Dün akşam Kadıköy’de tribünlerdeki atmosferi tarif etmek zor. Maçın başlama düdüğüyle herkesin aklında tek bir soru vardı: Bu sefer de kaybetmeyecekler mi? 31 maçlık o uzun serinin kırılmasını kimse beklemiyordu. Son saniyelere kadar umut vardı ama 88. dakikada yenen golle bütün stat buz kesti.
Uzun zamandır böyle bir sessizlik duymamıştım. Sezona bu kadar iddialı girip, bir anda o güven balonunun patlaması ilginç bir duygu. Kırılganlık bir anda ortaya çıktı, çünkü şampiyonluk havası abartıldıkça abartıldı. Her yerde “bu takım yenilmez,” “rekor üstüne rekor” diye konuşuluyordu. Gerçek hayat öyle işlemiyor, futbol hiç işlemiyor.
Bir noktada kaybetmek zorundasın, mesele ne zaman ve kime olacağı. Dün geceki mağlubiyet, futbolun matematiğini bir kez daha koydu önümüze. Sadece istatistiklerle, transferlerle, teknik direktörün CV’siyle olmuyor. Her takımın bir duvarı vardır, Fenerbahçe duvarı biraz geç geldi bu sene.
Kendi adıma, böyle serilerde en büyük sorunın taraftarın beklentisi olduğunu düşünüyorum. 3 hafta önce Kadıköy’de Eskişehir maçında tribündeydim, yanımdaki dayı “bu sene tek yenilgi almadan şampiyonuz, kimse dokunamaz” diyordu. Futbolun raconuna aykırı bu rahatlık. Rakipler de, taraftar da insan; robot yok sahada.
Şu var: Takımın ayağı yere basmaya başlar şimdi. Belki bu tokat onları daha sağlam yapar. Bir yandan fişi çektiği için kızgın olsam da, bir yandan da şunu hissediyorum: O mağlubiyet gelmeden şampiyonluk kesinleşmez. Kendi psikolojisini yönetemeyen her takım tökezler. Favori olmanın dayanılmaz ağırlığı, bazen kırılınca hafifliyor.