Ya şu dekor atölyesinin camından içeri bir bak, içerideki kaosun adı sanat olmuş. Boya kokusu, kumaş parçaları, bir köşede gergin suratlı bir terzi; hepsi sahnede üç saatlik bir şov için birbirini yiyor. Geçen hafta AKM’nin yanından geçerken gördüm, kostüm ekibi ellerinde metreyle “bu kol buradan sarkmasın, şuraya tül lazım” diye orada minik krizler yaşıyorlardı. Sanki Paris Moda Haftası. Halbuki işin sonunda alkışı solist toplayacak, atölye ekibi yine karanlıkta kalacak.
Dekor kısmı da ayrı bir dert. Sahneye dev bir çınar ağacı dikiyorlar mesela, ama o çınarın dalı kırılınca “aman kolay gelsin” diyen yok. Bir de iş güvenliği seviyesinde, herkes “bana bir şey olmasın” kafasında. Geçen yılki gösteride, iskeleden düşen marangozun hâlâ kolu askıda gezdiğini biliyorum. Bu işlerde şöhret yok, sadece sırt ağrısı ve o meşhur perde arkasında “koş koş, kabloyu çek” komutları.
Kostümler ise başlı başına bir sabır testi. Kafada tasarlanan ile provada ortaya çıkan arasındaki uçurumun adı: sanat yönetmeni. Kumaşlar İtalya’dan gelsin, taşlar Avusturya’dan, ama işin sonunda sahnedeki tenor göbeğiyle fermuarı patlatırsa kimse o kristal taşları konuşmuyor. Geçen gün ekipte biri ağlıyordu, “beş gündür ev görmedim, hâlâ şu pelerin yetişmedi,” diye. Orada empati falan hak getire, kimse acımanın lüksünü yaşayamıyor.
Edusa için yapılanlar da klasik Türk usulü, “son geceye yetişir mi?” paniğiyle ilerliyor. Çünkü bu memlekette sanata hep “el yordamıyla” yaklaşılmıştır. Bir sabah dekor eksik gelir, öbür sabah kostüm baştan dikilir, ama sahne açıldığında herkes “muhteşem bir prodüksiyon” diye tweet atar. İroni burada, emekçilerin adını bilen çıkmaz, ama herkes performans eleştirmeni kesilir.
Bir de şu var: Paranın konuştuğu yerde sanatın sesi biraz kısık çıkar. Yani Edusa gibi işlerde bütçe kısmından “şunu kısıverelim” dedin mi, dekorun yarısı çöpe, kostümün eteği yarıya. Tabii bu arada, bir gecelik şov için 80 kişilik ekip uykusuz gezer, sabah poğaçası ve soğuk çayla günü kurtarır. Yıl olmuş 2026, opera hâlâ sihirli zannediliyor; halbuki sahne arkasında bildiğin tersane havası.
Yıllardır izlerim, bu işin ustası hep arka planda kalır, övgü gene ön sıradaki smokinli adama gider. O yüzden salonu terk ederken bir an dur, perde kapanınca sahneye çıkan terziye, dekorcuya, o gece gözleri kan çanağına dönmüş ışıkçıya şöyle bir selam ver; onların emeği olmadan o “büyü” hiç gerçekleşmez.
Dekor kısmı da ayrı bir dert. Sahneye dev bir çınar ağacı dikiyorlar mesela, ama o çınarın dalı kırılınca “aman kolay gelsin” diyen yok. Bir de iş güvenliği seviyesinde, herkes “bana bir şey olmasın” kafasında. Geçen yılki gösteride, iskeleden düşen marangozun hâlâ kolu askıda gezdiğini biliyorum. Bu işlerde şöhret yok, sadece sırt ağrısı ve o meşhur perde arkasında “koş koş, kabloyu çek” komutları.
Kostümler ise başlı başına bir sabır testi. Kafada tasarlanan ile provada ortaya çıkan arasındaki uçurumun adı: sanat yönetmeni. Kumaşlar İtalya’dan gelsin, taşlar Avusturya’dan, ama işin sonunda sahnedeki tenor göbeğiyle fermuarı patlatırsa kimse o kristal taşları konuşmuyor. Geçen gün ekipte biri ağlıyordu, “beş gündür ev görmedim, hâlâ şu pelerin yetişmedi,” diye. Orada empati falan hak getire, kimse acımanın lüksünü yaşayamıyor.
Edusa için yapılanlar da klasik Türk usulü, “son geceye yetişir mi?” paniğiyle ilerliyor. Çünkü bu memlekette sanata hep “el yordamıyla” yaklaşılmıştır. Bir sabah dekor eksik gelir, öbür sabah kostüm baştan dikilir, ama sahne açıldığında herkes “muhteşem bir prodüksiyon” diye tweet atar. İroni burada, emekçilerin adını bilen çıkmaz, ama herkes performans eleştirmeni kesilir.
Bir de şu var: Paranın konuştuğu yerde sanatın sesi biraz kısık çıkar. Yani Edusa gibi işlerde bütçe kısmından “şunu kısıverelim” dedin mi, dekorun yarısı çöpe, kostümün eteği yarıya. Tabii bu arada, bir gecelik şov için 80 kişilik ekip uykusuz gezer, sabah poğaçası ve soğuk çayla günü kurtarır. Yıl olmuş 2026, opera hâlâ sihirli zannediliyor; halbuki sahne arkasında bildiğin tersane havası.
Yıllardır izlerim, bu işin ustası hep arka planda kalır, övgü gene ön sıradaki smokinli adama gider. O yüzden salonu terk ederken bir an dur, perde kapanınca sahneye çıkan terziye, dekorcuya, o gece gözleri kan çanağına dönmüş ışıkçıya şöyle bir selam ver; onların emeği olmadan o “büyü” hiç gerçekleşmez.
00