Bayram artık bir kutlama değil, bir ziyaret planı haline geldi. Daha doğrusu, kutlamayı ziyaret etmek için yapılması gereken organizasyon öyle hale geldi ki, kutlamanın kendisi ikincil hale indi.
Bunun fark edilmesi çok basit aslında. Bayram arifesinde yapılan şey artık "kime ne zaman gideceğim" hesabıdır. Ankara'da çalışan bir akraba Gaziantep'teki ailesi için kaç gün izin alabilir, demiryolu bileti ne zaman alsa daha ucuz, Ramazan Bayramı tatili kaç gün sürüyor, dönüş yolunun trafiği nasıl olacak—bunlar bayramdan önce sorulan sorulardır. Oysa mesele bu değildi bir zamanlar.
Eski bayramda ziyaret etmek, gittiğin evin kapısını çalmak, "Bayramınız kutlu olsun" demek yeterdi. Gidiş saati, dönüş saati, kaldığın süre, hatta gidip gitmemek bile şöyle böyle bir meseledir. Şimdi ise gittiğinde ne kadar kalabileceğin önceden hesaplanmış oluyor. Üç saat, dört saat—çünkü ertesi gün işe dönmen gerekiyor. Ya da gitmek için haftasonu beklemen gerekiyor, bayram tatili on gün sürmediği sürece.
Bu, sadece uzaklık meselesi değildir. İstanbul'da yaşayan birinin Bursa'daki annesi için gitmesi 150 kilometre, ama işin temposu, şehirdeki yaşam maliyeti, tatil günlerinin sınırlılığı bunları birbirine yaklaştırıyor. Mesafe saatler cinsinden ölçülüyor artık. Ankara'da yaşayan birinin Gaziantep'teki ailesi için gitmesi ise adeta bir seferi hazırlık haline gelmiştir.
En acı kısım burada: ziyaret etmek, ama hızlı. Annene sarılmak, babana sarılmak, ama saat sekizde yolda olmak gerekiyor. Tatlı yemek, ama masada oturmak için zamanın yok. Akrabalarla konuşmak, ama "Aslında gitmem lazım" diye ara ara düşünmek.
Eski bayramlarda ziyaret etmek bir eylemdi, bir ritüel. Şimdi o ritüel, bir vazifeye dönüştü. Bayramın değeri hala vardır, ama o değer, gitme yükümlülüğünün içinde kaybolmuş durumdadır. Gitmemek, içinde suçluluk taşır. Gitmek, ise zahmet. Bu arada bayram kutlanıyor—ama çoğu zaman telefonda.
Bunun fark edilmesi çok basit aslında. Bayram arifesinde yapılan şey artık "kime ne zaman gideceğim" hesabıdır. Ankara'da çalışan bir akraba Gaziantep'teki ailesi için kaç gün izin alabilir, demiryolu bileti ne zaman alsa daha ucuz, Ramazan Bayramı tatili kaç gün sürüyor, dönüş yolunun trafiği nasıl olacak—bunlar bayramdan önce sorulan sorulardır. Oysa mesele bu değildi bir zamanlar.
Eski bayramda ziyaret etmek, gittiğin evin kapısını çalmak, "Bayramınız kutlu olsun" demek yeterdi. Gidiş saati, dönüş saati, kaldığın süre, hatta gidip gitmemek bile şöyle böyle bir meseledir. Şimdi ise gittiğinde ne kadar kalabileceğin önceden hesaplanmış oluyor. Üç saat, dört saat—çünkü ertesi gün işe dönmen gerekiyor. Ya da gitmek için haftasonu beklemen gerekiyor, bayram tatili on gün sürmediği sürece.
Bu, sadece uzaklık meselesi değildir. İstanbul'da yaşayan birinin Bursa'daki annesi için gitmesi 150 kilometre, ama işin temposu, şehirdeki yaşam maliyeti, tatil günlerinin sınırlılığı bunları birbirine yaklaştırıyor. Mesafe saatler cinsinden ölçülüyor artık. Ankara'da yaşayan birinin Gaziantep'teki ailesi için gitmesi ise adeta bir seferi hazırlık haline gelmiştir.
En acı kısım burada: ziyaret etmek, ama hızlı. Annene sarılmak, babana sarılmak, ama saat sekizde yolda olmak gerekiyor. Tatlı yemek, ama masada oturmak için zamanın yok. Akrabalarla konuşmak, ama "Aslında gitmem lazım" diye ara ara düşünmek.
Eski bayramlarda ziyaret etmek bir eylemdi, bir ritüel. Şimdi o ritüel, bir vazifeye dönüştü. Bayramın değeri hala vardır, ama o değer, gitme yükümlülüğünün içinde kaybolmuş durumdadır. Gitmemek, içinde suçluluk taşır. Gitmek, ise zahmet. Bu arada bayram kutlanıyor—ama çoğu zaman telefonda.
00