Sabah saatlerinde sosyal medya karıştı. Telegram gruplarına ilk düşen görüntülerde, Tahran’ın batı yakasında dumanlar göğe yükseliyordu. 13 Mart 2026 sabahı, İran’ın başkenti yine bir patlama haberiyle uyandı. Resmi kaynaklar “endüstriyel tesis yangını” dedi, ama halkın aklına ilk gelen şey saldırı ihtimali oldu. Kimse artık bu gibi olaylarda devletin ilk açıklamasına hemen inanmıyor.
Miladi takvimde 2010’ların başında, yani on beş yıl önce böyle bir haber gelseydi insanlar şok olurdu. Tahran o zamanlar “dokunulmaz şehir” gibi algılanırdı. Suriye patlasa da, Irak yanarken bile Tahran’da hayat normaldi. O günlerden bugüne büyük bir kayıtsızlık ve hazırlıklı olma hali yerleşti. Artık herkes telefonu açıp Twitter/X’te “hangi mahalledeymiş?”, “kaça yakın patladı?”, “yine hava savunma mı çalıştı?” diye bakıyor. Benim çocukluk arkadaşım, Azadi Caddesi’nde oturuyor. Patlama sesiyle yataktan fırlamış, “Yine mi?” demiş. Sanki apartmanın asansörü yine bozulmuş gibi bir tepki. Alışmak insanı bazı şeylere karşı duyarsızlaştırıyor galiba.
İran devleti saldırı ihtimalini pek telaffuz etmiyor. Hele hele İsrail veya Batı kaynaklı bir saldırıysa, uzun süre sessiz kalınıyor. 2020’de General Kasım Süleymani öldürüldüğünde de ilk saatler “kaza” denmişti. Şimdi Tahranlılar bu açıklama oyunlarına alıştı. “Elektrik trafosu patladı” mı dediler? Herkes kendi kafasında “yine bir füze düştü” varsayımını kuruyor.
Patlamaların merkezi genellikle ya askeri alanlar ya da savunma sanayiinin olduğu batı bölgeler oluyor. Geçen yıl, Temmuz 2025’te, yine bir mühimmat deposunda gece yarısı patlama olmuştu. O zaman da yetkililer “kimyasal sızıntı” hikayesine sarılmıştı. Oysa çevredeki evlerin camları hala değişmedi. Herkes biliyor, bir yerde bir şeyler dönüyor.
Eskiden Tahran’da toplu taşıma kullanan insanlar, otobüste ya da metroda haberleşirken daha çok “hava kirliliği”nden, “ekonomiden” konuşurdu. Şimdi ise patlama dedin mi insanlar haritadan koordinat bakıyor. Çocuklar bile “o taraf güvenli değil” diye ezber edindi. 2010’ların başında böyle bir güvenlik algısı yoktu. O zamanlar büyük şehirde yaşamak huzur demekti, şimdi ise her an bir haberle hayatın afallayabilir.
Biraz da psikolojiye dokunayım: Sürekli kriz halinde yaşamak insanın stres eşiğini epey düşürüyor. Tahranlılar artık kendi aralarında şunu konuşuyor: “Bir gün gerçekten büyük bir şey olursa kimse umursamayacak, herkes ‘yine mi?’ diyecek.” Bu bence çok tehlikeli bir şey. Alışmak, insana başına gelenin ağırlığını unutturuyor. Patlama sesi artık “gündelik hayatın bir parçası” olduysa, orada bir şeyler çoktan kaybedilmiş demektir.
Eskinin şaşkınlığı, bugünün “normal”i oldu. Ne yazık ki Tahran’daki bu patlama haberleri, resmi açıklamalarla değil, sokaktaki insanların gözlemleriyle daha fazla anlam kazanıyor artık. Devlet başka bir şey, halk başka bir şey yaşıyor. Gerçek ile anlatılan arasındaki mesafe açıldıkça, insanların devlete güveni de kalmıyor. Tahran’da yaşamak, artık sadece orada bulunmak değil; sürekli “acaba sırada ne var?” diye beklemek anlamına geliyor.
Miladi takvimde 2010’ların başında, yani on beş yıl önce böyle bir haber gelseydi insanlar şok olurdu. Tahran o zamanlar “dokunulmaz şehir” gibi algılanırdı. Suriye patlasa da, Irak yanarken bile Tahran’da hayat normaldi. O günlerden bugüne büyük bir kayıtsızlık ve hazırlıklı olma hali yerleşti. Artık herkes telefonu açıp Twitter/X’te “hangi mahalledeymiş?”, “kaça yakın patladı?”, “yine hava savunma mı çalıştı?” diye bakıyor. Benim çocukluk arkadaşım, Azadi Caddesi’nde oturuyor. Patlama sesiyle yataktan fırlamış, “Yine mi?” demiş. Sanki apartmanın asansörü yine bozulmuş gibi bir tepki. Alışmak insanı bazı şeylere karşı duyarsızlaştırıyor galiba.
İran devleti saldırı ihtimalini pek telaffuz etmiyor. Hele hele İsrail veya Batı kaynaklı bir saldırıysa, uzun süre sessiz kalınıyor. 2020’de General Kasım Süleymani öldürüldüğünde de ilk saatler “kaza” denmişti. Şimdi Tahranlılar bu açıklama oyunlarına alıştı. “Elektrik trafosu patladı” mı dediler? Herkes kendi kafasında “yine bir füze düştü” varsayımını kuruyor.
Patlamaların merkezi genellikle ya askeri alanlar ya da savunma sanayiinin olduğu batı bölgeler oluyor. Geçen yıl, Temmuz 2025’te, yine bir mühimmat deposunda gece yarısı patlama olmuştu. O zaman da yetkililer “kimyasal sızıntı” hikayesine sarılmıştı. Oysa çevredeki evlerin camları hala değişmedi. Herkes biliyor, bir yerde bir şeyler dönüyor.
Eskiden Tahran’da toplu taşıma kullanan insanlar, otobüste ya da metroda haberleşirken daha çok “hava kirliliği”nden, “ekonomiden” konuşurdu. Şimdi ise patlama dedin mi insanlar haritadan koordinat bakıyor. Çocuklar bile “o taraf güvenli değil” diye ezber edindi. 2010’ların başında böyle bir güvenlik algısı yoktu. O zamanlar büyük şehirde yaşamak huzur demekti, şimdi ise her an bir haberle hayatın afallayabilir.
Biraz da psikolojiye dokunayım: Sürekli kriz halinde yaşamak insanın stres eşiğini epey düşürüyor. Tahranlılar artık kendi aralarında şunu konuşuyor: “Bir gün gerçekten büyük bir şey olursa kimse umursamayacak, herkes ‘yine mi?’ diyecek.” Bu bence çok tehlikeli bir şey. Alışmak, insana başına gelenin ağırlığını unutturuyor. Patlama sesi artık “gündelik hayatın bir parçası” olduysa, orada bir şeyler çoktan kaybedilmiş demektir.
Eskinin şaşkınlığı, bugünün “normal”i oldu. Ne yazık ki Tahran’daki bu patlama haberleri, resmi açıklamalarla değil, sokaktaki insanların gözlemleriyle daha fazla anlam kazanıyor artık. Devlet başka bir şey, halk başka bir şey yaşıyor. Gerçek ile anlatılan arasındaki mesafe açıldıkça, insanların devlete güveni de kalmıyor. Tahran’da yaşamak, artık sadece orada bulunmak değil; sürekli “acaba sırada ne var?” diye beklemek anlamına geliyor.
00