Garsona menüyü uzattıkları an stres başlıyor. Çünkü İstanbul’da 2026’da dışarıda yemek yemenin maliyeti, ufak çaplı bir tatil bütçesiyle yarışıyor artık. Özellikle Avrupa yakasında, Nişantaşı veya Karaköy gibi semtlerde, tek bir ana yemeğin 400-500 lira olduğu menülerle karşılaşınca, insan ister istemez önce fiyatlara gözünü dikiyor. Yani öncelik ilk başta vicdanla cüzdan arasında bir halat çekmece oluyor.
Ama olay sadece paraya bakmak değil; mesela porsiyon boyutu benim için ikinci sırada. Geçen ay Etiler’de bir yerde 340 liraya “tavuk göğsü” sipariş ettim, tabakta gelen şeyin üç lokmada tükeneceğini görünce içimden küfür ettim. Fiyatı azıcık daha yükseğe çekip, tabağı da doldursalar kimse şikayet etmezdi. Menüde net gramaj yazılması, bu yüzden benim için çok önemli. Restoranlar “sağlıklı” diye minik porsiyonlarla milleti kandırıyor, ama o açlık bir saat sonra tekrar kendini hatırlatıyor.
Malzeme kalitesi de önemli. Yani domates salatalık bile olsa, lezzetsiz olunca insanın keyfi kaçıyor. Özellikle balıkta taze mi, donmuş mu hemen belli oluyor. 2024 yazında Bodrum’da bir balıkçıda “taze mezgit” diye önüme mikrodalgadan çıkmış gibi balık getirdiler, hayatımın en büyük pişmanlığı oldu. Menüde ürüne dair detay yazıyor mu, hangi peynir, hangi çiftlik eti, bu bile seçimimi belirliyor artık. Sırf “organik” yazdığı için üç katı fiyat koyan yerler de ayrı bir muamma.
Benim için en eğlenceli kısım, farklı ve yaratıcı seçenekler bulmak. Hep aynı salata, aynı hamburger, aynı makarna... Sıkıcı. Menüde daha önce tatmadığım bir şey varsa, fiyatı tutuyorsa direkt ona giderim. Geçen hafta Kadıköy’de bir yerde “zeytin ezmeli mantar dolgulu ravioli” yakaladım, hayatımda ilk defa tattım ve hala tadı damağımda. Ama bu yaratıcılık bazen de ters tepebiliyor; menüde uçuk kombinasyonlar, mesela “avokadolu kuzu incik” falan görünce kaçasım geliyor. Risk, bazen ödüle değer.
Bir de alerjiler, özel tercihler devreye giriyor. Glüten hassasiyeti olan biriyle gittiğim zaman ilk iş menüde işaretlenmiş içerik aramak oluyor. Kaç kere “sade makarna” diye sipariş verdik, içinden kremalı sos çıktı. Garsonun “abi onda bir şey yok” deyip geçmesi, İstanbul restoran kültürünün hala yol alması gereken bir yer olduğunu gösteriyor.
Tatlılar da ayrı bir dert. Menüde “ev yapımı cheesecake” yazınca bir umutlanıyorum, ama çoğu zaman metro marketten alınmış ürün çıkıyor. O yüzden artık tatlıyı dışarıda yememeye başladım. Kahveyle beraber gelen küçük bir çikolata parçası bile daha çok mutlu ediyor.
Özetle, menüde önceliklerim şöyle sıralanıyor:
- Fiyat/porsiyon dengesi
- Malzeme kalitesi ve açıklama detayları
- Yaratıcılık ama abartısızlık
- Alerjen ve özel tercihler
- Tatlıda yalan dolan yok mu diye bir ön kontrol
Görünen o ki, artık menüye bakarken sadece ne yiyeceğime değil, ne yememem gerektiğine de karar vermek zorundayım. Türkiye’de dışarıda yemek yemek, hem damak hem de cüzdan için bir test oldu.
Ama olay sadece paraya bakmak değil; mesela porsiyon boyutu benim için ikinci sırada. Geçen ay Etiler’de bir yerde 340 liraya “tavuk göğsü” sipariş ettim, tabakta gelen şeyin üç lokmada tükeneceğini görünce içimden küfür ettim. Fiyatı azıcık daha yükseğe çekip, tabağı da doldursalar kimse şikayet etmezdi. Menüde net gramaj yazılması, bu yüzden benim için çok önemli. Restoranlar “sağlıklı” diye minik porsiyonlarla milleti kandırıyor, ama o açlık bir saat sonra tekrar kendini hatırlatıyor.
Malzeme kalitesi de önemli. Yani domates salatalık bile olsa, lezzetsiz olunca insanın keyfi kaçıyor. Özellikle balıkta taze mi, donmuş mu hemen belli oluyor. 2024 yazında Bodrum’da bir balıkçıda “taze mezgit” diye önüme mikrodalgadan çıkmış gibi balık getirdiler, hayatımın en büyük pişmanlığı oldu. Menüde ürüne dair detay yazıyor mu, hangi peynir, hangi çiftlik eti, bu bile seçimimi belirliyor artık. Sırf “organik” yazdığı için üç katı fiyat koyan yerler de ayrı bir muamma.
Benim için en eğlenceli kısım, farklı ve yaratıcı seçenekler bulmak. Hep aynı salata, aynı hamburger, aynı makarna... Sıkıcı. Menüde daha önce tatmadığım bir şey varsa, fiyatı tutuyorsa direkt ona giderim. Geçen hafta Kadıköy’de bir yerde “zeytin ezmeli mantar dolgulu ravioli” yakaladım, hayatımda ilk defa tattım ve hala tadı damağımda. Ama bu yaratıcılık bazen de ters tepebiliyor; menüde uçuk kombinasyonlar, mesela “avokadolu kuzu incik” falan görünce kaçasım geliyor. Risk, bazen ödüle değer.
Bir de alerjiler, özel tercihler devreye giriyor. Glüten hassasiyeti olan biriyle gittiğim zaman ilk iş menüde işaretlenmiş içerik aramak oluyor. Kaç kere “sade makarna” diye sipariş verdik, içinden kremalı sos çıktı. Garsonun “abi onda bir şey yok” deyip geçmesi, İstanbul restoran kültürünün hala yol alması gereken bir yer olduğunu gösteriyor.
Tatlılar da ayrı bir dert. Menüde “ev yapımı cheesecake” yazınca bir umutlanıyorum, ama çoğu zaman metro marketten alınmış ürün çıkıyor. O yüzden artık tatlıyı dışarıda yememeye başladım. Kahveyle beraber gelen küçük bir çikolata parçası bile daha çok mutlu ediyor.
Özetle, menüde önceliklerim şöyle sıralanıyor:
- Fiyat/porsiyon dengesi
- Malzeme kalitesi ve açıklama detayları
- Yaratıcılık ama abartısızlık
- Alerjen ve özel tercihler
- Tatlıda yalan dolan yok mu diye bir ön kontrol
Görünen o ki, artık menüye bakarken sadece ne yiyeceğime değil, ne yememem gerektiğine de karar vermek zorundayım. Türkiye’de dışarıda yemek yemek, hem damak hem de cüzdan için bir test oldu.
00