını söyleyeyim, Pronto'yu denemiştim ama sadece yüzeyde kalıyordu.
Yemek yapma kısmı da hiç anlatılmadığı kadar yorucu oluyor, özellikle evi tek başına idare ederken. Geçen yıl, tam ocak ayında, İstanbul'un soğuğunda marketten aldığım 5 kiloluk patatesle birkaç gün idare ettim ama sonra çürümeye başladılar, o yüzden her seferinde taze alışveriş yapmanın zorunlu olduğunu fark ettim. Bulaşıkları yıkamak için bulaşık makinesi almayı ertelemiştim, ta ki bir akşam üstü elimi yakana kadar, o an eski bir sünger ve deterjanla elle yıkamaya döndüm. Marketteki o büyük ambalajlı ürünlerin tek kişilik eve uymadığını görüyorum, mesela 1 litrelik çamaşır suyu alıyorsunuz ama yarısını atıyorsunuz, israfı önlemek için küçük paketlere yöneliyorum.
Z kuşağı iş hayatına girdiğinde ilk fark ettiğim şey, eski çalışma saatlerine hiç uymamalarıydı. 2018'de, Ankara'daki bir temizlik firmasında takım lideri olarak başladığımda, 20'lerinde bir elemanımız olan Efe, mesaiyi tam 5'te bitirip bilgisayarını kapatıyordu. Bense 90'larda tekstil fabrikasında çalışırken, fazla mesailer normaldi, eve 9'da dönmek ayıp sayılmazdı. Efe ise, "Benim zamanım önemli" diyordu ve bunu da Slack üzerinden patrona mesaj atarak söylüyordu.
Onların teknolojiye bağımlılığı, işimizi bile değiştirdi. Mesela, 2022'de ev temizliği için bir uygulama üzerinden müşteri aldık, o uygulamayı Z kuşağı elemanlarım kurmuştu. Ben hâlâ telefon defterini karıştırırken, onlar Google Forms ile randevu sistemi yaptı. Bir keresinde, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bir daireyi temizlerken, asistanımız Deniz, müşteriye WhatsApp'tan anlık video gönderip "Burası nasıl olmalı?" diye sordu. Eskiden biz sadece talimat alırdık, şimdi herkes fikrini beyan ediyor.
Değerlerini de ön plana koyuyorlar, bu bazen zorlayıcı oluyor. 2023'te, bir şirket ofisinde çalışırken, ekiptekilerden Ayşe, maaş müzakeresinde "Sağlık sigortası şart, yoksa kabul etmem" dedi ve gerçekten de kabul etmedi. Benim zamanımda, ilk işimde 2005'te, 750 TL'ye razı olmuştum, ekstra hiçbir şey sormamıştım. Onlar ise, iş tanımını değil kendi esenliklerini düşünüyor; örneğin, burn-out'tan bahsedip haftada bir gün izin alıyorlar. Bu sayede, firmamızda iş verimliliği arttı aslında, çünkü tükenmişlik yaşamıyorlar.
Türkiye'de sağlık sisteminde randevu kavgası hiç bitmiyor. 2022'de annemi Bursa'da bir devlet hastanesine götürdüm, online randevu için sabaha karşı 4'te bilgisayar başına geçtim. 50 kişi önümdeydi, sistem çöktü, en sonunda öğlen ancak girdik muayeneye. Doktor 3 dakika konuştu, MR için 1200 lira fatura kestiler, halbuki özel klinikte aynı şeyi 800 liraya hallettim ama orası da ayrı bir dünya. Her seferinde bu stres, insan yoruluyor.
2020'de babamı Ankara'da bir devlet hastanesine götürdüm, diz ağrısı için. Sabah 7'de kapıda beklemeye başladık, içeride hijyen berbat, yerler kirliydi, ben bile temizlikçi olarak şaşırmıştım. Muayene odasında doktor hemen reçete yazdı, 5 dakika bile sürmedi, sanki acele ediyordu. Benim deneyimimden sonra, özel kliniklere yöneldim, geçen yıl bir tanesinde detaylı tahlil yaptırdım, 800 lira ödedim ama en azından hijyen standarttı ve doktor sorular sordu. Türkiye'de sağlıkta bu farkı yaşıyoruz, evde basit temizlik kuralları bile daha az doktora gitmemi sağladı.
Açık söyleyeyim, ayın son haftası benim için her zaman bir hayatta kalma oyunu gibi oluyor, hele ki geçen yıl İstanbul'un Kadıköy ilçesinde kiramı yatırdıktan sonra cüzdanımda sadece 150 lira kalınca. O hafta evden dışarı adım atmamaya karar verdim, buzdolabındaki yarım kilo eski ekmeği, üç tane yumurtayı ve bir paket unu karıştırıp fırında ekmek kızartması yaptım, üstüne bir de kendi yaptığım salatayla iki öğün çıkardım. Ben böyle durumlarda mutfağı baştan aşağı düzenlemeye girişiyorum, mesela geçen sefer ocak başında kalan yağ lekelerini sirkeli suyla silip, bu sayede hem temizlik hem de yemek hazırlığı bir arada oluyor.
Evi derleyip toparlamak da büyük kurtarıcı, örneğin ayın 28'inde balkondaki tozları süpürüp, eski gazeteleri kullanarak pencere camlarını parlattım, bu iş bana hem iki saatlik bir meşgale verdi hem de ertesi gün için temiz bir ortam sağladı. Ulaşım için yürüyüşü tercih ediyorum, geçen sefer Göztepe'den Moda'ya kadar 45 dakika yürüdüm, yolda bulduğum ıhlamur ağaçlarının yapraklarını toplayıp çay demledim, bu sayede hem para harcamadım hem de kendime bir rutin yarattım. Bazen buzdolabının arkasındaki unuttuğum bir kavanoz turşuyu bulup, onu akşam yemeğine ekliyorum, geçen sefer 2019 model o eski kavanozdan çıkanlar üç kişilik bir sofra çıkardı. Evdeki deterjanları karıştırıp kendi temizlik solüsyonumu yapıyorum, mesela bir bardak sirkeyi yarım bardak limonsuyuyla birleştirip banyoyu sildim, bu hem masrafsız hem de ferah hissettiriyor.
WhatsApp'ta son görülme takıntısı beni 2016'da İstanbul'un Kadıköy'ünde bir ilişkimde mahvetmişti. O zamanlar sevgilim her akşam saat 11'de online olup bana cevap vermeyince, sanki ihmal edilmişim gibi hissetmeye başlamıştım. Mesela bir gece, saat 23:30'da son görülmesini görüp hemen sorguladım, halbuki o sırada ailesiyle yemek yiyordu. Bu takıntı yüzünden, insanlar birbirini sanki bir takip programı gibi izliyor, güven kalmıyor. Ben de o ilişkiyi bitirdim, çünkü WhatsApp'ın bize dayattığı bu şeffaflık, aslında samimiyeti yok ediyor.
2018'de 30 yaşındayken, Ankara'da bir temizlik firmasında yöneticiydim, aylık net 3.500 TL kazanıyordum. Ev kirası 1.000 TL, market alışverişi 600 TL tutunca, kalan paranın yarısını biriktirmeye çalışıyordum. O yıl sonunda, 15.000 TL biriktirdim ama enflasyon yüzünden değeri eridi, sadece yeni bir süpürge makinesi alabildim. Türkiye'de para biriktirmek, kiraları görünce hayalet avına dönüyor.
2020'de, Ankara'da bir ev temizliği şirketinde Z kuşağı bir stajyerle ortak iş yaptım. O, her şeyi mobil app'lerle yönetiyordu, mesela deterjan stokunu Google Sheets'ten takip ediyordu. Ben yıllardır aynı fırçayı kullanıyorum ama o, işe başlamadan önce "flexible saatler" diye pazarlık yaptı. Toplantılarda fikirlerini direk söylüyordu, patronun ofisine girerken bile "bu benim zamanım" diyordu. İş sonrası etkinlikleri reddediyordu, "hayat sadece temizlik değil" diye. O genç, maaşın yanında "mental health day" talep etmişti, ben de şaşırmıştım. Bu nesil, işi hayatın bir parçası değil, merkezine koymuyor.
103
O 15 bin lira ev eşyalarını tamamlamama yardımcı oldu evet ama o borcun stresi, her ay o parayı düşünmek, gerçekten değmezdi. Keşke biraz daha sabredip, para biriktirip alsaydım her şeyi. Şimdi borç bitince bir oh çekeceğim, sanki üzerimden tonlarca yük kalkacak gibi. Kredi kartı bile kullanmıyorum artık, ne olur ne olmaz diye. Benden size tavsiye, mümkünse borçtan uzak durun.
100
52
143
141
82
Bütçe yönetimi konusunda kimse o küçük detaylardan bahsetmiyor, ben de ilk aylarda faturaları takip etmeyi ihmal ettim. Mesela geçen kış, elektrik faturası 350 lirayı bulmuştu çünkü ısıtıcımı her gece açık bırakıyordum. Evde yalnız olunca, perdeleri erken kapatarak ısıyı koruduğumu keşfettim, bu sayede bir sonraki ay 50 lira tasarruf ettim. Temizlik malzemelerini stoklamak da bir sanat, ben her ay sonu markete gidip 10 liralık bir kova çamaşır suyu alıyorum, ama unutmayın ki bu malzemeleri doğru kullanmak gerekiyor, yoksa koltuktaki bir leke yayılıveriyor.
Pratik ipuçları arasında, evi düzenli tutmak için haftada iki kez hızlı bir tur atıyorum, örneğin banyodaki küfü hemen fark ediyorum ve 5 dakikada siliyorum. Bir keresinde, ev arkadaşım olmadığı için çöpleri çıkarmayı geciktirdiğimde, mutfakta koku sardı, o yüzden her akşam kapıyı çekerken çöpü de kontrol ediyorum. Bu yalnızlıkta, kendi kurallarımı koyuyorum, mesela yerleri silerken müzik açıyorum ama dikkatli oluyorum, şarkılar bitince iş bitmiş oluyor. Ev bakımı böyle işte, kimsenin söylemediği gibi, her gün bir macera. Bu şekilde devam ettikçe, her lekeyi avlamak bir alışkanlık haline geliyor, ben de hâlâ o rutine sadık kalıyorum.
Yalnız yaşamın bir diğer yönü, tamir işlerini kendin halletmek, ben de geçen yaz prizi değiştirmek zorunda kaldım. O sırada YouTube'dan izlediğim videoyla 20 dakikada hallettim ama yanlış vida kullanırsanız, duvarı çiziyorsunuz, bunu tecrübeyle öğrendim. Evde tek başıma olunca, acil durum çantası hazırlamak şart, içine bant, tornavida ve leke çıkarıcı koyuyorum, mesela o meşhur Vanish marka spreyi her zaman el altında tutuyorum. Bu tür detaylar, hayatı kolaylaştırıyor ama kimse bunu önceden söylemiyor. Benim gibi deneyimliyseniz, her şeyi kendiniz yönetmenin aslında bir özgürlük olduğunu görüyorsunuz, tabii ki leke avcısı gözüyle.
Ankara'daki ilk evimde, pencere pervazlarını silmeyi haftada bir yapıyordum, toz birikince solunum zorlaşıyordu. O yüzden, mikrofiber bezlerle hızlı bir temizlik öneririm, ama fazla abartmadan. Yemek artıklarını hemen atmak da önemli, bir seferinde buzdolabında unutulan yoğurt kavanozu yüzünden koku sardı, o an temizlik saatini öne aldım. Bu tür anlar, tek başına yaşamanın gerçek yüzünü gösteriyor, ben de her seferinde daha organize oluyorum. Ev bakımı böyle bir döngü, her gün yeni bir leke, her gün yeni bir av.
31
Ama en ilginç kısım, otoriteye karşı tavırları. Geçen ay, bir müşterimiz olan bir otel zincirinde, Z kuşağı temizlikçimiz Berke, yöneticiye doğrudan "Bu deterjan alerji yapıyor, değiştirelim" dedi. Ben olsam susardım, belki şikayet ederdim ama o an söylemezdi. Onlar sorguluyor, hızlı hareket ediyor. Mesela, markalar konusunda titizler; sadece Ecover gibi çevre dostu ürünlerle çalışmayı istiyorlar. Bu, benim gibi eski nesil için şaşırtıcı ama işe yarıyor, çünkü müşteriler de bu talepleri seviyor. İşte böyle, Z kuşağı iş hayatını sarsıyor ve ben de bu değişime ayak uydurmaya çalışıyorum. 2019'dan beri, firmamızda eğitimler verdik ve şimdi herkes daha mutlu. Bu farklılıklar, işimizi daha dinamik hale getirdi, hem de hiç beklemediğim şekilde.
81
Bazen arkadaşlarımla takas yapıyorum, geçen ay komşumdan bir paket makarnayı verip onun eski bir süngeri aldım, bu şekilde hem ihtiyaç gidermiş hem de sosyal kalmış oldum. Ayın son günlerinde alışveriş listemi gözden geçirip, sadece marketin 1 liralık reyonundan aldığım bir adet elmayı saklıyorum, ertesi ayın ilk günü için motivasyon olsun diye. Benim gibi leke avcısıysanız, bu haftayı ev bakımını ilerletmek için kullanıyorum, mesela geçen sefer gardıroptaki eski giysileri yıkayıp, deterjan olarak kendi markam olan bir yerel ürünü kullandım, 500 mililitrelik bir şişeyle üç yıkama çıktı. Bu tür taktikler beni ayakta tutuyor, her